وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّهُمْ يَقُولُونَ اِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌۜ لِسَانُ الَّذ۪ي يُلْحِدُونَ اِلَيْهِ اَعْجَمِيٌّ وَهٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُب۪ينٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 103. Ayet
Daralt
X
-
"Hiç kuşkusuz, “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapça’dır."
Kuşkusuz, “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz, onlar ona bir insan öğretiyor demediler, fakat falanca kişi diye adını belirleyerek ifade ettiler. Ancak beşer ifadesi kullanılarak haber Allah’tan gelmiştir. Görmez misin ki Allah devamında oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapça’dır buyurarak bunu haber vermiştir. Bu haber, insanların Hz. Peygamber’i öğrettiğini söyledikleri beşerin, kendisine işaret edilmiş ve adı belirlenmiş biri olduğuna işaret eder. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: Bunun (o beşerin) dili yabancıdır, oysa Peygamber (s.a)’in dili Arapçadır, Nasıl oldu da Hz. Peygamber (s.a.) onun söylediklerini, o da Hz. Peygamberin söylediklerini anlamışlardır. Oysa birinin dili ötekinden başka idi. Müfessirler şunu söyledi: Hz. Peygamber (s.a.) kendisine şu ad verilmiş olan yahudi bir delikanlı ile oturur, delikanlı ona Tevrat’ı okur, Hz. Peygamber (s.a.) de onu dinlerdi. Hz. Peygamber (s.a.) ona İslâm’ı öğretirdi, o da o zaman müslüman oldu da Kureyş onun için “Ona beşer bunları öğretiyor” dedi. Eğer dedikleri gibi Hz. Peygamber (s.a.) ona İslâm’ı öğretiyor idiyse ve müslüman olmuşsa şöyle bir soru sorulabilir: O delikanlı kendi dilinden başka bir dil konuşan Hz. Peygamber’in (s.a.) haber verdikleri hakkında Arapça olarak dilini nasıl anladı? Fakat bunun Kur’ân’da olması ihtimali vardır. Çünkü onlar şöyle dediler: “Sen ancak uyduruyorsun”, sonra da şöyle derler: Onu ancak bir insan öğretti. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: Bu Kur’ân’ı ona nasıl öğretti ki! Oysa o onun dilinden çok az şeyi anlar. Oysaki sizin diliniz Arapça olduğu halde, Kur’ân’ın bir benzerini yapamıyorsunuz, benzeri bir sûre yahut bir âyet de getiremezsiniz, buna rağmen onun dilini anlamayan bir kişi Kur’ân gibi bir kitap yapmaya nasıl kadir olmuştur? Bu durum onlar aleyhine delil anlamına gelir.
Şunu da ifade etmeliyiz ki onların sözlerinde açık bir çelişki bulunmaktadır. Çünkü onlar: “Sen ancak uyduruyorsun” dediler, sonra da “Ona bir insan öğretiyor” dediler. Halbuki başkasının bilgi öğrettiği kişi uydurmacı değildir, çünkü iftira kendinden uydurulandır, işte bu açık bir çelişkidir. Öğretiyor dedikleri kişi hakında bazıları şöyle demiştir: Ona meylediyorlar. Bu görüş Ebû Avsece ve İbn Kuteybe’nin sözüdür. Onlar şöyle de dedüer: îlhâd (إلحاد) meyletmektir, kabrin bir köşesine doğru meylettiği için lahide bu sebeple lahid adı verilmiştir. Kisâî şöyle dedi: Meyletmek anlamına gelmektedir, yani meylediyorlar.
Açık seçik Arapça. “Mubîn” (مُبِينٌ) kelimesinin, leh ve aleyhlerindeki her şeyi açıklayan anlamında olması muhtemeldir. Yahut Allah’ın kulları üzerindeki haklarını ve bazı kimselerin bazı kimseler üzerindeki haklarını açıklamak anlamına gelmesi de muhtemeldir. Bu âyet Bâtınîler’in görüşlerini reddeder. Çünkü onlar şunu söylüyorlar: Resûlullah bu Kuranı kendisi Arapça kelimelerle telif etmiştir, yoksa Allah ona Kur’ân’m lafızlarını Arapça olarak indirmemiştir. Eğer belirttikleri durum gerçek olsaydı Bâtmîler’in iddiaları yukarıdaki âyette açıklandığı üzere Hz. Peygamber’in bu Kuranı kendisi Arapça olarak yazıp Allaha iftira etmiş olduğu iddiası türünden olurdu.
Yorumu Yorumla
-
Ve lekad (وَلَقَدْ)
Kök: v + l + k-d (edat)
"Ve" bağlacı, yemin/pekiştirme bildiren "lâm" (le) ve mazi fiilin başına geldiğinde mutlak kesinlik (tahkik) katan "kad" edatının birleşimidir. "Ve andolsun ki, Biz kesinlikle ve şüphesiz olarak" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "lâm" ve "kad" edatlarının yan yana gelmesinin Arap belagatında "kasem ve tahkik" (yemin ve mutlak onay) kurgusu yarattığını belirtir. Müşriklerin kapalı kapılar ardında peygamber hakkında kurguladıkları o dedikoduları ve sinsi planları, Allah'ın "Biz andolsun ki satır satır biliyoruz" diyerek onların o gizli dehlizlerine gramatikal bir ışık tuttuğunu ilan eder.
Na'lemu (نَعْلَمُ)
Kök: a-l-m
Sözlükte "bilmek, idrak etmek, gerçeğin künhüne (özüne) vakıf olmak" anlamlarındaki kökten türeyen birinci çoğul (Biz) muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Biz (hakkıyla) biliyoruz, (şu an anbean) bilmekteyiz" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "a-l-m" kökünün yüzeysel bir duyum değil; "cehaletin zıddı olarak bir nesnenin veya fısıltının en mahrem özüne, arka planına nüfuz edip onu mutlak bir idrakle kavramak" manasına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında ilahi ilmin (na'lemu) buradaki psikolojik kuşatmasına dikkat çeker. Râgıb'a göre müşrikler, "Muhammed'e bu Kur'an'ı bir insan öğretiyor" iftirasını açıktan değil, kendi aralarında fısıldaşarak (gizli bir kurguyla) üretiyorlardı. "Na'lemu" fiili muzari (şimdiki zaman) formunda gelerek, onların o gizli üretim sürecini Allah'ın anında ve eşzamanlı olarak "gözlemlediğini/bildiğini" deşifre eder.
Ennehüm (أَنَّهُمْ)
Kök: e-n-n + h-m
Kendisinden sonraki cümleyi masdarlaştırıp nasb eden tekid edatı "enne" ile "onlar" (hüm) zamirinin birleşimidir. Na'lemu fiilinin mef'ulü (neyin bilindiğini gösteren nesne) olarak başlar. "Muhakkak onların (şöyle) dediklerini" anlamına gelir.
Yekûlûne (يَقُولُونَ)
Kök: k-v-l
Sözlükte "demek, söylemek, iddiada bulunmak, söz sarf etmek" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul muzari fiildir. "Onlar söylüyorlar, iddia ediyorlar" anlamına gelir.
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün "zihindeki bir düşüncenin, bir propagandanın veya bir iftiranın dil vasıtasıyla dışarıya sesli bir eylem olarak dökülmesi" manasına geldiğini belirtir.
İnnemâ (إِنَّمَا)
Kök: i-n-n + m-a (edat)
Tekid (kesinlik) edatı "inne" ve onu sınırlandıran "mâ" edatının (kâffe) birleşimidir. Müşriklerin kendi iddialarını başlattıkları edattır. "Sadece ve sadece, ancak ve ancak" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, "innemâ" edatının burada müşriklerin iddialarındaki o mutlak kibri (hasr kurgusunu) yansıttığını belirtir. Müşrikler, Kur'an'ın kaynağını ilahi bir ihtimal olmaktan tamamen çıkarmak ve onu "sadece tek bir dünyevi kaynağa" (bir insana) hapsetmek (tekel altına almak) için iddialarına bu kısıtlayıcı edatla başlarlar.
Yüallimühû (يُعَلِّمُهُۥ)
Kök: a-l-m + h-v
Sözlükte "öğretmek, bilgi aktarmak, birini eğitmek" anlamlarındaki "a-l-m" kökünden tef'îl babında (ta'lîm) türeyen muzari fiil ve "ona" (hû) zamirinin birleşimidir. "Ona öğretiyor, ona (bu ayetleri) dikte ediyor" anlamına gelir.
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün tef'îl babında kullanılmasının (ta'lîm), "bir bilginin bir anda değil; sistemli, tekrarlı ve hoca-talebe ilişkisi içinde yavaş yavaş aktarılması" manasına geldiğini açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi polemikleri ekseninde müşriklerin bu "yüallimühû" (Ona birisi öğretiyor) iftirasının sosyolojik arka planını tahlil eder. Öztürk'e göre müşrikler Kur'an'ın o muazzam edebi diline, geçmiş peygamberlerin kıssalarına ve hukuki derinliğine baktıklarında, ümmi (okuma yazması olmayan) bir insanın bunu kendi başına üretemeyeceğini çok iyi biliyorlardı. Ancak bunu "Allah'tan" da kabul etmek istemedikleri için, Mekke'de yaşayan ve geçmiş kitapları (Tevrat/İncil) bilen Hristiyan veya Yahudi asıllı bir kölenin (veya demircinin) peygambere gizlice bu kıssaları "öğrettiğini/dikte ettiğini" (ta'lîm) iddia ederek devasa bir mantık safsatası ürettiler.
Beşerun (بَشَرٌ)
Kök: b-ş-r
Sözlükte "insan, deri, ölümlü varlık, fani beden" anlamlarına gelen isimdir. Yüallimühû fiilinin failidir (öznesidir). "Bir insan (öğretiyor)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "b-ş-r" kökünün asıl anlamının "insanın derisi, dış yüzeyi, tüysüz cildi" olduğunu; insana bu derisinden dolayı "beşer" dendiğini belirtir. Beşer kelimesi, insanın ruhani/ilahi yönünü değil, tamamen biyolojik, fani ve toprağa ait olan zaaflı yönünü (derisini) temsil eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında müşriklerin peygamberlik anlayışı ile "beşer" kelimesi arasındaki o dogmatik çatışmayı inceler. Izutsu'ya göre müşrik akıl, kutsalın (vahyin) etten ve kemikten oluşan, çarşıda gezen, yemek yiyen sıradan bir "beşer" üzerinden gelebileceğine ihtimal vermiyordu. Onlar ilahi olanı ancak meleklerle veya efsanevi ruhlarla bağdaştırıyorlardı. Bu yüzden Kur'an'ın kaynağını "bir beşere" bağlamak, müşrikler için o metnin kutsiyetini iptal edip onu sıradan bir fani dedikodusuna indirgemenin en kullanışlı retorik silahıydı.
Lisânü (لِسَانُ)
Kök: l-s-n
Sözlükte "dil, konuşma organı, lisan, dil becerisi, ifade dili" anlamlarına gelen isimdir. Cümlenin devamındaki mübtedadır (yeni bir yargı başlatır). "Dili, konuştuğu lisan" anlamına gelir.
İbn Fâris, "l-s-n" kökünün hem "ağızdaki fiziksel et parçası (organ)" hem de "o organın ürettiği sesli, kurallı iletişim aracı (dil/lehçe)" manasına geldiğini belirtir.
Ellezî (ٱلَّذِى)
Kök: l-z-y
"O kimse ki, o kişi ki" anlamlarına gelen tekil eril ism-i mevsuldür.
Yülhıdûne (يُلْحِدُونَ)
Kök: l-h-d
Sözlükte "meyletmek, sapmak, yönelmek, imada bulunmak, iftira ile bir tarafa çekmek" anlamlarındaki kökten if'al babında (ilhâd) türeyen çoğul muzari fiildir. Ellezî edatının sıla cümlesidir. "Kendisine imada bulundukları, kendisine nispet ettikleri/yöneldikleri (o adamın)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "l-h-d" kökünün temelinde "tam merkezin, düzlüğün ve istikametin dışına doğru meyledip sapmak, bir kenara kaymak" manasının bulunduğunu açıklar. (Mezarlarda cesedin konulduğu o yan/eğik oyuğa 'lahid' denmesi de merkezin dışına sapmasındandır).
Râgıb el-İsfahânî, "ilhâd" (sapma) eyleminin buradaki epistemolojik iflasına dikkat çeker. Râgıb'a göre müşrikler, Kur'an'ı o yabancı köleye/insana nispet ederken (yülhıdûne); sadece bir iddiada bulunmuyorlar, aklın ve hakikatin "merkezinden/doğrusundan kasıtlı olarak saparak" iftira (ilhâd) üretiyorlar. Dini metinleri tahrif edenlere veya dinden sapanlara "mülhid" denmesi de hakikatin merkezinden bu hastalıklı "sapma" eylemidir.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde bu fiilin ontolojik şizofrenisini tahlil eder. Cündioğlu'na göre müşrikler, Kur'an'ın o devasa edebi (ilahi) estetiğini ve varlık felsefesini görüyorlar; ancak kibirleri yüzünden bu metni asıl sahibine (Allah'a) vermek yerine, aklı zorlayarak ve mantıktan saparak (ilhâd ederek) o devasa hakikati Mekke sokaklarındaki köle bir demircinin cılız ve yabancı fısıltılarına "nispet etme/yamama" garabetine düşüyorlar. Bu, aklın intiharıdır.
İleyhi (إِلَيْهِ)
Kök: i-l-y + h-v
"-E/-a, tarafına" anlamlarındaki "ilâ" yönelim edatı ve "ona" (hû) zamiridir. Yülhıdûne fiilinin yönünü belirterek "Ona nispet ettikleri, iftiralarını ona doğru (saptırdıkları)" anlamına gelir.
A'cemiyyun (أَعْجَمِىٌّ)
Kök: a-c-m
Sözlükte "Arap olmayan, dili dönmeyen, meramını açıkça ifade edemeyen, kapalı, yabancı dil konuşan" anlamlarındaki kökten türeyen isim/sıfattır (nisbet yâ'sı ile). Lisânü mübtedasının haberidir. "(O adamın dili) yabancıdır, a'cemîdir (Arapça değildir)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "a-c-m" kökünün asıl anlamının "sözdeki veya nesnedeki okapalılık, anlaşılmazlık ve ifade edememe durumu" olduğunu açıklar. Meramını sese dökemediği için hayvanlara "acmâ", Arapçayı pürüzsüz konuşamayan (ister yabancı ister Arap olsun) dili tutuk kimselere ise "a'cem" denir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "a'cem" kelimesinin etimolojik ve tarihsel bağlamını inceler. Mekke'de bulunan ve müşriklerin "Peygambere Kur'an'ı o öğretiyor" dedikleri kişi(ler) muhtemelen Bizans kökenli Hristiyan köleler veya Aramice/İbranice konuşan demircilerdi. Onların ana dili Arapça değildi (a'cemî idiler).
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir usulü ve Kur'an'ın i'cazı (mucize oluşu) bağlamında bu kelimenin müşrik mantığındaki o devasa çöküşü nasıl ifşa ettiğini belirtir. Müşrikler; Arapçanın zirvesinde olan, dönemin en büyük Arap şairlerini bile aciz bırakan o muazzam Kur'an metnini, "Arapçayı bile doğru dürüst konuşamayan, dili peltek/yabancı (a'cemî)" bir kölenin öğrettiğini iddia edecek kadar akıl tutulması yaşıyorlardı. Ayet, "O iftira attığınız adamın dili yabancı ve kapalıdır!" (a'cemiyyun) diyerek onların o çürük mantığını kendi silahlarıyla vurur.
Ve hâzâ (وَهَٰذَا)
Kök: v + h-a-z-a
"Ve" bağlacı ile "bu, şu (yakın nesne)" anlamlarındaki işaret zamiridir. "Hâlbuki bu (elinizdeki Kur'an) ise" anlamına gelir. Zıtlığı/karşılaştırmayı başlatır.
Lisânun (لِسَانٌ)
Kök: l-s-n
Sözlükte "dil, lisan, lehçe" anlamına gelen isimdir. Hâzâ zamirinin haberidir. "Öyle bir dildir ki, bir lisandır ki" anlamına gelir.
Arabiyyun (عَرَبِىٌّ)
Kök: a-r-b
Sözlükte "Arapça, meramını en kusursuz ve açık şekilde ifade edebilen, pürüzsüz, fasih" anlamlarındaki kökten türeyen isim/sıfattır (nisbet). "Arapçadır, pürüzsüz ve fasih bir dildir" anlamına gelir.
İbn Fâris, "a-r-b" kökünün asıl anlamının "ibâne ve ifsâh" (bir insanın içindeki niyeti veya manayı hiçbir kapalılık bırakmadan, en net ve en keskin şekilde açığa çıkarması, ifade etmesi) olduğunu açıklar. Sadece etnik bir isim değil, ontolojik bir "açıklık/anlaşılırlık" statüsüdür. A'cem (kapalı/dilsiz) kelimesinin mutlak ve kusursuz zıddıdır.
Angelika Neuwirth, Mekke metinlerinin Geç Antik Çağ bağlamında "Arapça" (Arabiyyun) vurgusunun taşıdığı o tarihi teolojik iddiaya odaklanır. Neuwirth'e göre o dönemde ilahi vahyin (kutsal metnin) sadece İbranice veya Süryanice gibi kadim dillerle inebileceğine dair köklü bir "linguistik tekel/kibir" vardı. Kur'an, kendisini "Lisânun Arabiyyun" (Arapça bir dil) olarak tanımlayarak; Arapçayı sadece bir kabile dili olmaktan çıkarıp, İbranice ve Süryanicenin o litürjik (kutsal) tahtına oturtmuş ve Allah'ın evrensel kelamını taşıyacak o "kutsal metin" dilini yepyeni bir formatta, en pürüzsüz şekilde yeryüzüne inşa etmiştir.
Mübîn (مُّبِينٌ)
Kök: b-y-n
Sözlükte "apaçık olan, açıklayan, şüpheleri gideren, doğruyu yanlıştan bıçak gibi ayıran" anlamlarındaki kökten if'al babında (ibâne) türeyen ism-i fâil/sıfattır. Arabiyyun sıfatını perçinleyerek "Apaçık olan, her şeyi netleştiren (bir Arapçadır)" anlamını oluşturur ve ayeti o muazzam meydan okumayla mühürler.
İbn Fâris, "b-y-n" kökünün "iki şeyin arasının açılması, ayrılması ve bu ayrılma sonucunda gerçeğin çırılçıplak, hiçbir muğlaklık (kapalılık) bırakmayacak şekilde gün yüzüne çıkması" manasına geldiğini yineler.
Râgıb el-İsfahânî, "mübîn" sıfatının Kur'an'ın kendi doğasına (metnine) ait çift yönlü bir mucize olduğunu belirtir. Râgıb'a göre Kur'an hem kendisi "apaçıktır" (okunduğunda dili ve üslubu kusursuzdur), hem de eşyanın hakikatini, tevhidi ve ahlakı insana "açıklayıcıdır". Yabancı ve tutuk bir dilin (a'cem) sahip olamayacağı o felsefi derinlik ve dilsel kusursuzluk, ancak "mübîn" olan ilahi bir iradeden çıkabilir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın kibrini ifşa etmesi bağlamında ayetin bu kapanış sıfatındaki (mübîn) o retorik zafere odaklanır. Kılıç'a göre Allah, müşriklerin o çürük "bunu bir köle öğretiyor" iddialarına uzun uzadıya felsefi cevaplar vermek yerine, çok basit ve ezici bir linguistik (dilbilimsel) tokat atar: "Sizin bu Kur'an'ı öğretiyor dediğiniz adamın dili kapalı, tutuk ve yabancıdır (a'cem). Hâlbuki okuduğunuz bu metin, sizin en büyük şairlerinizi bile aciz bırakan, edebi zevkin zirvesinde, apaçık (mübîn) ve pürüzsüz bir Arapçadır." Kur'an; müşriklerin kendi ürettikleri o mantıksız yalanı, bizzat kendi dillerinin (Arapçanın) güzelliği ve "apaçıklığı" (mübîn) üzerinden darmadağın ederek, aklı yeniden kendi sarsılmaz hakikat merkezine çeker.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla