Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 108. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 108. Ayet

    اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ طَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ulâ-ike-lleżîne tabe’a(A)llâhu ‘alâ kulûbihim vesem’ihim veebsârihim(s) veulâ-ike humu-lġâfilûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Bunlar, Allah’ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürledi­ği kimselerdir; gaflette olanlar da işte bunlardır."

      Bunlar, Allah’ın kalplerini, kulaklarım ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. “Tab‘” (طَبَعَ) “mühürlemek” örtmektir, küfrün karanhğı kalbin, kulağın ve gözün nurunu örter. Sanki her birinin iki nuru vardır, zâhiri ve bâtmi iki gözü vardır, onlarla birlikte görür. Bunlardan biri kaybolunca yahut göz kör olunca görünen göz ile görmeyen kimselerde olduğu gibi görmez olur. Kişi ancak gözünün nuru ile ve havanın nuru ile görür, bunlardan birine bir âfet gelirse faydalanma yok olur ve hiçbir şeyi görmez olur. Kalp de buna göredir. Onun gizli ve açık birer gözleri vardır ki bu zâhiri göz bilinmektedir. Kişi ancak bu iki gözle görür. Küfür karanlığı kişinin kalp gözünü kapatırsa bir şey görmez olur. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Şu bir gerçek ki gözler körleşmez, fakat göğüslerdeki kalpler körleşir”. Yüce Allah görünen gözlerin kör olmadığını, esasen göğüslerdeki kalbin kör olduğunu haber vermiştir. Bu, belirttiğimiz görüşün doğruluğuna işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, kulak ve gözün mühürlenmesinin mânası işte budur.

      Gaflette olanlar da işte bunlardır. Bu beyan, Allah’ın âyetleri ve delilleri hakkında düşünmekten gafildir anlamına gelmesi muhtemeldir. Ayrıca şu anlama gelmesi de muhtemeldir: inkâr etmeleri ve Allah’ın âyetleriyle delillerini yalanlamaları yüzünden başlarına geleceklerden gafildirler.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ülâike (أُو۟لَٰٓئِكَ)

        Kök: ü-l-a-i-k (işaret zamiri)

        "İşte onlar, şunlar" anlamlarına gelen, uzak veya yüksek derece/makam bildiren çoğul işaret zamiridir. Önceki ayetlerde bahsedilen, dünyayı ahirete tercih eden ve küfre göğüs açan o güruhun (el-kavme'l-kâfirîn) nihaî faturasını kesmek üzere cümlenin mübtedasını (öznesini) oluşturur.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) yakın işaret zamiri (hâülâi) yerine uzak işaret zamirinin (ülâike) kullanılmasının, Arap belagatında ontolojik bir "dışlanmışlık ve mesafe" bildirdiğini açıklar. Allah, hakikati kasten reddeden o kitleyi ahlaki ve teolojik olarak rahmetinden ve hidayetinden öylesine uzağa savurmuştur ki, onları "İşte (o uzaktaki) şunlar!" (ülâike) diyerek mutlak bir sapkınlık (dalalet) köşesine hapseder.

        Ellezîne (ٱلَّذِينَ)

        Kök: l-z-y

        "O kimseler ki, onlar ki" anlamlarına gelen çoğul ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Ülâike mübtedasının haberini (onların kim olduklarını) detaylandırmak üzere sıla cümlesini başlatır.

        Tabaa (طَبَعَ)

        Kök: t-b-a

        Sözlükte "mühürlemek, damga vurmak, tabiatını/huyunu sabitlemek, bir şeye şekil verip dondurmak" anlamlarındaki kökten türeyen mazi (geçmiş zaman) fiildir. Ellezîne edatının sıla cümlesidir. "Mühür vurdu, mühürledi, idrakini dondurdu" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "t-b-a" kökünün "bir madene veya cisme şekil verip onu sikke (para) gibi basmak, bir nesneyi kendi formunda sabitleyip onun artık başka bir şekle girmesine veya dışarıdan bir şeyin ona nüfuz etmesine imkân vermeyecek şekilde dondurmak/kapatmak" manasına geldiğini açıklar. (İnsanın değişmez huyuna "tabiat" denmesi de bundandır).

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "tab'" (mühürleme) kavramının kelami ve psikolojik boyutunu tahlil eder. Râgıb'a göre Allah bir kalbi durduk yere, doğuştan mühürlemez. İnsan kendi kibriyle günah işlemeye ve hakikati reddetmeye (dünyayı ahirete tercih etmeye) devam ettikçe, o günahlar ruhunda pas/kir oluşturur. İnsan bu inkârda ısrar ettiğinde, o inkâr hali kişinin ayrılmaz bir "huyu/tabiatı" haline gelir. Allah'ın o kalbi "tab' etmesi" (mühürlemesi); kulun kendi hür iradesiyle seçtiği bu karanlık ve katı tabiatı "onaylaması, o donukluğa son ilahi damgayı vurarak idrak kapılarını dışarıya tamamen kapatmasıdır". Mühür, küfürde ısrarın ontolojik sonucudur.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "kalbin mühürlenmesi" konseptinin, bedevi müşriklerin vahye karşı sergiledikleri o inatçı duyarsızlığı ifade eden en sarsıcı metafor olduğunu inceler. Izutsu'ya göre "tabaa" eylemi, epistemolojik bir intihardır. İnsan hakikate (Kur'an'a) öylesine inatla direnmiştir ki, sonunda idrak mekanizması kilitlenmiş ve hakikati algılama yeteneğini tamamen yitirerek (mühürlenerek) kendi kibrinin içine hapsolmuştur.

        Allâhu (ٱللَّهُ)

        Kök: e-l-h

        Kâinatın mutlak sahibi ve yaratıcısının özel ismidir. Tabaa fiilinin failidir (mührü vuran asıl öznedir) ve merfu (ötreli) okunur. "Allah (mühürlemiştir)" anlamına gelir.

        Alâ (عَلَىٰ)

        Kök: a-l-v (edat)

        "Üzerine, üstüne, -e/-a karşı" anlamlarına gelen harf-i cerdir (isti'lâ edatı). Mührün nereye vurulduğunu belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, "alâ" (üzerine) edatının burada "istilâ ve tam kapanma" eylemini gramatikal olarak resmettiğini belirtir. Mühür (damga) doğrudan doğruya idrak organlarının "üzerine" (alâ) vurulmuş, böylece o organların dışarıdan herhangi bir ilahi ışığı (hidayeti) veya uyarıyı (vahyi) içeri alması mutlak surette bloke edilmiştir.

        Kulûbihim (قُلُوبِهِمْ)

        Kök: k-l-b + h-m

        Sözlükte "kalpler, yürekler, aklın ve idrakin merkezi, öz" anlamlarına gelen "kalb" kelimesinin çoğulu ile "onların" (hüm) zamirinin birleşimidir. Alâ edatının mecruru olarak "Onların kalplerinin üzerine" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "k-l-b" kökünün "bir şeyin dönmesi, evrilip çevrilmesi, altüst olması" manasına geldiğini; insanın idrak ve duygu merkezine "kalp" denmesinin de onun düşünceleri, hisleri ve inançları sürekli evirip çeviren dinamik bir öz olmasından kaynaklandığını belirtir. Kalbin mühürlenmesi, o dinamizmin (hakikati arama esnekliğinin) ölmesi, taşlaşmasıdır.

        Ve sem'ıhim (وَسَمْعِهِمْ)

        Kök: v + s-m-a + h-m

        "Ve" bağlacı ile "işitme, duyma yetisi, kulak" anlamlarındaki masdar/isim ve "onların" (hüm) zamirinin birleşimidir. "(Kalplerine) ve onların işitmelerinin/kulaklarının üzerine" anlamına gelir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke sosyolojisi ekseninde "işitmenin" (sem') mühürlenmesinin pratik karşılığını tahlil eder. Öztürk'e göre müşrikler, Kur'an okunurken parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar, peygamberin sesini bastırmak için gürültü çıkarıyorlardı (lağv yapıyorlardı). Hakikati "dinlemeye/duymaya" (sem') karşı öylesine korkunç bir tahammülsüzlük geliştirmişlerdi ki; Allah onların bu kasten sağırlaşma refleksini kalıcı bir mühre (tabaa alâ sem'ıhim) dönüştürmüş, artık Kur'an'ı fiziksel olarak duysalar bile o sesin frekansının ruhlarına (anlama merkezlerine) ulaşmasını engellemiştir.

        Ve ebsârihim (وَأَبْصَٰرِهِمْ)

        Kök: v + b-s-r + h-m

        "Ve" bağlacı ile "görme yetisi, gözler, basiret, vizyon" anlamlarına gelen "basar" isminin çoğulu (ebsâr) ve "onların" (hüm) zamirinin birleşimidir. "Ve onların gözlerinin, görme yetilerinin üzerine (mühür vurmuştur)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "b-s-r" kökünün sadece fiziksel bir gözle bakmak değil, "bir şeyin hakikatini, içyüzünü ve ardındaki manayı derinlemesine idrak ederek (basiretle) görmek" manasına geldiğini açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) idrak organlarının sıralanışındaki o muazzam ontolojik kurguya dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre ayet; mühürlemeye en iç merkezden, yani inancın ve tefekkürün fırını olan "kalpten" başlar. Merkez (kalp) çöktükten sonra, dış dünyadan o merkeze veri taşıyan bilgi kanalları olan "kulak" (işitme) ve "göz" (görme) de sırasıyla mühürlenerek kapatılır. İçerisi karanlığa gömüldüğü için, dışarıdaki fiziksel aydınlığın (mucizelerin veya vahyin) kulağa ve göze çarpması artık hiçbir anlam ifade etmez. İnsanın varoluşsal idrak sistemi içeriden dışarıya doğru tamamen kilitlenmiştir.

        Ve ülâike (وَأُو۟لَٰٓئِكَ)

        Kök: v + ü-l-a-i-k

        "Ve" bağlacı ile "işte onlar, şunlar" anlamlarına gelen uzak işaret zamirinin birleşimidir. İkinci bir cümlenin (nihai teşhisin) mübtedasını (öznesini) oluşturur. "Ve (kalpleri, kulakları, gözleri mühürlenmiş olan) işte o kimseler var ya" anlamına gelir.

        Hümü (هُمُ)

        Kök: h-m

        "Onlar" anlamına gelen üçüncü çoğul şahıs munfasıl (ayrık) zamirdir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin dizilişinde (sentaks) buradaki "hümü" zamirinin "zamîr-i fasl" (ayırma ve vurgu zamiri) olduğunu yineler. Suyuti'ye göre bu zamir, mübteda (ülâike) ile haber (el-gâfilûn) arasına girerek cümleyi "Gafil olan başkası değil, işte bizzat, bütünüyle ve sadece ONLARDIR!" diyerek eşsiz bir hasr (tekel/pekiştirme) kurgusuna sokar.

        El-gâfilûn (ٱلْغَٰفِلُونَ)

        Kök: g-f-l

        Sözlükte "gafiller, habersiz olanlar, duyarsızlaşanlar, uyuyanlar, gerçeği algılayamayanlar" anlamlarındaki "g-f-l" kökünden türeyen çoğul ism-i fâildir. Harf-i tarif (el) ile belirlenmiş (marife) olup Ülâike mübtedasının haberidir. "Gaflete gömülenlerin/habersizlerin ta kendileridir" anlamına gelir ve ayeti mühürler.

        İbn Fâris, "g-f-l" kökünün "bir nesne, hakikat veya tehlike tam gözünün önünde durduğu halde; aklın, dikkatin veya basiretin örtülü (mühürlü) olması sebebiyle o hakikati algılayamaması, idrakin o konuya tamamen kapalı (duyarsız/habersiz) kalması" manasına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "gaflet" kavramının cehaletten farkını tahlil eder. Râgıb'a göre cahil, bilmediği için inanmaz (bilgi eksiği vardır). Ancak "gafil" (el-gâfilûn); peygamberin sesini fiziksel olarak duyduğu, Kur'an'ın mucizesini gözüyle gördüğü halde, kibri ve dünya sevgisi yüzünden o işaretlerin (ayetlerin) ne anlama geldiğini umursamayan, aklı uyuşmuş ve hakikate karşı "hissizleşmiş" kimsedir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi ekseninde ayetin bu dondurucu kapanışının (el-gâfilûn) felsefi boyutunu tahlil eder. Kılıç'a göre ayetin başındaki "mühürlenme" (tabaa) eyleminin psikolojik karşılığı tam olarak bu kelimedir (gaflet). Müşrikler kendilerini çok uyanık, kurnaz ve siyaseten akıllı tüccarlar (kâr edenler) sanıyorlardı. Oysa Kur'an; kalbi, kulağı ve gözü ilahi hakikate (ahirete) kapanan, sadece bu cılız ve fani dünyaya (hayat-ı dünya) kilitlenen o pragmatist aklın, evrenin en büyük gerçeğine karşı (ölüme ve ahirete karşı) derin bir "koma halinde", ontolojik bir sarhoşluk ve "uyuşukluk" (el-gâfilûn) içinde olduğunu sarsılmaz bir teşhisle ilan eder. Hakikati görmeyen akıl uyanık değil, mutlak bir gaflet uykusundadır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X