لَا جَرَمَ اَنَّهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْخَاسِرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 109. Ayet
Daralt
X
-
"Hiç kuşku yok ki âhirette kaybedecek olanlar bunlardır."
Kuşku yoktur ki. “Lâ cerame” (لَا جَرَمَ) sözü hakkında daha önce bilgi verdik. Yani mutlaka, gerçekten demektir. Denildi ki bu kelime tehdittir, Hiç kuşku yok ki âhirette kaybedecek olanlar bunlardır. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Allah’a yemin olsun ki, onlar cenneti ve Allah’ın rahmetini kaybetmişlerdir, ailelerini, cennetteki konaklama yerlerini kaybetmişlerdir, kendilerini kaybetmişlerdir, öyle ki kendilerini ateşe atmışlardır. Ebû Bekir el-Esam şöyle demiştir: Fani ve yok olan nimetlere karşılık daimî, bâki olan nimetleri kaçırmışlardır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Lâ cerame (لَا جَرَمَ)
Kök: l-a + c-r-m
"Hayır" veya olumsuzluk edatı olan "lâ" ile "kesmek, koparmak, suç işlemek, kesinleşmek" anlamlarındaki "c-r-m" kökünden türeyen mazi fiil veya ismin kalıplaşmış birleşimidir. Arapçada mutlak bir kesinlik edatı olarak kullanılır. "Hiç şüphesiz, inkâr edilemez bir gerçek ki, elbette, kaçınılmaz olarak" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "c-r-m" kökünün asıl anlamının "bir şeyi ağacından veya kökünden kesip ayırmak, koparmak" (hasat etmek) olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre "lâ cerame" tabiri; "Bu meselede artık kesilip atılacak, itiraz edilecek veya şüphe duyulacak (koparılacak) hiçbir pay kalmamıştır, hüküm mutlak olarak kesinleşmiştir" manasına gelen felsefi ve dondurucu bir tasdik (onay) ifadesidir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında bu ifadenin etimolojik derinliğini tahlil eder. Râgıb'a göre "cürüm/suç" kelimesi de bu kökten (fıtrattan kesilip kopmaktan) gelir. "Lâ cerame" kurgusu, önceki ayetlerdeki o kalbi mühürlenen (gafil) insanların işledikleri suçların/tercihlerin ardından, o sürecin (cezanın) yalanlanamaz ve "kesinlikle" (lâ cerame) tecelli edeceğini bildiren ontolojik bir mühürdür.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) "lâ cerame" ibaresinin bir yemin (kasem) veya "hakkan" (gerçekten) anlamında mutlak bir tahkik edatı olarak görev yaptığını belirtir. Suyuti'ye göre bu ifade, cümlenin başındaki bir iddiayı değil, doğrudan doğruya ilahi adaletin o sarsılmaz ve iptal edilemez nihai kararını gramatikal bir çekiç gibi masaya vurur.
Ennehüm (أَنَّهُمْ)
Kök: e-n-n + h-m
Kendisinden sonraki isim cümlesini nasb eden (ve masdarlaştıran), anlama mutlak bir kesinlik katan tekid edatı "enne" ile "onlar" (hüm) zamirinin birleşimidir. "Şüphesiz ki onlar, muhakkak ki o (kalbi mühürlenenler)" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin dizilişinde "lâ cerame" (hiç şüphesiz) edatının hemen peşinden "ennehüm" (muhakkak ki onlar) edatının gelmesinin, Arap belagatında idraki sarsan "çift katmanlı bir tekit" (katmerli pekiştirme) kurgusu inşa ettiğini açıklar. Allah, o inkârcıların sonunu bildirirken hiçbir ihtimale, hiçbir açık kapıya mahal bırakmaz.
Fî'l-âhirati (فِى ٱلْءَاخِرَةِ)
Kök: f-y + e-h-r
"-De/-da, içinde" anlamlarındaki "fî" zarfı (harf-i cer) ile "son, sonraki, geride olan, nihai durak, öteki âlem" anlamlarına gelen "âhir" kelimesinin dişil (müennes) formunun birleşimidir. "Ahirette, o sonsuz öteki âlemde, işin mutlak sonunda" anlamına gelir.
İbn Fâris, "e-h-r" kökünün "evvel'in (başlangıcın ve geçici olanın) tam zıddı olarak; geriye bırakılan, en sona saklanan ve varılacak olan o son ve sarsılmaz nokta" manasına geldiğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, varlık ve ahlak felsefesi ekseninde "ahiret" kelimesinin önceki ayetlerle kurduğu o muazzam diyalektiği (zıtlığı) tahlil eder. Cündioğlu'na göre 107. ayette o kitle "dünya hayatını (en yakın ve aşağı olanı) severek tercih etmişlerdi" (istihbâb). O anlık bir zevkti, bir illüzyondu. Şimdi ise "ahiret" (fî'l-âhirati), yani perdenin kapandığı, hakikatin çırılçıplak ortaya çıktığı o "nihai ve son gerçeklik yurdu" gelmiştir. İnsanın dünyadaki o kibirli tercihleri, ahiretin o sarsılmaz ontolojik duvarına (sonuca) çarpmıştır.
Hümü (هُمُ)
Kök: h-m
"Onlar" anlamına gelen üçüncü çoğul şahıs munfasıl (ayrık) zamirdir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "hümü" zamirinin sıradan bir özne değil, "zamîr-i fasl" (ayırma ve vurgu zamiri) işlevi gördüğünü belirtir. Suyuti'ye göre bu zamir, cümlenin anlamını "Ahirette zarar edecek olan başkası değil; işte bizzat, bütünüyle ve sadece ONLARDIR!" diyerek eşsiz bir hasr (tekel/sınırlandırma) kurgusuna sokar ve cezayı o kibirli faillerin tam boynuna kilitler.
El-hâsirûn (ٱلْخَٰسِرُونَ)
Kök: h-s-r
Sözlükte "zarar edenler, hüsrana uğrayanlar, iflas edenler, elindeki sermayeyi yitirenler, aldananlar" anlamlarındaki "h-s-r" kökünden türeyen çoğul ism-i fâildir. Harf-i tarif (el) ile belirlenmiş (marife) olup cümlenin nihai haberidir (asıl yargısıdır). "Kesinlikle hüsrana (zarara/iflasa) uğrayanların ta kendileridir" anlamına gelir ve ayeti mühürler.
İbn Fâris, "h-s-r" kökünün "kârın ve kazancın (ribh) tam zıddı olarak; noksanlık, eksilme, sermayenin tükenmesi, ticaretin çökmesi ve insanın elinde avucunda hiçbir şeyin kalmayıp çırılçıplak (iflas etmiş) bir halde kalakalması" manasına geldiğini açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "hüsran" kavramının bedevi ve Mekke toplumundaki ticari terminolojiyle olan sarsılmaz bağını tahlil eder. Izutsu'ya göre Mekke aristokrasisi (Kureyş) tüccar bir toplumdu; dünyayı kâr, zarar, sermaye ve takas kavramlarıyla okuyorlardı. Kur'an, onların en iyi bildikleri bu "ticaret" dilini alarak onu muazzam bir teolojik yargıya dönüştürür. İnsanın sonsuz ahireti satıp geçici dünyayı alması, bir "kâr" değil; ontolojik sermayeyi (fıtratı ve imanı) çöpe atarak ebedi bir karanlığa gömüldüğü o mutlak ve geri dönüşümsüz "iflas/hüsran" eylemidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi sosyolojisi ekseninde "el-hâsirûn" teşhisinin o dönemki kibre vurduğu darbeye odaklanır. Öztürk'e göre müşrikler, Hz. Peygamber'e inanan köleleri ve yoksulları "hayatı ziyan eden zavallılar/zarar edenler" olarak görüyorlardı. Kendilerini ise siyasi güçleri ve servetleriyle çok "kârlı, başarılı ve akıllı" sanıyorlardı. Kur'an, bu sahte algıyı yerle bir eder. Dünyadaki o geçici şatafat bir illüzyondur; perde ahirette (fî'l-âhirati) kalktığında, asıl sermayelerini (ruhlarını ve ebediyetlerini) kaybetmiş, mutlak ve tescilli "zarar edenlerin" (hümü'l-hâsirûn) bizzat ve sadece kendileri olduğu gerçeğiyle dondurucu bir yüzleşme yaşayacaklardır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi ekseninde "hüsran" kavramının taşıdığı o derin ontolojik çöküşü tahlil eder. Kılıç'a göre maddi iflas bir şekilde telafi edilebilir (para yeniden kazanılır). Ancak ayetteki "hüsran", insanın bizzat kendi varlığını (kendini) kaybetmesidir. Dünyayı ahirete tercih eden, kalbi, gözü ve kulağı mühürlenen (gafilleşen) insan; kendisini var eden o ilahi fıtratı, iyilik yapma potansiyelini ve sonsuzluk şansını kendi elleriyle katletmiştir. Hüsran (el-hâsirûn); insanın, kendi hür iradesiyle inşa ettiği o muazzam bir "varoluşsal israfın" ve sonsuza dek sürecek bir felsefi pişmanlığın Kur'ani adıdır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla