Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 95. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 95. Ayet

    وَلَا تَشْتَرُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ اِنَّمَا عِنْدَ اللّٰهِ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ teşterû bi’ahdi(A)llâhi śemenen kalîlâ(en)(c) innemâ ‘inda(A)llâhi huve ḣayrun lekum in kuntum ta’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah’a verdiğiniz sözü küçük bir menfaate satmayın! Eğer bilirseniz sizin için Allah katında olan daha hayırlıdır."

      Allah’a verdiğiniz sözü küçük bir menfaate satmayın. Bazıları şöyle demiştir: Allah’ın ahdi, Allah’ın dinidir. Bazıları da Allah’ın onlara verdiği söz olduğunu söylemiştir. Allah’ın ahdinin verdikleri ahit ve yaptıkları yeminler olma ihtimali de vardır. Yani Allah’a verdiğiniz sözü az bir menfaat karşılığında bozmayın.

      Allah katında olan daha hayırlıdır. Çünkü Allah katında olan devamlı ve kalıcı olandır, bu ise yok olan, devam etmeyendir yahut ahdinizi yerine getirmenizin karşılığı olan şey bundan daha hayırlıdır, yani anılan ahde vefa ile size vereceği karşılık başkasından daha hayırlıdır. En doğrusunu Allah bilir.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve lâ teşterû (وَلَا تَشْتَرُوا۟)

        Kök: v + l-a + ş-r-y

        "Ve" bağlacı, nehiy (yasaklama) edatı olan "lâ" ve "satmak, satın almak, değiş tokuş etmek, bir şeyi elden çıkarıp yerine başka bir bedel almak" anlamlarındaki "ş-r-y" kökünden ifti'al babında (iştira) türeyen çoğul muhatap muzari fiilin birleşimidir. "Ve sakın satmayın, değiş tokuş aracı yapmayın, bedel karşılığı elden çıkarmayın" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "ş-r-y" kökünün temelinde "bir nesneyi veya değeri elden çıkarıp, onun karşılığında başka bir bedeli/malı mülkiyetine geçirmek" manasının bulunduğunu açıklar. (Arapçada bu kök hem almak hem de satmak anlamında ezdâd/zıt anlamlı kelimelerdendir, ancak ifti'al kalıbında genellikle bir bedel ödeyerek veya bir değerden vazgeçerek başka bir menfaati elde etmeyi ifade eder).

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "iştira" (satın alma/takas etme) kavramının bedevi ve Mekke toplumundaki ticari terminolojiyle olan sarsılmaz bağını tahlil eder. Izutsu'ya göre Mekke aristokrasisi (Kureyş) tüccar bir toplumdu; dünyayı kâr, zarar, sermaye ve takas kavramlarıyla okuyorlardı. Kur'an, onların en iyi bildikleri bu "ticaret" (ş-r-y) dilini alarak onu muazzam bir teolojik eleştiriye dönüştürür. İnsanın Allah'a verdiği sözü bozup dünyevi bir menfaat elde etmesi, sıradan bir günah değil; ontolojik sermayeyi çöpe atarak mutlak bir "zarara/iflasa" imza atılan korkunç bir felsefi "ticaret/takas" eylemidir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında bu eylemin Kur'ani metaforunu tahlil eder. Râgıb'a göre buradaki iştira (takas) eylemi maddi bir pazar yerinde geçmez. Müşriklerin (veya yeminini bozanların) pazara sürdükleri mal kendi "dinleri, ahlakları ve Allah'a verdikleri sözdür". Karşılığında aldıkları/tercih ettikleri (iştira ettikleri) bedel ise dünyanın geçici siyasi veya ekonomik menfaatidir. Bu, aklın ve vicdanın iflas ettiği bir takastır.

        Bi ahdillâhi (بِعَهْدِ ٱللَّهِ)

        Kök: b + a-h-d + e-l-h

        "İle, mukabilinde, karşılığında" anlamlarındaki (bedel/takas bildiren) "bâ" (bi) harf-i cerri ile "söz, antlaşma, sorumluluk, yemin" anlamlarına gelen "ahd" kelimesi ve kâinatın Yaratıcısının özel ismi olan "Allah" lafza-i celâlinin birleşimidir. Teşterû fiilinin mef'ulü (neyin elden çıkarıldığını belirten nesne) olarak "Allah'ın ahdi karşılığında, Allah'a verdiğiniz sözü pazara sürerek" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "a-h-d" kökünün "bir şeyi ardı ardına korumak, gözetmek, zamanın geçmesiyle unutulmasına ve değerini yitirmesine izin vermeyip onu sıkı sıkıya muhafaza etmek" manasına geldiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid ve ahlak felsefesi bağlamında buradaki "Allah'ın ahdi" (Ahdullah) kurgusunun ciddiyetine dikkat çeker. Yemin eden veya Allah'ı şahit tutarak bir anlaşma yapan insan, artık o sözleşmeyi kendi kişisel malı olmaktan çıkarmış ve onu Allah'ın korumasına/hukukuna (Ahdullah'a) devretmiştir. O ahdi dünyevi bir kâr için bozmak (takas etmek); doğrudan doğruya Allah'ın hukukunu piyasa nesnesi yapmaya cüret etmektir.

        Semenen (ثَمَنًا)

        Kök: s-m-n

        Sözlükte "bedel, fiyat, değer, bir malın karşılığı olan paha" anlamlarına gelen isimdir. Teşterû fiilinin ikinci nesnesi (ne satın alındığını belirten mef'ul) olarak mansub okunur. "Bir bedel, bir fiyat (satın almayın/elde etmeyin)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "s-m-n" kökünün "bir malın satımında onun karşılığı olarak biçilen, o malın değerini ölçmeye yarayan maddi karşılık" manasına geldiğini açıklar.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ve değer yargıları (aksiyoloji) ekseninde "semen" kavramının ontolojik krizini tahlil eder. Cündioğlu'na göre modern ve antik insan aklı, her şeyin bir "fiyatı" (semen) olduğuna inanır ve her şeyi pazarlanabilir bir meta olarak görür. Ancak Kur'an, Allah'a verilen sözün (ahdin) ve ahlakın mutlak ve "paha biçilemez" (aşkın) bir değer olduğunu ilan eder. Paha biçilemez bir hakikati (ahdi), üzerinde rakam yazan dünyevi bir fiyata (semen) indirgemek, insanın kendi varoluşsal onurunu metalaştırması (eşyalaştırması) ve ruhunu satılığa çıkarmasıdır.

        Kalîlen (قَلِيلًا)

        Kök: k-l-l

        Sözlükte "az, değersiz, önemsiz, küçük, mikdarı yetersiz" anlamlarındaki kökten türeyen ism-i fâil/sıfattır. Semenen kelimesini niteleyerek "Az bir bedel, değersiz bir paha (karşılığında)" anlamını oluşturur.

        İbn Fâris, "k-l-l" kökünün "kesretin (çokluğun/zenginliğin) tam zıddı olarak; nicelik ve nitelik bakımından eksik olan, insana yetmeyen ve çabucak tükenen değersizlik" manasına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke ve Medine dönemlerindeki siyasi ittifaklar ekseninde bu "azlık" (kalîlen) nitelemesinin içerdiği o dondurucu ilahi ironiye odaklanır. Öztürk'e göre müşrikler veya yemin bozan kabileler (önceki ayetteki 'erbâ' kavramında olduğu gibi); daha güçlü bir kabileyle anlaştıklarında elde edecekleri o ganimeti, siyasi gücü veya devasa ticari kârı kendi gözlerinde "çok büyük ve reddedilemez bir servet" olarak görüyorlardı. Kur'an, bütün dünyevi krallıkları, altınları ve elde edilecek tüm siyasi kârları üst üste koysanız bile, o sonsuz ahiretin ve Allah'ın rızasının (ahdin) karşısında bunların tamamının iğrenç derecede "az, kıt ve değersiz" (kalîlen) bir çer çöp olduğunu felsefi bir tokat gibi suratlarına çarpar. Ahireti verip dünyayı almak, matematiğin ve aklın en sefil (en aza tamah eden) iflasıdır.

        İnnemâ (إِنَّمَا)

        Kök: i-n-n + m-a (edat)

        Tekid (kesinlik) edatı "inne" ve onu isim cümlesine bağlayıp sınırlandıran "mâ" edatının (kâffe) birleşimidir. "O halde muhakkak ki ancak, şu kesin ki sadece ve sadece" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, "innemâ" edatının Arap belagatında en güçlü "hasr ve kasr" (sınırlandırma ve tekel altına alma) edatı olduğunu belirtir. Ayetin birinci yarısında reddedilen o dünyevi pazarın ve sahte bedelin ardından; aklın nereye odaklanması gerektiğini ve mutlak kârın "sadece" nerede bulunduğunu gramatikal bir çitle (hasr) çevirerek tayin eder.

        Inde (عِندَ)

        Kök: a-n-d

        Sözlükte "yanında, katında, huzurunda, nezdinde, mülkiyetinde" anlamlarına gelen, mekân veya rütbe/mertebe bildiren zarftır. "Katında, nezdinde olan" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "a-n-d" kökünün "bir şeyin fiziki veya manevi olarak başkasına son derece yakın olması, onun doğrudan doğruya koruması ve himayesi altında bulunması" manasına geldiğini açıklar.

        Angelika Neuwirth, Mekke metinlerindeki "mekânsal ve teolojik topografyayı" incelerken bu zarfın (ınde) kurduğu ufka dikkat çeker. Neuwirth'e göre Kur'an muhatabını; pazar yerlerinin, kabile meclislerinin ve yeryüzünün o aldatıcı yatay düzleminden çıkarıp, dikey (aşkın) bir mekâna; doğrudan doğruya "Allah'ın katına/nezdine" (ındellâh) sabitler. Yeryüzündeki hiçbir hazine, o aşkın (ınde) makamda saklanan değerin muadili olamaz.

        Allâhi (ٱللَّهِ)

        Kök: e-l-h

        Kâinatın mutlak sahibi ve yaratıcısının özel ismidir. Inde zarfının muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak mecrur (esreli) okunur. "Allah'ın katında (olan şey)" anlamını oluşturur.

        Hüve (هُوَ)

        Kök: h-v

        "O" anlamına gelen üçüncü tekil şahıs munfasıl (ayrık) zamirdir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "hüve" zamirinin sıradan bir özne değil, "zamîr-i fasl" (ayırma/vurgu zamiri) işlevi gördüğünü belirtir. Suyuti'ye göre bu zamir, cümlenin mübtedası ile haberinin arasına girerek cümlenin anlamını "Başka hiçbir şey değil, işte O (Allah'ın katında olan), bizzat ve sadece O" diyerek eşsiz bir tekit (pekiştirme) ve tahsis kurgusuna sokar.

        Hayrun (خَيْرٌ)

        Kök: h-y-r

        Sözlükte "iyilik, fayda, üstünlük, daha iyi, en hayırlı" anlamlarına gelen ism-i tafdil (kıyaslama/üstünlük) formunda kelimedir. İnnemâ ile başlayan cümlenin haberidir. "(O) çok daha iyidir, mutlak hayırdır, en üstündür" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "h-y-r" kökünün "şerrin tam zıddı olarak; akıl, fıtrat ve ihtiyaç bakımından herkesin arzuladığı, mutlak fayda ve bereket üreten, kendisinde hiçbir noksanlık bulunmayan üstünlük" manasına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "hayr" kavramının buradaki aksiyolojik (değer felsefesi) boyutunu tahlil eder. Râgıb'a göre yeryüzündeki altın, gümüş veya siyasi güç de insanın gözüne "hayır" (iyi/menfaat) gibi görünür. Ancak Kur'an, yemin bozularak elde edilen o menfaatin (semenen kalîlen) aslında çürümeye mahkûm bir aldanış olduğunu ifşa eder. Gerçek, sarsılmaz, ebedi ve mutlak menfaat (hayrun); sadece ve sadece Allah'ın "katında" (ahirette) insanın onuruyla/sadakatiyle biriktirdiği o kutsal yatırımdır. Gerçek tüccar, faniyi verip ebedi olanı alandır.

        Leküm (لَكُمْ)

        Kök: l + k-m

        "İçin, -e/-a ait" anlamlarındaki "lâm" (le) edatı ile muhatap çoğul (siz) zamirinin birleşimidir. "Sizin için, bizzat sizin istifadeniz ve menfaatiniz için" anlamına gelir. Hayrın yönünü belirleyerek, Allah'ın o ahde (söze) ihtiyacı olmadığını, sözü tutmanın (veya o ebedi ödülün) bizzat insanın "kendi lehine/faydasına" olduğunu gramatikal olarak ilan eder.

        İn (إِن)

        Kök: i-n (edat)

        "Eğer, şayet" anlamlarına gelen, bir eylemi ve sonucu bir koşula bağlayan şart edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, bu "in" (şart) edatının cümlenin sonuna saklanmasının, Arap belagatında muhatabın zihnindeki o "bilgi kibrine" yönelik sarsıcı bir teessüf ve iğneleme (istifham zımnında uyarı) işlevi gördüğünü belirtir. "Bütün bu menfaat denklemi çok açık, ama ancak bunu idrak edebilecek bir şuurunuz varsa..." diyerek topu muhatabın idrak kapasitesine atar.

        Küntüm (كُنتُمْ)

        Kök: k-v-n + t-m

        "Siz (şöyle) iseniz, (şöyle) olduysanız" anlamlarına gelen "k-v-n" (kâne) nakıs fiilinin muhatap çoğul (geçmiş zaman) çekimidir. Şart edatından dolayı muzari (geniş/şimdiki zaman) anlamı kazanır.

        Ta'lemûn (تَعْلَمُونَ)

        Kök: a-l-m

        Sözlükte "bilmek, idrak etmek, gerçeği kavramak, cahillikten kurtulup hakikatin özüne nüfuz etmek" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul muhatap muzari fiildir. İn küntüm kurgusuyla birleşerek "Eğer biliyorsanız, şayet gerçeği idrak edebilecek (bir aklınız) varsa" anlamına gelir ve ayeti o ağır felsefi/epistemolojik fatura ile mühürler.

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "nesnenin veya hakikatin yüzeysel görüntüsünü aşarak, onun künhüne (özüne) nüfuz edip, onu cehaletten ve geçici illüzyonlardan ayıracak kesin bir bilgiye sahip olmak" manasına geldiğini açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal trajedisi ve epistemolojik (bilgisel) körlüğü ekseninde bu kapanış cümlesinin (in küntüm ta'lemûn) içerdiği acı gerçeği tahlil eder. Kılıç'a göre insan, dünyada üç kuruşluk menfaati için (semenen kalîlen) şerefini, dinini veya yeminini sattığında kendisini çok "akıllı, bilgili ve kurnaz bir tüccar" sanır. Hâlbuki o kurnazlık, mutlak bir bilgisizliğin (cehaletin) ta kendisidir. Kur'an ayetin sonunda "şayet biliyorsanız" (ta'lemûn) diyerek; dünyevi çıkarları sonsuz ahiret lütuflarına (Allah'ın katındakine) tercih eden insanın aslında evrenin o en basit matematiğini (fani ile baki arasındaki farkı) bile "bilemeyecek" kadar aptallaştığını, felsefi bir körlüğe (idraksizliğe) düştüğünü sarsılmaz bir iğnelemeyle ilan eder. Ahlakı satmak, aklın ölmesidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X