Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 113. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 113. Ayet

    وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْهُمْ فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُ وَهُمْ ظَالِمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekad câehum rasûlun minhum fekeżżebûhu feeḣażehumu-l’ażâbu vehum zâlimûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Oysa onlara kendi içlerinden bir peygamber de gelmişti. Ama onu yalancılıkla suçladılar, bu yüzden de haksızlıklarını sürdürürken azap onları yakalayıverdi."

      Kendi içlerinden bir peygamber. Yani kendilerinden, kendi soylarından ve neseplerinden tanıdıkları bir peygamber. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Oğullarını tanıdıkları gibi onu tanıyorlar”. Onu yalancılıkla suçladılar, bu yüzden de haksızlıklarını sürdürürken azap onları yakalayıverdi. Yalanlama sebebiyle. Öyle ki bir şeyi lâyık olmadığı yere koydular. Yahut onlar kendilerine karşı zâlimdirler. Yüce Allah peygamberleri insanların beşer türlerinden ve kendi soylarından gönderdiğini haber verdi. Çünkü peygamber başka bir yapıya ve mahiyete sahip olunca mûcizeden başka bir mûcize ortaya çıkmaz delü üe ayırt edilmez. Çünkü bir olay olağanın ve beşerî gücün dışına çıkınca onun bir mûcize ve kanıt olduğunu insanlar bilirler; zira elçi kendi mahiyetlerinin dışındaki bir varlıktan mutadı ve gücü aşan bir olayı bilmezler, böyle bir olayı ancak kendi türlerinden birinin elinde ortaya çıkması halinde bunu bilebilirler. Yine bunun gibi kendileri arasından bir kimsenin yalanı doğru olandan ayrılır, başkasından olunca bilinmez.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve lekad (وَلَقَدْ)

        Kök: v + l + k-d (edat)

        "Ve" bağlacı, yemin ve pekiştirme bildiren "lâm" (le) edatı ile mazi fiilin başına geldiğinde mutlak kesinlik (tahkik) katan "kad" edatının birleşimidir. "Ve andolsun ki, Biz kesinlikle ve şüphesiz olarak" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "lâm" ve "kad" edatlarının yan yana gelmesinin Arap belagatında "kasem ve tahkik" (yemin ve mutlak onay) kurgusu yarattığını belirtir. Önceki ayette (112. ayette) anlatılan o nankör şehrin (Mekke'nin veya tipolojik olarak helak edilen şehirlerin) uğradığı felaketin nedenini açıklarken, bu hikâyenin sıradan bir masal değil, sarsılmaz ve yaşanmış mutlak bir hakikat olduğunu gramatikal olarak ilan eder.

        Câehüm (جَآءَهُمْ)

        Kök: c-y-e + h-m

        Sözlükte "gelmek, ulaşmak, bir hedefe varmak, ortaya çıkmak" anlamlarındaki kökten türeyen tekil eril mazi (geçmiş zaman) fiil ve "onlara" (hüm) zamirinin birleşimidir. "Onlara geldi, onlara ulaştı" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "c-y-e" kökünün "bir kimsenin veya nesnenin, bulunduğu yerden (veya gizlilikten) ayrılarak kastedilen hedefe doğru bizzat ve bedenen varması, zuhur etmesi" manasına geldiğini açıklar.

        Rasûlün (رَسُولٌ)

        Kök: r-s-l

        Sözlükte "elçi, gönderilen, bir mesajı iletmekle görevlendirilen kişi, yumuşakça akan" anlamlarına gelen, "fa'ûl" (mübalağa/süreklilik) kalıbında türeyen isimdir. Câehüm fiilinin failidir (öznesidir) ve merfu (ötreli) okunur. "Bir elçi (geldi)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "r-s-l" kökünün asıl anlamının "suyun veya sürünün telaşsız, yumuşak, ardı ardına ve doğal bir akışla ilerlemesi" olduğunu belirtir. Mecazen bu kelime, "bir kişiyi, bir mesajı taşıması için özenle ve belirli bir hedef doğrultusunda göndermek" (irsâl) manasını kazanmıştır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "resul" kavramının Cahiliye toplumundaki algısını tahlil eder. Izutsu'ya göre müşrikler, Allah'ın (göklerin yaratıcısının) bir mesaj gönderecekse bunu melekler veya doğaüstü varlıklarla yapması gerektiğine inanıyorlardı. Kur'an, kendi içlerinden "beşeri bir elçi" (resul) çıkararak, ilahi mesajın insanüstü bir dikte değil, insan fıtratına uygun, anlaşılabilir (yumuşak akan) ve muhatabın diliyle konuşan ontolojik bir rehberlik (risalet) olduğunu ilan eder.

        Minhüm (مِّنْهُمْ)

        Kök: m-n + h-m

        "-Den/-dan, içinden" anlamındaki "min" harf-i cerri ile "onlar" (hüm) zamirinin birleşimidir. Rasûlün kelimesinin sıfatı (veya hâli) konumundadır. "Bizzat onların kendi içlerinden, kendi soylarından/toplumlarından olan (bir elçi)" anlamına gelir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, Mekke sosyolojisi ekseninde "minhüm" (onların içinden) vurgusunun taşıdığı o devasa hukuki/psikolojik delili tahlil eder. Aydar'a göre Allah, o şımarık şehre (Mekke'ye) yabancı, dilini bilmedikleri veya geçmişinden şüphe duydukları meçhul birini göndermemiştir. Gönderilen elçi; onların sokaklarında büyümüş, dürüstlüğünü (Muhammedü'l-Emin) bizzat kendi gözleriyle gördükleri, dillerini ve örflerini en iyi bilen "kendi içlerinden biri"dir (minhüm). Dolayısıyla müşriklerin bu elçiyi reddetmeleri için ellerinde ne epistemolojik bir mazeret (anlamadık) ne de ahlaki bir bahane (bize yabancı) kalmıştır. Elçinin tanıdık olması, inkârın suçunu ve kibrini katlayarak artırır.

        Fe kezzebûhü (فَكَذَّبُوهُ)

        Kök: f + k-z-b + h-v

        Takibiyye ve sonuç bildiren "fe" bağlacı, "yalanlamak, asılsız saymak, gerçeği tersyüz etmek" anlamlarındaki "k-z-b" kökünden tef'îl babında (tekzîb) türeyen çoğul mazi fiil ve "onu" (hû) zamirinin birleşimidir. "Fakat onlar (bunun üzerine) onu yalanladılar, ona yalancı dediler" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "k-z-b" kökünün "sıdkın (doğruluğun ve hakikatin) tam zıddı olarak; bir sözün, inancın veya elçinin getirdiği mesajın gerçeğe uymadığını iddia ederek onu kasten reddetmek ve karalamak" manasına geldiğini yineler.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ve ahlak bağlamında "tekzib" (yalanlama) eyleminin psikolojik arka planını tahlil eder. Cündioğlu'na göre o şehir halkının elçiyi "yalanlaması"; elçinin getirdiği metni (vahyi) zihinsel olarak çürüttükleri veya mantıksız buldukları için değildir. Tekzib, kurulu düzeni (rağaden / o zahmetsiz bolluğu ve statükoyu) kaybetme korkusundan doğan ontolojik bir defanstır. Hakikatin (elçinin) sesi, onların o dünyevi konforunu ve ahlaksız düzenini tehdit ettiği an; akıl devreden çıkar ve o tanıdık/güvenilir elçiyi sırf kendi menfaatlerini korumak uğruna kasten "yalancılıkla itham etme" (fe kezzebûhü) mekanizması devreye girer. Yalanlama, hakikate değil, adalete (paylaşmaya) duyulan bir isyandır.

        Fe ehazehümü (فَأَخَذَهُمُ)

        Kök: f + e-h-z + h-m

        Takibiyye (sonuç/ceza) bildiren "fe" bağlacı, "almak, tutmak, yakalamak, kıskıvrak kavramak, şiddetle ele geçirmek" anlamlarındaki kökten türeyen tekil eril mazi fiil ve "onları" (hüm) zamirinin birleşimidir. "Bunun üzerine (şu felaket) onları kıskıvrak yakaladı/enseledi" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "e-h-z" kökünün asıl anlamının "bir şeyi kendi kontrolüne, mülkiyetine veya egemenliğine geçirmek için ona uzanıp sıkıca ve karşı konulmaz bir şekilde tutmak, kavramak" olduğunu açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) felaketin "ehaze" (yakalamak/kavramak) fiiliyle verilmesindeki o dondurucu ve ani kurguyu inceler. Bintü'ş-Şâtı'ya göre; müşrikler kendilerini o güne kadar çok "güvende" (âmineten) sanıyorlardı. Allah, azabı yavaş yavaş gelen bir süreç olarak değil; gafil avlanmış bir suçluyu arkasından aniden ensesinden "kavrayıp kaldıran" (ehaze) devasa, sarsılmaz ve kaçışı imkânsız bir ilahi el/pençe metaforuyla resmeder. İnkârın şımarıklığı, o anlık ve mutlak "yakalanışla" tuzla buz olur.

        El-azâbü (ٱلْعَذَابُ)

        Kök: a-z-b

        Sözlükte "acı, ceza, eziyet, şiddetli ıstırap, felaket" anlamlarına gelen, harf-i tarif (el) ile belirlenmiş (marife) isimdir. Ehazehümü fiilinin failidir (onları neyin yakaladığını belirten öznedir) ve merfu okunur. "O (kaçınılmaz) azap (onları yakaladı)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "a-z-b" kökünün "insanın alıştığı tatlılıktan (azb) ve sükûnetten kesilip mutlak bir eziyetin içine hapsedilmesi" manasına geldiğini belirtir. Önceki ayetteki (112. ayet) "açlık ve korku elbisesi", işte onları kıskıvrak yakalayan bu dondurucu azabın ta kendisidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilmi bağlamında "azap" ile "yakalanma" arasındaki nedenselliği (teodiseyi) vurgular. Allah elçiyi göndermiş, delilleri sunmuş ve elçi de onların içinden çıkarak uyarmıştır. Azap; ilahi bir baskın veya haksız bir felaket değil, elçiyi bilerek yalanlama (tekzib) eyleminin tetiklediği, mutlak surette hak edilmiş ve hukuki süreci tamamlanmış adil bir faturanın kesilmesidir.

        Ve hüm (وَهُمْ)

        Kök: v + h-m

        "Ve" bağlacı ile "onlar" anlamına gelen çoğul şahıs zamiridir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "vav" harfinin "vav-ı hâliyye" (durum zarfı bağlacı) olduğunu belirtir. Azabın onları yakaladığı anki psikolojik ve ontolojik statülerini (hâllerini) resmederek cümleyi "onlar tam da şu haldeyken, bizzat şu durumun içindeyken" şekline dönüştürür.

        Zâlimûn (ظَٰلِمُونَ)

        Kök: z-l-m

        Sözlükte "zulmedenler, haksızlık yapanlar, bir şeyi kendi ait olduğu yerin dışına koyanlar, karanlığa gömülenler" anlamlarındaki "z-l-m" kökünden türeyen çoğul ism-i fâildir. Ve hüm mübtedasının haberidir (hal cümlesinin yargısıdır). "Zalimler iken, haksızlığa/zulme batmış bir hâldeyken (azap onları yakaladı)" anlamına gelir ve ayeti o ağır hukuki teşhisle mühürler.

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün asıl anlamının "bir şeyi kendi doğru yerinden, ölçüsünden veya fıtratından alıp, ona ait olmayan yanlış bir yere koymak" ve "hakkı noksanlaştırarak (veya çiğneyerek) adaletin aydınlığını karanlığa (zulmete) çevirmek" olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi sosyolojisi ve vahyin politik dili ekseninde "zâlimûn" (zalimler/haksızlık edenler) kavramının pratik karşılığını inceler. Öztürk'e göre Kur'an, o zengin şehir halkının çöküşünü sadece inançsızlıklarına (kafir olmalarına) değil, doğrudan doğruya "zalim olmalarına" bağlar. Onlar, yetimin hakkını yiyerek, ticarette hile yaparak, zayıfları ezerek ve kendilerini uyaran o masum elçiye iftira atarak eşyayı hep yanlış yerlere koydular (zulmettiler). Azap onları yatağında masumca uyurken değil; bizzat o ahlaksızlık çarkını işletirken, zulümlerinin tam zirvesinde "suçüstü" (ve hüm zâlimûn) yakalamıştır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi ekseninde ayetin bu kapanışındaki "zulüm" teşhisinin, Allah'ın adaletine vurulan bir mühür olduğunu tahlil eder. Kılıç'a göre Allah (önceki ayette açıklandığı üzere) kimseye durduk yere haksızlık (zulüm) etmez. Şehir halkı (insanlar), kendi içlerinden çıkan o aydınlatıcı sesi (elçiyi) yalanlayarak aslında en büyük haksızlığı bizzat kendi fıtratlarına yapmışlardır. İnsan hakikate savaş açtığında, faili olduğu zulmün aynı zamanda kurbanı olur. "Onlar zalim iken azap onları yakaladı" ibaresi; o felaketin ilahi bir intikam değil, zalimin kendi ürettiği o karanlık sarmalın (zulmün) kendi boğazına dolanması ve onu varoluşsal bir hiçliğe (azaba) boğmasıdır. Zulüm, sahibini yutan kara deliktir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X