Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 115. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 115. Ayet

    اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪ۚ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnemâ harrame ‘aleykumu-lmeytete ve-ddeme velahme-lḣinzîri vemâ uhille liġayri(A)llâhi bih(i)(s) femeni-dturra ġayra bâġin velâ ‘âdin fe-inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah size sadece murdar eti (meyte), kant, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilmiş olanı haram kıldı. Ama biri zorda kalırsa, haksızlığa sapmadıkça, sınırı aşmadıkça; bilsin ki Allah bağışlayıcıdır, merhametli­dir."

      Allah size sadece murdar eti (meyte), kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilmiş olanı haram kıldı. Yani ölmüş hayvan etini haram kıldı. Sanki Allah bunu söyledi, bunun arkasından kendilerine helâl kılınmış olan bazı yiyecekleri haram kılmalarından bahsetti. Kendilerine helâl kılınan ziraat ürünlerini, dört ayaklı hayvanları, develeri bahîre ve sâibe yapmaları ve bahsedilen diğer yiyecekleri kendilerine haram kılmaları gibi. Sonra şöyle buyurdu: Bunlar haram kılınmadı, belki anılan ölü eti, kan, domuz eti ve benzeri yiyecekler haram kılındı. Âyetin yorumunun bu anlama gelmesi mümkündür. İlkin bunların haram kılınması uzak bir ihtimaldir.

      Ama biri zorda kalırsa anılan haram kılınmış yiyeceklere dair haksızlığa sapmadan bunlardan yiyebilir, o da doyacak kadardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Kim açlıktan bunalıp çaresiz kalırsa, günah sınırına varmaksızm” yani bu sınırı aşmaksızm yiyebilir. Bazıları şöyle demiştir: “Ğayra bâğin” (غَيْرَ بَاغٍ) kendi dinine göre helâl kabul ederek, “ve lâ âdin” (وَلَا عَادٍ) ise yemede Haddi aşmaksızm demektir. Bazıları da şöyle demiştir: “Ğayra bâğm” (غَيْرَ بَاغٍ) müslümanlara karşı isyan etmeksizin, onlara düşmanlık yaparak cemaatlerinden ayrılmaksızm; “ve lâ âdin” (وَلَا عَادٍ) ise onlara zorluk verecek bir saldırıda bulunmaksızın demektir. Biz daha önce bunları ve sözlerini belirtmiştik.

      Fakat bize göre bu âyetin yorumu, müslümanlara karşı isyan etmeksizin ve zaruret miktarını aşmaksızm şeklindedir. Bazı insanların, “ğayra bâğin” (غَيْرَ بَاغٍ) kelimesine, insanlara zulmetmeksizin ve onlar üzerine saldırmaksızm diye yaptıkları yorum iki yönden ihtimal dâhilinde değildir. Birincisi: Zaruret durumunda bu kavramın insanlara karşı zulüm yapmak mânasına gelme ihtimali olmaz. Çünkü anılan o durumda buna gücü yetmez. İkincisi şudur: Bu kişi, sözü edildiği gibi bâği olsa ve kendisine ölü etinden yemek mübah kılmmasa da kendisine karşı baği olur. Çünkü eğer bu durumda yemese ölecek ve asi olacak. Bu da âyetin yorumunun bizim söylediğimiz gibi olduğuna işaret eder.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnnemâ (إِنَّمَا)

        Kök: i-n-n + m-a (edat)

        Kendisinden sonraki hükmü mutlak bir tekele alan, tekid (kesinlik) edatı "inne" ve onu isim cümlesine bağlayıp sınırlandıran "mâ" edatının (kâffe) birleşimidir. "O halde muhakkak ki ancak, şu kesin ki sadece ve sadece" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "innemâ" edatının çok kritik bir "hasr ve kasr" (sınırlandırma ve tekel altına alma) işlevi gördüğünü belirtir. Suyuti'ye göre, bir önceki ayette (114. ayette) helal ve temiz rızıkların yenmesi emredildikten sonra, bu ayet "innemâ" kurgusuyla başlar. Allah, müşriklerin (Cahiliye toplumunun) kendi kendilerine uydurdukları o karmaşık, sahte ve temelsiz yiyecek tabularını (haramları) tek bir gramatikal vuruşla iptal eder ve "Sizin uydurduklarınız değil, Allah'ın haram kıldığı yiyecekler sadece ve kesinlikle şunlardan ibarettir" diyerek, dini yasak koyma (tahrim) yetkisini mutlak surette kendi tekeline alır.

        Harreme (حَرَّمَ)

        Kök: h-r-m

        Sözlükte "yasaklamak, dokunulmaz kılmak, mahrum bırakmak, kutsal saymak" anlamlarındaki kökten tef'îl babında (tahrîm) türeyen mazi (geçmiş zaman) fiildir. "Haram kıldı, mutlak surette yasakladı" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "h-r-m" kökünün asıl anlamının "bir şeye yaklaşmanın, ona dokunmanın veya onu kullanmanın şiddetle ve kesin bir sınırla engellenmesi, o nesnenin veya alanın koruma (yasak) altına alınması" olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "tahrîm" kavramının ontolojik boyutunu tahlil eder. Râgıb'a göre bir şeyin haram kılınması iki türlüdür: Birincisi, Kâbe gibi ontolojik bir yüceliğinden (kutsiyetinden) dolayı ona dokunulmazlık verilmesidir (Harem). İkincisi ise, insanın ruhuna, fıtratına veya bedenine vereceği mutlak zarar ve pislik (habâset) sebebiyle ondan uzak durulmasının (yasaklanmasının) istenmesidir. Ayetteki yiyecek yasakları bu ikinci gruba girer ve insanın ontolojik temizliğini (tayyib olma halini) korumak için çekilmiş ilahi bir güvenlik kordonudur.

        Aleykümü (عَلَيْكُمُ)

        Kök: a-l-v + k-m

        "Üzerine, -e/-a karşı" anlamlarına gelen "alâ" harf-i cerri ile "size, sizin" (küm) zamirinin birleşimidir. Harreme fiilinin yönünü (kime yasaklandığını) belirtir. "Sizin üzerinize, bizzat size (yasakladı)" anlamına gelir.

        El-meytete (ٱلْمَيْتَةَ)

        Kök: m-v-t

        Sözlükte "ölü, canı çıkmış, kendiliğinden ölmüş hayvan, leş" anlamlarına gelen ismin (harf-i tarifle belirlenmiş) mansub (nesne) halidir. Harreme fiilinin birinci mef'ulüdür. "O leşi, (şer'i usulle kesilmeden) kendiliğinden ölmüş olan hayvanı" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "m-v-t" kökünün "hayatın, sıcaklığın, hareketin ve diriliğin (canın) bedenden tamamen ayrılıp gitmesi, varlığın sükûta/donukluğa gömülmesi" manasına geldiğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde "meyte" (leş) kelimesinin yasaklanma felsefesini inceler. Cündioğlu'na göre; kanı akıtılarak (şer'i usulle) canı alınan bir hayvanın eti insana "gıda" olurken; hastalıkla, yaşlılıkla veya bir kazayla kanı içinde kalarak ölen (meyte) bir hayvanın eti ontolojik bir düşüş yaşar. İçinde hapsolan kan ve başlayan çürüme süreciyle birlikte o et, artık hayat veren bir nimet (tayyib) olmaktan çıkarak, insanı içten içe zehirleyecek olan varoluşsal bir "çöpe" (habâsete) dönüşür. Leşin haramlığı, ölümün o soğuk ve bozuk enerjisinin insanın yaşam enerjisine (fıtratına) karışmasını engellemektir.

        Ved-deme (وَٱلدَّمَ)

        Kök: v + d-m-y

        "Ve" bağlacı ile "kan, bedendeki kızıl sıvı" anlamlarındaki "dem" isminin birleşimidir. Harreme fiilinin ikinci nesnesidir. "Ve o kanı, (akıtılmış kanı)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "d-m-y" kökünün "canlının damarlarında dolaşan, ona kırmızılık ve hayatiyet veren temel sıvı" manasına geldiğini açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam hukuku ve tefsir usulü bağlamında bu yasağın sınırlarını çizer. Ansiklopediye göre buradaki "dem" (kan) yasağı, hayvanın damarlarında veya etinin içinde kalan sızıntı kan değil; doğrudan doğruya kesim sırasında dışarı "akıtılan/fışkıran" (dem-i mesfûh) kandır. Cahiliye Arapları, kıtlık zamanlarında hayvanın damarını yarıp kanını içiyor veya o kanı bağırsaklara doldurarak pişiriyorlardı. Kur'an, hem tıbbi/biyolojik bir zehirlenmeyi hem de o vahşi, ilkel tüketim psikolojisini "kanı yasaklayarak" insan fıtratından (medeniyetinden) söküp atar.

        Ve lahme (وَلَحْمَ)

        Kök: v + l-h-m

        "Ve" bağlacı ile "et, bedendeki kas/lif tabakası, doku" anlamlarına gelen ismin birleşimidir. Cümlenin üçüncü nesnesini (yasaklanan öğeyi) bağlar. "Ve etini" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "l-h-m" kökünün "kemiklerin üzerini örten, bedene formunu veren ve iç içe geçmiş (kenetlenmiş) lifli yapı" manasına geldiğini belirtir.

        El-hınzîri (ٱلْخِنزِيرِ)

        Kök: h-n-z-r

        Sözlükte "domuz" anlamına gelen isimdir. Lahme kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak mecrur okunur. "Domuzun (etini)" anlamına gelir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "hınzîr" kelimesinin etimolojik ve tarihsel serüvenini inceler. Jeffery'e göre bu kelime saf Arapça olmaktan ziyade, Geç Antik Çağ Orta Doğusunda ortak bir Semitik miras olan Süryanice/Aramice "hūzīrā" ve İbranice "hazîr" kelimeleriyle aynı linguistik/teolojik kökten gelir. Kur'an, bu kelimeyi kullanarak; Yahudi şeriatındaki kadim ve köklü "domuz yasağını" tevhidi bir devamlılık (sünnetullah) ekseninde yeniden tesciller.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulü bağlamında bu yasağın mutlaklığına (taabbüdî yönüne) dikkat çeker. Aydar'a göre Kur'an, domuz etinin (lahme'l-hınzîr) neden haram kılındığına dair uzun tıbbi veya biyolojik gerekçeler saymaz; onu leş ve kan gibi fıtraten "pis/habis" bir kategoriye koyarak doğrudan yasaklar. İnsan aklı sonradan bu etteki trişin gibi hastalıkları veya hayvanın beslenme alışkanlıklarını keşfetse de; İslam teolojisinde asıl olan, ilahi iradenin koyduğu o sarsılmaz "kırmızı çizgiye" (tahrime) mutlak bir teslimiyet göstermektir.

        Ve mâ (وَمَا)

        Kök: v + m-a

        "Ve" bağlacı ile "o şey ki, her ne ki" anlamlarına gelen ism-i mevsuldür. Yasaklanan dördüncü ve en büyük teolojik kuralı başlatır. "Ve o (kesilen) şeyi ki" anlamına gelir.

        Ühille (أُهِلَّ)

        Kök: h-l-l

        Sözlükte "sesini yükseltmek, nida etmek, yeni ayı (hilali) gördüğünde bağırmak, birinin adına kesmek" anlamlarındaki kökten if'al babında (ihlâl) türeyen meçhul (edilgen) mazi fiildir. "Adına ses yükseltilen, bağırılarak ithaf edilen" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "h-l-l" kökünün asıl anlamının "bir şeyin aniden ortaya çıkmasıyla birlikte atılan sevinç çığlığı veya yüksek ses" olduğunu açıklar. Arapçada yeni aya "hilal" denmesinin sebebi de, insanların o ince ayı gördüklerinde birbirlerine haber vermek için "seslerini yükseltmeleridir" (istihlâl).

        Râgıb el-İsfahânî, "ihlâl" eyleminin bedevi (Cahiliye) toplumundaki ritüelistik (dini) dönüşümünü tahlil eder. Râgıb'a göre, müşrikler bir hayvanı kurban edecekleri zaman, o putun rızasını kazanmak için bıçağı vururken yüksek sesle putun adını haykırıyorlardı (Lat adına! Uzza adına! diyerek ihlâl yapıyorlardı). Fiil zamanla, ses yükseltilmese bile "bir hayvanı Allah'tan başkasına kasten ithaf etmek/adamak" anlamını kazanmıştır.

        Li ğayri (لِغَيْرِ)

        Kök: l + ğ-y-r

        "İçin, adına" anlamlarındaki "lâm" (li) edatı ile "başka, öteki, dışındaki" anlamlarına gelen ismin birleşimidir. "Başkasının adına, ötekinin nidasıyla" anlamına gelir.

        Allâhi (ٱللَّهِ)

        Kök: e-l-h

        Kâinatın mutlak sahibi ve yaratıcısının özel ismidir. Ğayri kelimesinin tamlayanıdır. "Allah'ın dışındakilerin, Allah'tan başkasının (adına)" anlamına gelir.

        Bihî (بِهِۦ)

        Kök: b + h-v

        "İle, onun üzerine, onun sebebiyle" anlamlarındaki "bâ" (bi) harf-i cerri ve "o" (hî) zamiridir. Ühille fiiline dönerek "(Kesilirken) bizzat onun (o hayvanın) üzerine/kesimi esnasında" anlamını oluşturur ve bu dördüncü yasak kurgusunu mühürler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "mâ ühille li ğayrillâhi bihî" (üzerine Allah'tan başkasının adı anılanlar) yasağının taşıdığı o devasa teolojik (tevhidi) darbeyi tahlil eder. Izutsu'ya göre; leş, kan ve domuz yasakları bedensel/fiziksel (maddi) bir kirlilikle alakalıdır. Ancak bu dördüncü yasak tamamen ontolojik, semantik ve ahlaki bir meseledir (şirktir). Kesilen hayvan sağlıklı bir koyun olsa bile; onu yaratan ve insana rızık olarak veren Allah'tır. O hayvanı keserken sahte bir putun adını anmak (ihlâl); Allah'ın yarattığı mülkü çalmak, evrendeki ilahi nimeti (rızkı) ontolojik bir sahtekârlıkla başka bir güce (puta) yamamaktır. Bu etin yenmesinin haram oluşu, etin zehirli olmasından değil; o etin üzerine sinen "nankörlüğün ve şirkin" varoluşsal iğrençliğindendir.

        Fe menidturra (فَمَنِ ٱضْطُرَّ)

        Kök: f + m-n / d-r-r

        Takibiyye (durum geçişi) bildiren "fe" bağlacı, "kim, her kim ki" anlamındaki şart edatı "men" ve "zarar, darlık, çaresizlik, zorunluluk" anlamlarındaki "d-r-r" kökünden ifti'al babında (ıdtırâr) türeyen meçhul (edilgen) mazi fiilin birleşimidir. Geçiş (vasıl) nedeniyle "men" edatının sonu esrelenmiştir (meni). "Fakat (şu yasaklara rağmen) her kim çaresiz kalırsa, ölümcül bir zorunluluğa itilirse" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "d-r-r" kökünün "nef'in (faydanın ve genişliğin) tam zıddı olarak; insanın şiddetli bir acıya, sıkışıklığa, darlığa ve kendi iradesini aşan bir baskıya maruz kalması" manasına geldiğini açıklar. İfti'al babındaki meçhul form (ıdturra); insanın kendi isteğiyle değil, dışarıdan gelen açlık veya ölüm tehlikesi gibi "karşı konulmaz bir zaruretle" o harama itilmesini ifade eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, İslam felsefesi ve fıkıh usulü bağlamında bu istisnanın (ıdtırâr) taşıdığı o muazzam insani merhameti tahlil eder. Aydar'a göre hiçbir din veya beşeri yasa, insanı kendi eliyle ölüme mahkûm edemez. "Zaruretler haramları mubah kılar" şeklindeki o evrensel hukuki yasa işte bu ayetten doğmuştur. Allah, koyduğu yasağın (haramın) bile "insan hayatını (canın kutsiyetini) korumanın" gerisine düştüğünü; ontolojik olarak yaşam hakkının, şekli kurallardan (ritüellerden) çok daha üstün olduğunu bu "fe menidturra" ruhsatıyla tescillemiştir.

        Ğayra (غَيْرَ)

        Kök: ğ-y-r

        Sözlükte "başka, olmaksızın, dışında, -meksizin" anlamlarına gelen, kendisinden sonraki eylemi veya durumu olumsuzlaştıran isim/edattır. İdturra fiilinin hâl (durum) zarfı olarak mansub okunur. "Şu (niyette) olmaksızın" anlamına gelir.

        Bâğın (بَاغٍ)

        Kök: b-ğ-y

        Sözlükte "istemek, kastetmek, arzulamak, sınırı aşıp haksızlık yapmak" anlamlarındaki kökten türeyen ism-i fâildir (özgün hali bâğî'dir, tenvin alınca illet harfi düşer). Ğayra edatının tamlayanıdır. "(O haramı) sırf arzulamaksızın, lezzetini kastetmeksizin, zevk alarak istemeksizin" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "b-ğ-y" kökünün "insanın, kendi meşru hakkı olmayan bir şeyi, nefsi bir arzuyla, inatla ve tamahkârlıkla elde etmek istemesi" manasına geldiğini belirtir.

        Ve lâ (وَلَا)

        Kök: v + l-a

        "Ve" bağlacı ile nefy (olumsuzluk) edatının birleşimidir. İkinci psikolojik şartı (durumu) bağlar. "Ve (şu niyette de) olmaksızın" anlamına gelir.

        Âdin (عَادٍ)

        Kök: a-d-v

        Sözlükte "haddi aşmak, sınırı geçmek, düşmanlık etmek, saldırganlaşmak" anlamlarındaki kökten türeyen ism-i fâildir (özgün hali âdî'dir). "Haddi aşmaksızın, sınırı tecavüz etmeksizin" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "a-d-v" kökünün "iki şey arasındaki mutlak dengenin, çizginin veya mesafenin kasten ve zorbalıkla aşılarak diğer tarafa geçilmesi" manasına geldiğini açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın ahlaki varoluşu ekseninde "ğayra bâğın ve lâ âdin" (isteksizce ve haddi aşmadan) kurgusunun çizdiği o sarsılmaz psikolojik dengeyi tahlil eder. Kılıç'a göre Allah insana yaşamak için "haramı yeme" ruhsatı vermiştir, ancak ahlaki sınırı asla kaldırmamıştır. İnsan domuz etini veya leşi yerken; kalbinde o harama karşı bir "istek, meyil veya lezzet alma" (bağy) hissi taşımamalıdır. Dahası, sadece ölmeyecek (hayatta kalacak) kadar bir iki lokma yemeli, doyasıya yiyerek veya stok yaparak o zaruret miktarını (sınırını) "aşmamalıdır" (âdin). Beden haramla beslense bile, ruhun ve ahlakın o harama teslim olmaması; dışarıdaki kural çiğnenirken bile içerideki ontolojik frenin (fıtratın) sapasağlam çalışmaya devam etmesidir.

        Fe inne (فَإِنَّ)

        Kök: f + i-n-n

        Takibiyye (sonuç) bildiren "fe" bağlacı ile cümleye mutlak kesinlik ve masdar anlamı katan tekid edatının birleşimidir. Şart cümlesinin (ıdtırâr durumunun) cevabını ve ilahi garantiyi başlatır. "O halde hiç şüphe yok ki, muhakkak" anlamına gelir.

        Allâhe (ٱللَّهَ)

        Kök: e-l-h

        Kâinatın mutlak sahibi ve yaratıcısının özel ismidir. İnne edatının ismidir (öznesidir) ve mansub okunur. "Şüphesiz ki Allah" anlamına gelir.

        Ğafûrun (غَفُورٌ)

        Kök: ğ-f-r

        Sözlükte "çok bağışlayan, hataları örten, günahı silen" anlamlarındaki kökten türeyen ism-i fâildir (mübalağa kalıbı). İnne edatının haberidir. "Mutlak surette bağışlayıcıdır, (o haramı yemenin günahını) tamamen örtücüdür" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünün "bir şeyi dış etkilerden ve kirlenmeden korumak için üzerini sağlamca örtmek" manasına geldiğini yineler.

        Rahîm (رَّحِيمٌ)

        Kök: r-h-m

        Sözlükte "çok merhametli, süreklilik arz eden bir şefkat sahibi" anlamlarındaki kökten türeyen ism-i fâildir. "Sonsuz merhamet sahibidir" anlamına gelir ve ayeti o muazzam bir lütuf tablosuyla mühürler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid kelamı bağlamında ayetin bu kapanışındaki "Ğafûr ve Rahîm" sıfatlarının eşleşmesini tahlil eder. Ansiklopediye göre Allah; çaresizlikten (açlıktan) dolayı haram bir eti yemek zorunda kalan, ancak yerken haddi aşmayan ve zevk almayan (ahlakını koruyan) kulunu; teknik bir yasayı (tahrîmi) çiğnediği için cezalandırmaz. Tam aksine Allah, kulunun hayatta kalma mücadelesindeki o çaresizliğini "Rahîm" (merhamet) ismiyle şefkatle karşılar ve yediği haramın ontolojik kirliliğini/hükmünü de "Ğafûr" ismiyle ebediyen örter. Dinin amacı insanı kurallarla boğmak değil; ahlaki sınırları koruyarak (ğayra bağın) insanın varoluşsal rotasını merhametle (rahîm) ebediyete taşımaktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X