Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 99. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 99. Ayet

    اِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnehu leyse lehu sultânun ‘alâ-lleżîne âmenû ve’alâ rabbihim yetevekkelûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve rablerine dayanıp güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz."

      Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar üzerinde bir hâkimiyeti olamaz. Bazıları şöyle demiştir: Şeytanın, iman edenlere nüfuz edecek bir yolu yoktur. Bazıları da sultanı delil diye açıklamıştır. Yani şeytanın iman edenler aleyhine bir delili yoktur. Bazıları da şöyle demiştir: Şeytanın, iman edenler üzerinde hükmü yoktur, onun hâkimiyeti kendisini veli edinenler üzerindedir. Fakat kendisini veli edinenler üzerinde de kahreden bir hükmü yoktur. Belki onlar, onun bir işareti ile gönüllü olarak ona itaat ediyorlar. Bu durum, sultan kavramını hâkimiyet diye yorumlamanın sahih olmadığına delâlet eder Buna göre sultanı yol ve hüccet diye yorumlamak uygun olur. Şeytanın, iman etmiş olanlar üzerinde bir hâkimiyeti olamaz meâlindeki sözün Kur an anlamına gelmesi ihtimali vardır. Çünkü Kur anın belirtilmesinden sonra şeytanın sultasının olmadığı zikredilmiştir. İman edenler meâhndeki kelimenin hülâsa olarak yalnızca Rab’lerine inananlar şeklinde anlaşılmaya da ihtimali vardır.

      Tevekkül sıkıntı, sevinç, darlık genişlik gibi bütün durumlarda Allah’a dayanmak ve işini ona bırakmaktır îşte Allaha tevekkül budur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnnehû (إِنَّهُۥ)

        Kök: i-n-n + h-v

        Kendisinden sonraki ismi/zamiri nasb eden, cümleye mutlak kesinlik ve pekiştirme katan tekid edatı "inne" ile "o" anlamına gelen üçüncü tekil şahıs muttasıl (bitişik) eril zamirinin birleşimidir. "Şüphesiz ki onun, muhakkak ki o (şeytanın)" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "inne" (şüphesiz/muhakkak) edatının cümlenin başına gelmesinin, şeytanın gücünü sıfırlayan bu ilahi hükmü hiçbir tartışmaya, şüpheye veya korkuya mahal bırakmayan "mutlak, sarsılmaz bir yasa" olarak gramatikal bir mühürle perçinlediğini belirtir. Zamir (hû), doğrudan bir önceki ayette (98. ayet) taşlanmış/kovulmuş olarak nitelenen (racîm) şeytana döner.

        Leyse (لَيْسَ)

        Kök: l-y-s

        Sözlükte "değil, yoktur, bulunmamaktadır" anlamlarına gelen, isim cümlesinin mübtedasını merfu, haberini mansub yaparak anlamını olumsuza çeviren nâkıs (çekimsiz/câmid) fiildir. "Yoktur, (ona ait bir güç) mevcut değildir" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "l-y-s" kökünün temelinde "bir şeyin mevcudiyetinin tamamen reddedilmesi, varlığın mutlak olarak nefyedilmesi (hiçlik)" manasının bulunduğunu açıklar. Cümlenin başında "inne" ile (kesinlik), hemen ardından "leyse" ile (mutlak yokluk) kurgusunun kurulması, şeytanın gücünü kökünden kazıyan bir ontolojik iptaldir.

        Lehû (لَهُۥ)

        Kök: l + h-v

        "İçin, -e/-a ait, nezdinde" anlamlarındaki "lâm" (le) mülkiyet edatı ile "onun, o" anlamına gelen (hû) eril zamirinin birleşimidir. Leyse fiilinin öne alınmış (mukaddem) haberidir. "Onun için yoktur, ona ait (hiçbir güç) yoktur" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin dizilişinde (sentaks) "lehû" kelimesinin öne alınmasının (takdim), Arap belagatında bir "hasr" (vurgu/tekel) işlevi gördüğünü belirtir. Yani "O şeytana ait zerre kadar bir tahakküm gücü asla bırakılmamıştır" denilerek, ibre tamamen şeytanın acziyetine kilitlenir.

        Sültânün (سُلْطَٰنٌ)

        Kök: s-l-t

        Sözlükte "güç, otorite, tahakküm, ezici yetki, karşı konulmaz delil/hüccet, egemenlik" anlamlarına gelen masdar/isimdir. Leyse fiilinin sonraya bırakılmış (muahhar) ismidir. Cümlenin asıl yargısını oluşturur: "(Şeytanın) hiçbir kahredici gücü, mutlak otoritesi (yoktur)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "s-l-t" kökünün asıl anlamının "bir şeye şiddetle musallat olmak, onun üzerinde ezici, kahredici ve baskın bir kaba kuvvet (tahakküm) kurmak" olduğunu açıklar. Yöneticilere "Sultan" denmesi de bu mutlak nüfuz/baskı kökünden gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "sültan" kavramının salt fiziksel bir kaba kuvvet olmadığını; aklı esir alan, karşı tarafı zorla ikna eden mutlak ve sarsılmaz bir "delil/hüccet" (kognitif baskı) manasına geldiğini de tahlil eder. Râgıb'a göre ayet şunu ifşa eder: Şeytanın ne insanı zorla günaha sürükleyecek fiziksel bir tahakkümü (gücü) vardır; ne de aklın karşı koyamayacağı mutlak bir mantığı (hücceti/sultanı) vardır. Şeytanın sözü sadece çürük bir fısıltıdan (vesveseden) ibarettir, sultası (otoritesi) yoktur.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "sültan" kelimesinin etimolojik serüvenini inceler. Jeffery'e göre kelime muhtemelen Aramice/Süryanice "şultânâ" (yönetici otorite, krallık gücü) kökünden Arapçaya geçmiş siyasi ve hukuki bir terimdir. Kur'an, bu dünyevi/siyasi egemenlik terimini alıp metafizik bir düzleme taşır ve "Şeytanın sizin üzerinizde ontolojik bir krallığı (şultânâ'sı/sultanı) yoktur" diyerek, şeytanı sahte bir tanrı veya rakip bir güç (düalizm) olmaktan tamamen çıkarır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında bu "sultan reddiyesinin" bedevi inanç dünyasına vurduğu felsefi darbeye odaklanır. Izutsu'ya göre Cahiliye Arabı, cinlerin ve görünmez güçlerin (şeytanların) insanın kaderi, aklı ve hayatı üzerinde "mutlak bir gücü ve çarpıcılığı" olduğuna inanır, onlardan korkardı. Kur'an "leyse lehû sültânün" (onun hiçbir gücü/otoritesi yoktur) fermanıyla; o mitolojik karanlık güçlerin egemenliğini yıkarak şeytanı sadece sinsi ve zayıf bir "ayartıcı/vesveseci" seviyesine indirger ve insanın ontolojik özgürlüğünü (iradesini) şeytanın elinden geri alır.

        Alellezîne (عَلَى ٱلَّذِينَ)

        Kök: a-l-v + l-z-y

        "Üzerine, -e/-a karşı, aleyhine" anlamlarına gelen "alâ" harf-i cerri ile "o kimseler ki, onlar ki" anlamlarına gelen çoğul ism-i mevsulün birleşimidir. "O kimselerin üzerine, şu kişilere karşı (gücü yoktur)" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, "alâ" (üzerine) edatının burada "istilâ ve rükûb" (tepeden inme, ezme, tahakküm etme) eylemini gramatikal olarak resmettiğini belirtir. Şeytan, sıradan bir vesvese verebilir, ancak iman edenlerin "üzerine" (alâ) çıkıp onları zorla ezecek/istila edecek bir "sultana" erişemez.

        Âmenû (ءَامَنُوا۟)

        Kök: e-m-n

        Sözlükte "inanmak, güvenmek, şüphelerden arınıp kalbi tasdik etmek, kendini ilahi otoriteye emanet etmek" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul mazi (geçmiş zaman) fiildir. Ellezîne edatının sıla cümlesidir. "İman eden o kimseler, inananlar (üzerinde)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "e-m-n" kökünün "korku, panik ve yalanın tam zıddı olarak; insanın zihnindeki şüpheyi atıp, sarsılmaz bir hakikate (Tevhide) yaslanarak kalbinin mutlak bir sükûnete ve güvenliğe (emniyete) kavuşması" manasına geldiğini açıklar.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde "iman" kavramını ontolojik bir "sığınak" olarak okur. Cündioğlu'na göre yeryüzü, şeytanın (ve insanın kendi nefsindeki arzuların) ürettiği illüzyonlarla ve şüphe fırtınalarıyla doludur. İman (âmenû), sadece "Allah vardır" demek değil; aklın kendini hakikate sabitlemesi ve o fırtınalara karşı varoluşsal bir emniyet alanı (zırh) inşa etmesidir. Şeytanın otoritesinin (sultanının) bittiği sınır, işte aklın o sarsılmaz "güven" (iman) kalesinin başladığı eşiktir.

        Ve alâ (وَعَلَىٰ)

        Kök: v + a-l-v

        "Ve" bağlacı ile "üzerine, tarafına, -e/-a" anlamlarındaki edatın birleşimidir. İmanın tek başına pasif bir eylem olmadığını, hemen peşinden gelen o aktif ve iradi eyleme (tevekküle) yöneldiğini bağlar.

        Rabbihim (رَبِّهِمْ)

        Kök: r-b-b + h-m

        Sözlükte "sahip, efendi, koruyup gözeten, terbiye eden, mutlak otorite" anlamlarındaki "Rabb" ismi ile "onların" (hüm) zamirinin birleşimidir. "Sadece kendi Rablerine, Rablerinin üzerine" anlamına gelir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid kelamı bağlamında buradaki "Rabb" isminin özel seçimine dikkat çeker. "Rabb" ismi; Allah'ın kulunu koruması, terbiye etmesi ve şefkatle büyütmesi işlevini barındırır. İnsan zayıf bir varlıktır; görünmez bir düşmana (şeytana) karşı tek başına savaşamaz. Ancak insan, kendisini koruyan ve kollayan O Mutlak Otoriteye (Rabbihim) yöneldiğinde, şeytanın gücü o "Rububiyet" (Rabb'in koruma) kalkanına çarpıp parçalanır.

        Yetevekkelûn (يَتَوَكَّلُونَ)

        Kök: v-k-l

        Sözlükte "vekil kılmak, işini başkasına havale etmek, dayanmak, güvenmek, teslim olmak" anlamlarındaki "v-k-l" kökünden tefa'ul babında türeyen çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Tevekkül ederler, dayanıp güvenirler" anlamına gelir ve ayeti o sarsılmaz psikolojik zırhla mühürler.

        İbn Fâris, "v-k-l" kökünün "insanın kendi acziyetini bilip, gücünün yetmediği bir işi/tehlikeyi, o işi çözmeye muktedir olan mutlak ve sarsılmaz bir güce (vekile) havale etmesi, sırtını oraya yaslaması" manasına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "tevekkül" kavramının felsefi yanlış anlaşılmasını tahlil eder. Râgıb'a göre tevekkül, insanın hiçbir şey yapmadan tembelce beklemesi (tezellül) değildir. Tefa'ul babı, aktif bir irade gerektirir. İnsan şeytanla (ve nefsiyle) kendi aklıyla ve iradesiyle savaşır; ancak gücünün tükendiği veya aklının karışabildiği o metafizik noktada "nihai gücü" Allah'ın korumasına/vekâletine bırakır. Tevekkül, insanın Allah'ın mutlak gücünü kendi iradesinin arkasına "vekil/destek" olarak atamasıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi ekseninde bu ayetin son fiiline (yetevekkelûn) odaklanır. Kılıç'a göre ayet, insanın dünyadaki en büyük psikolojik silahını deşifre eder. Şeytan (vesvese/kötülük dürtüsü), insana kendi zayıflıklarından, korkularından ve kibirlerinden sızar. Tek başına "ben güçlüyüm" diyen (kibirli) insan, şeytanın (sultanın) karşısında kolayca çöker. Ancak mümin; kibrini kırıp "ben acizim, asıl güç Rabbimindir" diyerek Allah'a yaslandığında (yetevekkelûn); şeytan artık insanla değil, doğrudan doğruya insanın yaslandığı o "Mutlak Otorite" (Allah) ile karşı karşıya kalır. Tevekkül, şeytanın vesvese oklarının kırıldığı, korkunun sıfırlandığı ve insan aklının sarsılmaz bir dengeye (sekînete) kavuştuğu nihai teolojik kalkandır. Şeytan, Allah'a yaslananı deviremez.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X