Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 116. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 116. Ayet

    وَلَا تَقُولُوا لِمَا تَصِفُ اَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هٰذَا حَلَالٌ وَهٰذَا حَرَامٌ لِتَفْتَرُوا عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ tekûlû limâ tasifu elsinetukumu-lkeżibe hâżâ halâlun vehâżâ harâmun litefterû ‘ala(A)llâhi-lkeżib(e)(c) inne-lleżîne yefterûne ‘ala(A)llâhi-lkeżibe lâ yuflihûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ağzınıza geldiği gibi yalan yanlış konuşarak, “Bu helâldir, bu haramdır” demeyin; çünkü Allah hakkında asılsız şey söylemiş olursunuz; Allah hakkında asılsız şey söyleyenler de kesinlikle iflah olmazlar."

      Ağzınıza geldiği gibi yalan yanlış konuşarak, “Bu helâldir, bu haramdır” demeyin. Yani ağzınıza geldiği gibi bu helâldir, bu haramdır demeyin. İbn Abbâs’ın şöyle dediği rivayet olunmuştur: Sizin helâl kabul ettiğinize bu helâldir, haram kabul ettiğinize de bu haramdır demeyin. Bu, yüce Allah’ın şu sözü gibidir: “De ki: Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir kısmını helâl bir kısmını haram saymamıza ne demeli?”. Bu âyette hiç kimsenin, “Allah’ın izni olmaksızın bu Allah’ın helâl kıldıklarmdandır, şu da haram kıldıklarmdandır” deme hakkı olmadığına dair işaret vardır. Kim eşyada aslolanm mübahhk yahut haramlık olduğunu söylerse o bu söz ile Allah’a iftira ediyordur. Çünkü Allah ona böyle söylemesi için izin vermemiş, belki ona bunu yasaklamıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah hakkında asılsız şey söylemeniz için. Yani şunu söylediğiniz zaman Allah’a iftira etmiş olursunuz.

      Şöyle bir soru sorulursa: Harama helâl, helâle haram adını vermeleri sebebiyle Allah onlara “Allah’a iftira edenler” adını nasıl verdi?

      Buna şu cevap verilir: Çünkü helâl kılmak, haram kılmak, emretmek ve yasaklamak rablıktır; onlar Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi haram yahut haram kıldığı bir şeyi helâl kıldığı zaman sanki Allah haram kıldı, Allah helâl kıldı yahut kendileri haram ya da helâl kılıp onu Allah’a nispet ederek Allah haram kılmış yahut Allah helâl kılmış gibi davranmalarından ötürü, Allah’a iftira atmış olurlar. Çünkü Allah’ın haram kıldığı bir şeyi helâl kılan yahut helâl kıldığı bir şeyi haram kılan kâfir olur. Oysa haramdan yararlanan yahut helâlden yararlanmayı terkeden kâfir olmaz, sadece mücrim, yani günahkâr olur. Emirleri terkedip yasakları emredenler de böyledir.

      Allah hakkında asılsız şey söyleyenler. Bu beyan haram kıldıklarını helâl, helâl kıldıklarını haram kılmakta ve bunu Allah bize emretti’ diyerek yalan söyleyenler demektir.

      Kesinlikle iflâh olmazlar. Yani Allah’a iftira etmeye devam ettikçe iflâh olmazlar. Fakat iftiradan uzaklaşıp tövbe ederlerse iflâh olurlar yahut dünyada iftiraya devam ederlerse âhirette iflâh olmazlar.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve lâ tekûlû (وَلَا تَقُولُوا۟)

        Kök: v + l-a + k-v-l

        "Ve" bağlacı, nehiy (yasaklama) bildiren "lâ" edatı ve "söylemek, iddia etmek, konuşmak" anlamlarındaki "k-v-l" kökünden türeyen çoğul muhatap muzari fiilin birleşimidir. "Ve sakın söylemeyin, (şöyle) iddia etmeyin" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "k-v-l" kökünün "zihindeki bir düşüncenin veya kurgunun dil vasıtasıyla sese ve beyana dönüşmesi" manasına geldiğini belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "lâ" edatının sıradan bir olumsuzluk (nefy) değil, mutlak ve sert bir "nehiy" (yasaklama/engelleme) kipi olduğunu açıklar. Bir önceki ayette Allah helal ve haram sınırlarını bizzat kendisinin belirlediğini ilan ettikten sonra; bu "lâ tekûlû" (sakın söylemeyin/iddia etmeyin) fermanıyla, insanların (veya din adamlarının) ilahi otoriteyi gasp ederek kendi kendilerine dini kurallar koymasının önüne gramatikal ve teolojik çelikten bir set çeker.

        Limâ (لِمَا)

        Kök: l + m-a

        "İçin, -den dolayı, hakkında" anlamlarındaki "lâm" (li) harf-i cerri ile "o şey ki, her ne ki" anlamlarına gelen ism-i mevsulün birleşimidir. Tekûlû fiilinin yönünü ve nesnesini belirler. "Şu (uydurduğunuz) şeyler hakkında, o şeylere yönelik" anlamına gelir.

        Tesıfu (تَصِفُ)

        Kök: v-s-f

        Sözlükte "nitelemek, vasıflandırmak, şeklini/özelliğini anlatmak, tasvir etmek" anlamlarındaki kökten türeyen tekil dişil muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. Mâ ism-i mevsulünün sıla cümlesini başlatır. "Sürekli nitelediği, tasvir edip durduğu (şeyler)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "v-s-f" kökünün asıl anlamının "bir şeyi süslemek, onun özelliklerini sayıp dökerek o nesneyi dinleyenin zihninde görünür ve belirgin (vasıflı) hale getirmek" olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "vasf" eyleminin buradaki sahteliğine dikkat çeker. Râgıb'a göre vasıflandırmak normalde var olan bir gerçeği anlatmaktır; ancak ayetteki kullanımda bu fiil, hiçbir ilahi veya rasyonel temeli olmayan sahte kuralları (haramları/helalleri) sanki gerçekmiş gibi "süslü kelimelerle tasvir edip topluma pazarlamak" anlamında kullanılmıştır. Vasf, burada bir hakikatin beyanı değil, bir yalanın makyajlanmasıdır.

        Elsinetükümü (أَلْسِنَتُكُمُ)

        Kök: l-s-n + k-m

        Sözlükte "diller, lisanlar, konuşma organları" anlamlarına gelen "lisân" kelimesinin çoğulu (elsine) ve "sizin" (küm) zamirinin birleşimidir. Tesıfu fiilinin failidir (öznesidir) ve merfu okunur. "Sizin dillerinizin (vasıflandırdığı)" anlamına gelir.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde "dil" (elsinetüküm) kavramının ayetteki ontolojik kopuşuna odaklanır. Cündioğlu'na göre; dinin (helalin ve haramın) kaynağı ilahi iradedir ve aklın/kalbin o hakikati tasdik etmesi gerekir. Ancak müşriklerin (veya dini kendi çıkarına alet edenlerin) kurguladığı sistemde kalbin, vicdanın ve aklın hiçbir fonksiyonu yoktur. Dini yasaklar sadece havada uçuşan kelimelerden, yani herhangi bir felsefi/ilahi kökü olmayan bütünüyle "dillerin" (elsine) mekanik bir şekilde ürettiği boş laflardan ibarettir. Dilin kalpten (hakikatten) koparak tek başına yasa koyucu konumuna geçmesi, bedevi din algısının en sığ (yüzeysel) formudur.

        El-kezibe (ٱلْكَذِبَ)

        Kök: k-z-b

        Sözlükte "yalan, asılsız söz, gerçeği tersyüz etme, sahtekârlık" anlamlarına gelen masdar/isimdir. Tesıfu fiilinin mef'ulüdür (nesnesidir). "O yalanı (vasfedip durduğu)" anlamına gelir. (Veya cümlenin kurgusuna göre "Yalana dayanarak/yalan yere" şeklinde hâl/zarf konumundadır).

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "kizb" (yalan) kavramının Mekke toplumundaki teolojik işlevini tahlil eder. Izutsu'ya göre "kizb", sıradan bir insanın günlük hayatta söylediği basit bir yalan değildir. Kur'an'ın lügatinde bu kelime; Allah'ın evrendeki helal/haram sınırlarını (tevhid nizamını) kendi aşiretinin çıkarlarına göre kasten eğip büken ve bu çarpıtmayı "din" diye kitlelere dayatan o küstah ontolojik başkaldırının (şirkin) mutlak adıdır. Yalan (el-kezibe), uydurulmuş dinin bizzat ham maddesidir.

        Hâzâ (هَٰذَا)

        Kök: h-a-z-a (işaret zamiri)

        "Bu, şu (yakın nesne/durum)" anlamlarına gelen eril işaret zamiridir. Dillerin uydurduğu o sahte tasvirin (iddianın) içeriğini başlatır. "İşte bu" anlamına gelir.

        Halâlün (حَلَٰلٌ)

        Kök: h-l-l

        Sözlükte "düğümü çözülmüş, serbest bırakılmış, meşru, yasak olmayan" anlamlarına gelen isim/sıfattır. Hâzâ zamirinin haberidir. "İşte bu helaldir, bu meşrudur" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "h-l-l" kökünün asıl anlamının "bağlı olan bir ipi, bir düğümü veya sıkışmış bir nesneyi çözmek, onu tamamen serbest bırakmak" olduğunu belirtir.

        Ve hâzâ (وَهَٰذَا)

        Kök: v + h-a-z-a

        "Ve" bağlacı ile işaret zamirinin birleşimidir. Dillerin uydurduğu yasanın ikinci boyutunu kurgular. "Ve şu da, bu da" anlamına gelir.

        Harâmün (حَرَامٌ)

        Kök: h-r-m

        Sözlükte "yasaklanmış, dokunulmaz kılınmış, mahrum bırakılmış" anlamlarındaki kökten türeyen isim/sıfattır. "Şu da haramdır, bu da kesinlikle yasaktır" anlamına gelir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi sosyolojisi ve vahyin polemik dili ekseninde bu "hâzâ halâlün ve hâzâ harâmün" (bu helaldir, bu haramdır) iddiasının fıkhî boyutunu inceler. Öztürk'e göre Cahiliye Arapları, kendi ekonomik çıkarlarını ve kabile hiyerarşisini korumak için bazı develeri (bahîre, sâibe) putlara adıyor ve etlerini yemeyi yoksullara veya kadınlara "haram" kılıyorlardı. Bazı yiyecekleri ise sadece kabile şeflerine (erkeklere) "helal" yapıyorlardı. Kur'an, onların bu keyfi statüko mühendisliğini yerle bir eder. Allah'ın izni olmadan tabiata ve rızka "bu helaldir, bu haramdır" diye etiket yapıştırmak, dindarlık değil, doğrudan doğruya ilahi yetkiyi (yasama gücünü) gasp etmektir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam hukuku (usul-ü fıkıh) bağlamında "tahlil ve tahrim" (helal ve haram kılma) yetkisini tahlil eder. Ansiklopediye göre, eşyada asıl olan ibahadır (serbestlik/helalliktir). Yeryüzündeki bir şeye "haram" diyebilmek için kesin bir ilahi nassa (vahye) ihtiyaç vardır. Ayet, insanların kendi kısıtlı akıllarıyla, şahsi tiksintileriyle veya örfleriyle dini daraltıp Allah'ın temiz (tayyib) kıldığı şeylere "haram" damgası vurmalarını katı bir şekilde yasaklayarak tevhidi hukuk nizamını koruma altına alır.

        Litefterû (لِتَفْتَرُوا۟)

        Kök: l + f-r-y

        "İçin, amacıyla" (veya sonucunda) anlamlarındaki "lâm" edatı ile "yalan uydurmak, kesip biçerek sahte bir şey kurgulamak, iftira atmak" anlamlarındaki "f-r-y" kökünden ifti'al babında türeyen çoğul muzari fiilin birleşimidir. "İftira atmanız için, kurguladığınız yalanı yamamak amacıyla" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "f-r-y" kökünün asıl anlamının "bir deriyi veya kumaşı ölçüp biçerek (keserek) ondan yepyeni bir şekil/kılıf meydana getirmek" olduğunu yineler. Mecaz olarak, gerçeği kesip biçerek dinde sahte kurallar (haramlar/helaller) imal etmek manasına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, buradaki "lâm" edatının "lâm-ı ta'lîl" (sebep bildiren) veya "lâm-ı âkıbet" (işin kaçınılmaz sonucunu bildiren) bir edat olabileceğini açıklar. İnsanların kendi kendilerine haramlar uydurması basit bir fıkhi hata değildir; bu eylemin nihai amacı ve ontolojik sonucu (âkıbeti) doğrudan doğruya "Allah'a karşı iftira üretme" suçuna dönüşmesidir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiği (nazmı) bağlamında "iftira" eyleminin bu ayetteki trajik yönüne dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, sıradan bir insanın başka bir insana yalan söylemesi ile "Allah adına yalan söylemek" (Allah şunu haram kıldı diyerek iftira atmak) aynı şey değildir. Dini kendi kibrine göre tasarlayan (litefterû) akıl, aslında Kâinatın Yaratıcısını kendi sığ menfaatlerine alet ederek en büyük varoluşsal cinayeti işlemektedir.

        Alellâhi (عَلَى ٱللَّهِ)

        Kök: a-l-v + e-l-h

        "Üzerine, -e/-a karşı" anlamlarına gelen "alâ" harf-i cerri ve Kâinatın Yaratıcısının özel isminin birleşimidir. İftiranın kime atıldığını belirterek "Doğrudan doğruya Allah'a karşı, Allah'ın üzerine (iftira atmak için)" anlamına gelir.

        El-kezibe (ٱلْكَذِبَ)

        Kök: k-z-b

        "Yalan, asılsız kurgu" anlamına gelen masdar/ismin mansub (nesne) halidir. Litefterû fiilinin mef'ulüdür. "O yalanı (iftira etmek için)" anlamına gelir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi bağlamında "Allah'a yalan isnat etme" (litefterû alellâhi'l-kezibe) eyleminin psikolojik projeksiyonunu (yansıtmasını) tahlil eder. Kılıç'a göre, insan kendi uydurduğu bir yasağın veya kuralın toplumda kabul görmeyeceğini bilir. Bu yüzden o kendi ürettiği asılsız (yalan) kurala mutlak bir meşruiyet ve dokunulmazlık kazandırmak için onu "Allah'ın emri" diyerek paketler. Bu; kibrin, ilahi otoritenin arkasına saklanarak toplumu tahakküm altına alma (kandırma) çabasıdır ve dindarlık kılıfı altında işlenen en büyük şirktir.

        İnnellezîne (إِنَّ ٱلَّذِينَ)

        Kök: i-n-n + l-z-y

        Cümleye mutlak kesinlik katan tekid edatı "inne" ve "o kimseler ki" anlamlarına gelen çoğul ism-i mevsulün birleşimidir. Hüküm ve ceza cümlesinin mübtedasını başlatır. "Şüphesiz ki o kimseler, muhakkak ki şunlar" anlamına gelir.

        Yefterûne (يَفْتَرُونَ)

        Kök: f-r-y

        Sözlükte "yalan uydurmak, iftira atmak" anlamlarındaki kökten ifti'al babında türeyen çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. Ellezîne ism-i mevsulünün sıla cümlesidir. "Sürekli iftira atanlar, yalan kurgulayıp duranlar" anlamına gelir.

        Alellâhi (عَلَى ٱللَّهِ)

        Kök: a-l-v + e-l-h

        "Allah'a karşı, Allah'ın üzerine" anlamına gelen terkip.

        El-kezibe (ٱلْكَذِبَ)

        Kök: k-z-b

        "O yalanı" anlamına gelen nesnedir. Üst üste tekrarlanan (Yefterûne alellâhi'l-kezibe) bu ibare, suçun büyüklüğünü ve bu eylemin sıradan bir gaflet değil, sistemli bir ahlaksızlık olduğunu zihinlere kazımak için Kur'an nazmında özel olarak vurgulanmıştır.

        Lâ yüflihûn (لَا يُفْلِحُونَ)

        Kök: l-a + f-l-h

        Nefy (olumsuzluk) edatı "lâ" ile "kurtuluşa ermek, başarıya ulaşmak, engelleri yarıp geçerek hedefe varmak" anlamlarındaki "f-l-h" kökünden if'al babında (iflâh) türeyen çoğul muzari fiilin birleşimidir. İnnellezîne mübtedasının asıl haberidir (yargısıdır). "Asla kurtuluşa eremezler, kesinlikle iflah olmazlar" anlamına gelir ve ayeti o mutlak felsefi/hukuki çöküşle mühürler.

        İbn Fâris, "f-l-h" kökünün asıl anlamının "toprağı yarmak, ikiye ayırmak ve içindeki tohumun yeşermesi için ona yol açmak" olduğunu açıklar. (Çiftçiye "fellah" denmesi de toprağı yarmasındandır). Mecazen iflah/felah; insanın dünyadaki zorlukları, günahları ve karanlıkları yararak (aşarak) aydınlığa, ebedi başarıya ve kurtuluşa ulaşmasıdır. Olumsuz (lâ) formu, insanın o karanlığın (yalanın) içinde ebediyen hapsolmasıdır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin kapanışındaki bu "lâ yüflihûn" (iflah olmazlar/kurtulamazlar) hükmünün teolojik ağırlığını tahlil eder. Aydar'a göre; Allah'ın dinini tahrif edenler, kendi hevalarına göre "bu helaldir, bu haramdır" diyerek toplum üzerinde sahte bir dindarlık iktidarı kuranlar, dünyada siyaseten veya ekonomik olarak "başarılı" görünebilirler. Ancak Kur'an, varlık felsefesinin o nihai terazisini kurar: Kendi menfaati için Allah'a yalan isnat eden o kibirli akıl, evrenin yasalarıyla (fıtratla) savaş halindedir. Ve ontolojik olarak, Yaratıcısına iftira atarak kurulan hiçbir din, hiçbir sistem ve hiçbir siyaset ahiretin o sarsılmaz duvarını aşıp da "kurtuluşa" (felaha) eremez. Yalanın üzerine inşa edilen her bina, mutlak bir yıkıma (iflasa) mahkûmdur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X