Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 93. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 93. Ayet

    وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَلَتُسْـَٔلُنَّ عَمَّا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velev şâa(A)llâhu lece’alekum ummeten vâhideten velâkin yudillu men yeşâu veyehdî men yeşâ/(u)(c) veletus-elunne ‘ammâ kuntum ta’melûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Eğer Allah isteseydi hepinizi elbette ki bir tek inanç topluluğu ya­pardı. Ama O, dilediğinin yoldan çıkmasına imkân verir, dilediğini de doğru yola iletir. Yapmakta olduklarınızdan dolayı kesinlikle sorgulanacaksınız."

      Eğer Allah isteseydi hepinizi elbette ki bir tek inanç topluluğu yapardı. Hasan-ı Basrî Allah dileseydi meâlindeki beyan hakkında şunu demiştir: Buradaki dilemek zorlamak ve mecbur etmektir. Yani Allah dileseydi onları iman etmeye zorlar ve onlara galip gelir de hepsi iman ederlerdi. Bu düşünce yanlıştır. Baskı ve zorlama ile iman meydana gelmez. Çünkü baskı ve cebir altındaki kulun yaptığı işte kendi dahli olmaz, dolayısıyla Hasan-ı Basrî’nin yorumu bâtıl geçersizdir. Zira bu durumda imanın ortaya çıkması mümkün değildir. Ebû Bekir el-Esam bu âyetin yorumu şöyledir demiştir: Allah dileseydi onlar için bir mûcize indirirdi de o mûcizeye dayanarak iman ederlerdi. Tıpkı şu İlâhî beyanda buyurulduğu gibi: “Biz istesek onlara gökten bir mûcize indiririz de derhal ona boyun eğerler”. Allah, şayet bir mûcize indirse, ona boyun eğeceklerini haber verdi. Fakat bize göre bunun mânası şudur: Onlar mûcizeye inanıp boyun eğecek değillerdir, fakat O’nun bunu dilemesiyle boyun eğerler. Dikseler de yahut istemeseler de, mûcizenin onları imana sevketmesine ihtimal yoktur. Görmez misin ki onlar haşir günü mûcizeleri görünce yalan konuşurlar. Şu beyanda belirtildiği üzere: “Sonra da Allah’a ortak koşanlara ‘Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız?’ diyeceğiz. Sonra onların mazeretleri ‘Rabbimiz Allah’a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık’ demekten başka bir şey olmadı”. Burada yüce Allah, mûcizeleri gördükleri halde yalan söylediklerini haber vermiştir. AUah’ın dünyada onlara indirdiği âyet, kıyâmet gününde görecekleri âyetten daha büyük değildir. Hem âhirette mûcizeyi görmek onlarm yalan konuşmalarmı engellemedi. Bu durum gösteriyor ki; mûcize onları imana sevkediyor, inanmaya zorluyor değildir. Fakat Allah dileseydi kendi tercihleri ile iman ederlerdi, dolayısıyla onun yaptığı yorum yanlış olur.

      Hem bize göre bu âyetin iki şekilde yorumlanması da muhtemeldir: Birincisi: Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Kendilerine verdiği mûcizenin zâhirine bakarak kesinlikle iman ederlerdi. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı”. İnsanları küfre teşvik eden sebeplerle hepsi kâfir olmasaydı Allah Teâlâ kâfirlerin tavanları ve merdivenlerini gümüşten yapardı. Eğer Allah bunu müslümanlar hakkında aynen yapsa ve onlarm ellerinde olsa, yine hepsi iman ederlerdi. Çünkü bunun kâfirlerin ellerinde olmasına ihtimal yoktur. Müslümanlar hakkında bu imkân aynen söz konusu olunca ve ellerinde ortaya çıkınca bu kâfirleri, küfrü terkedip İslâm’a girmeye sevketmez.

      îkinci yorum şudur: Allah dileseydi lütfuyla insanları tek bir ümmet yapardı ve onlarndan her birinin kalbini İslâm’a açardı, insanlar da bu lütfü kalplerine kimin koyduğunu bilmeden bunu yapardı. Allah’ın düşmanı olan şeytana vesvese verme imkân verip, o da davet edenin yahut kalplerine bırakanın kim olduğunu bilmeden insanların kalbine vesvese vermesi gibi bir yolla bunu yapardı. Görmez misin ki, İblis (aleyhillâne) Âdem’e (a.s.) vesvese verince, Rabb’inin yasakladığı ağacın meyvesinden yedi. Eğer vesvese verenin İblis olduğunu bilseydi onun dediğini yapmazdı. Bunun gibi, Allah meleklere iman edenlerin kalplerini sebat ettirmez ve kalplerine bazı şeyleri bırakıp ilham etmeye imkân vermezdi. Buna şu beyanda temas edilmiştir: “O sırada Rabb’in meleklere şunu vahyediyordu: Şüphesiz ben sizinle beraberim, iman edenlerin sebatlarını pekiştirin“. Herhangi bir kimsenin kendilerini buna çağırdığını bilmeden yahut kimin kalplerine bıraktığmı bilmeksizin demektir. Düşmanına (şeytana) ve meleklerine, sözünü ettiğimiz bu imkânı veren Allah, kimin yaptığını bilmeksizin, insanların kalplerini îslâm’a açma ve onları buna çağırma imkânına sahiptir.

      Ama O, dilediğinin yoldan çıkmasına imkân verir, dilediğini de doğru yola iletir. Hasan-ı Basrî’nin söylediğine göre bu âyet “hükmetmek anlamındadır’’. Ebû Bekir el-Esam bu âyet hakkında şöyle demiştir: Yasak koyduğu kimseyi koyduğu yasak sebebiyle saptırır, verdiği emirle de hidâyete erdirir. Fakat bu görüş yanlıştır. Çünkü Allah yasaklama sebebiyle saptırıcı, emretmek yoluyla da hidâyete erdirseydi, nebi ve resûllerin hakkında da saptırıcı olması gerekirdi. Çünkü Allah onlara da yasaklar koydu, dolayısıyla onları da saptırmış olurdu.

      Eğer denilirse ki: Sözünü ettiğin durum gerçekleşmedi, çünkü peygamberler günah işlememişlerdir.

      Buna şöyle cevap verilir: Günah işlemek onların fiilidir. Sapmanın peygamberlerin fiilleri sebebiyle olmasına ihtimal yoktur. Dolayısıyla sözü edilen itirazın yanlış olduğuna işaret eder. İtiraz edenlerin görüşüne göre nehiyle asi ve saptırıcı olur. Bize göre Dilediğini saptırır meâlindeki beyanın anlamı şudur: Yani insanların sapma fiilini yaratır yahut hidâyet karşısında sapıklığı tercih edeceğini bildiği kimseleri saptırıp onlara yardım etmez.

      Yapmakta olduklarınızdan dolayı kesinlikle sorgulanacaksınız. Âyetin anlamı açık olup yoruma ihtiyacı yoktur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve lev (وَلَوْ)

        Kök: v + l-v (edat)

        "Ve" bağlacı ile imkânsızlık, varsayım veya geçmişe dönük gerçekleşmemiş bir şartı ifade eden "lev" (eğer, şayet, farz edelim ki) edatının birleşimidir. "Ve eğer, şayet (öyle olsaydı)" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "lev" edatının "harf-i imtinâ' li-imtinâ'" (şartın gerçekleşmemesi sebebiyle sonucun da gerçekleşmediğini bildiren edat) olduğunu belirtir. Suyuti'ye göre bu edat, cüzi iradenin ve yeryüzündeki ihtilafların tesadüf olmadığını; Allah'ın evreni tek tipleştirmeye "kudreti yettiği halde", iradi olarak bunu tercih etmediğini (imtinâ) gramatikal bir kesinlikle felsefi bir zemine oturtur.

        Şâallâhu (شَآءَ ٱللَّهُ)

        Kök: ş-y-e + e-l-h

        Sözlükte "dilemek, istemek, var etmeyi kurgulamak" anlamlarındaki "ş-y-e" kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) fiil ile kâinatın mutlak faili "Allah" lafza-i celâlinin birleşimidir. "Allah dileseydi, Allah (bunu) irade etseydi" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "ş-y-e" kökünün "bir şeyin özünü/varlığını meydana getirmek üzere kasti bir yönelimde bulunmak" manasına geldiğini açıklar. Eşyaya (şey) bu ismin verilmesi de Allah'ın meşietiyle (dilemesiyle) varlık sahasına çıkmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "meşiet" (dileme) ile "irade" arasındaki ince ontolojik farkı tahlil eder. Râgıb'a göre irade bazen gerçekleşmeyebilir, ancak Allah'ın "meşieti" (şâe) mutlak surette eyleme/varlığa dönüşen yaratıcı bir kudrettir. Ayetteki "Allah dileseydi" ifadesi, insanın farklılıklarının ve inanç ayrılıklarının ilahi kudretin bir zafiyeti/eksikliği değil, bizzat O'nun "böyle olmasını dilemesinin" (külli meşietinin) bir sonucu olduğunu ilan eder.

        Le cealeküm (لَجَعَلَكُمْ)

        Kök: l + c-a-l + k-m

        Tekit (pekiştirme) ve "lev" şartının cevabını bağlayan "lâm" edatı, "kılmak, yapmak, bir şeye form kazandırmak" anlamlarındaki "c-a-l" kökünden türeyen mazi fiil ve "sizi" (küm) zamirinin birleşimidir. "Elbette sizi (şöyle) kılardı, muhakkak sizi yapardı" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "c-a-l" kökünün "yoktan var etmekten ziyade, var edilen bir kitleye/nesneye yeni bir statü, düzen veya fonksiyon atamak" manasına geldiğini belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, "lev" (şayet) edatının ardından gelen bu fiilin başındaki "lâm" (le) harfinin, "Mutlaka yapardı, buna gücü kesinlikle yeterdi" şeklinde ilahi otoriteyi ve kudretin sınırlarını tekit eden (pekiştiren) bir "râbıta" işlevi gördüğünü açıklar.

        Ümmeten (أُمَّةً)

        Kök: e-m-m

        Sözlükte "bir öndere uyan topluluk, millet, tek bir inanç ve yön etrafında birleşmiş kitle" anlamlarına gelen isimdir. Cealeküm fiilinin ikinci mef'ulü (nesnesi) olarak mansub okunur. "Bir ümmet, bir topluluk (kılardı)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "e-m-m" kökünün "bir hedefe (kıbleye/merkeze) yönelmek, birini mutlak önder edinmek ve bir ana kaynak etrafında hiçbir ayrılık/çatlak olmaksızın toplanmak" manasına geldiğini belirtir.

        Vâhıdeten (وَٰحِدَةً)

        Kök: v-h-d

        Sözlükte "bir, tek, eşsiz, bölünmez, parçalanmaz" anlamlarındaki ism-i fâil/sıfattır. Ümmeten kelimesini niteleyerek "Tek ve bölünmez bir ümmet, (inançta/hedefte) tek tip bir topluluk" anlamını oluşturur.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde "ümmeten vâhıdeten" (tek bir ümmet) tasvirinin ontolojik imkânsızlığını ve ilahi kurguyu tahlil eder. Cündioğlu'na göre melekler veya cansız doğa iradesiz oldukları için "tek bir ümmettir" (sadece itaat ederler). Ancak Allah, insanı meleklerden ayırarak ona "akıl, irade ve seçme hürriyeti" vermiştir. İradesi olan varlıkların felsefi ve teolojik olarak "tek tip" (vâhıdeten) kalması doğalarına aykırıdır. Eğer Allah herkesi zorla Müslüman (tek bir ümmet) yapsaydı, insanın iradesinin, aklının ve yeryüzündeki imtihanın hiçbir felsefi/ontolojik anlamı kalmazdı. İhtilaf (farklılık), insanın hürriyetinin bedelidir.

        Ve lâkin (وَلَٰكِن)

        Kök: v + l-k-n (edat)

        "Ve" bağlacı ile "fakat, lakin, ancak, ama" anlamlarına gelen istidrâk (düzeltme/yön değiştirme) edatının birleşimidir. "Fakat, lakin durum öyle değildir" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, "lâkin" edatının burada "istidrâk" (önceki cümlenin zıddına bir hüküm kurma) işlevi gördüğünü belirtir. Yani: "Allah sizi tek bir ümmet yapabilirdi; ancak (lâkin) ilahi hikmet ve imtihan yasası bunun tam tersini, yani iradelerin serbest bırakılmasını gerektirdi" diyerek felsefi bir makas değişikliği yapar.

        Yüdıllu (يُضِلُّ)

        Kök: d-l-l

        Sözlükte "yoldan saptırmak, kaybetmek, şaşırtmak, hakikatten uzaklaştırmak" anlamlarındaki kökten if'al babında (idlâl) türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Saptırır, (kendi tercihiyle yoldan çıkanı) sapkınlıkta bırakır" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "d-l-l" kökünün "hüdâ'nın (doğru yolun/hedefin) ve istikametin tam zıddı olarak; hedeften şaşmak, pusulayı yitirmek ve karanlıkta kaybolmak" manasına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "idlâl" (saptırma) fiilinin Allah'a isnat edilmesinin kelami boyutunu tahlil eder. Râgıb'a göre Allah durduk yere, masum bir insanı zorla yoldan çıkarmaz. Buradaki "yüdıllu" eylemi; insanın kendi kibriyle, inatla ve hür iradesiyle kötülüğü (şirki) tercih etmesi üzerine, Allah'ın o kulu "kendi karanlık tercihiyle baş başa bırakması, ondan ilahi desteği çekmesi ve sapkınlığını onaylamasıdır". İlahi saptırma, kulun cüzi iradesinin sonucudur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelam tarihindeki Cebriye (insanın iradesi yoktur) ve Mutezile (insan eyleminin mutlak yaratıcısıdır) ekolleri arasındaki çatışmayı bu fiil ekseninde değerlendirir. Öztürk'e göre Kur'an burada ne mutlak bir cebir (zorlama) ne de Allah'tan bağımsız bir insan iradesi kurgular. Saptıran (yüdıllu) fail olarak Allah'tır; çünkü evrendeki her eylemi/yasayı yaratan (halk eden) O'dur. Ancak o sapkınlığın faturasını kesen (sebebini üreten) "kulun kendi ahlaki çöküşüdür". Sapkınlık (dalalet) ilahi bir laboratuvar yasası gibi işler: Kul fitili ateşler, Allah yasayı işletip sonucu yaratır.

        Men (مَن)

        Kök: m-n (edat)

        "Kimseyi, o kişiyi ki, her kim ki" anlamlarına gelen ism-i mevsul (ilgi zamiri) ve şart edatıdır. Yüdıllu fiilinin mef'ulüdür. "(Şu) kimseyi saptırır" anlamına gelir.

        Yeşâu (يَشَآءُ)

        Kök: ş-y-e

        Sözlükte "diler, ister, kurgular" anlamlarındaki kökten türeyen muzari fiildir. "Dilediği (kimseyi)" anlamına gelir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal serüveni ekseninde "men yeşâu" (dilediği kimseyi / dileyen kimseyi) kurgusundaki o muazzam çift yönlü anlama (müşterek lafız) dikkat çeker. Kılıç'a göre bu cümlenin iki doğru okuması vardır: 1. "Allah, (ilahi hikmetine uygun olarak saptırmayı) dilediği kimseyi saptırır." 2. "Allah, (kendi özgür iradesiyle sapkınlığı) dileyen kimseyi saptırır." Her iki okuma da Tevhid ve imtihan gerçeğiyle kusursuzca örtüşür. İnsan sapmayı diler, Allah da kendi adaleti/meşieti gereği o dileği eyleme dönüştürür.

        Ve yehdî (وَيَهْدِى)

        Kök: v + h-d-y

        "Ve" bağlacı ile "yol göstermek, doğruya iletmek, rehberlik etmek, hidayet vermek" anlamlarındaki kökten türeyen muzari fiildir. Yüdıllu fiilinin ontolojik ve teolojik zıddıdır. "Ve hidayete erdirir, doğru yola iletir" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "h-d-y" kökünün "karanlıkta, çölde veya denizde yönünü kaybetmiş birine pusula olmak, onu hedefe sağ salim ulaştırmak için öne düşmek" manasına geldiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "dalâlet" (sapkınlık) ve "hidâyet" kavramlarının oluşturduğu o sarsılmaz zıtlığı inceler. Izutsu'ya göre hidayet (yehdî), insanın pasif bir şekilde aydınlanması değil; yeryüzü çölünde (dalalet ihtimalinin her an olduğu bir arenada) ilahi vahyi (Kur'an'ı) kendisine kılavuz edinerek, iradesini o kılavuza teslim eden akla Allah'ın sunduğu "ontolojik bir ışıktır".

        Men (مَن)

        Kök: m-n (edat)

        "Kimseyi, o kişiyi ki" anlamlarına gelen ism-i mevsuldür. Yehdî fiilinin mef'ulüdür.

        Yeşâu (يَشَآءُ)

        Kök: ş-y-e

        "Diler, ister" anlamına gelen muzari fiildir. "Dilediği (kimseyi) / Dileyen (kimseyi)" anlamına gelir. Hidayet yasasının da aynı irade/meşiet süzgecinden geçtiğini mühürler.

        Ve le tüs'elünne (وَلَتُسْـَٔلُنَّ)

        Kök: v + l + s-e-l + n-n

        "Ve" bağlacı, pekiştirme ve yemin bildiren "lâm" (le), "sormak, hesaba çekmek, sorgulamak" anlamlarındaki "s-e-l" kökünden türeyen meçhul (edilgen) çoğul muhatap muzari fiil ve cümlenin sonundaki ağır tekit nûnu (şeddeli nûn)'nun birleşimidir. "Ve andolsun ki, mutlaka ama mutlaka sorguya çekileceksiniz!" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "s-e-l" kökünün "gizli olanı, arka planı veya mahiyeti ortaya çıkarmak için yöneltilen şiddetli, ısrarlı ve derinlemesine talep/sorgu" manasına geldiğini açıklar.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin dizilişinde başındaki "lâm" (kasem/yemin lâmı) ve sonundaki "şeddeli nûn" (nûn-u müşeddede) harflerinin aynı eylemde buluşmasının, Arap belagatında idraki sarsan en yüksek "tehdit, uyarı ve mutlaklık" (vücûb) kurgusunu inşa ettiğini belirtir. Ahiretteki hesaplaşmanın, "İrademiz yoktu, bizi saptırdın" şeklindeki felsefi kaçamaklarla atlatılamayacak kadar kesin olduğunu gramatikal olarak ilan eder.

        Ammâ (عَمَّا)

        Kök: a-n + m-a

        "-Den/-dan, hakkında, dair" anlamlarındaki "an" harf-i cerri ile "o şeyler ki, -dığınız şeylerden" anlamlarındaki ism-i mevsulün (mâ) idgamla (kaynaşarak) birleşmiş halidir. Sorgunun içeriğini başlatır: "Şu hususlardan ki, o (yaptığınız) şeylerden dolayı" anlamına gelir.

        Küntüm (كُنتُمْ)

        Kök: k-v-n + t-m

        "Siz (şöyle) idiniz, oldunuz" anlamlarına gelen nakıs fiilin muhatap çoğul (geçmiş zaman) çekimidir. Mâ edatının sıla (açıklama) cümlesini başlatır.

        Celaleddin el-Suyuti, "kâne" (küntüm) nakıs fiilinin kendisinden sonra gelen muzari fiille (ta'melûn) birleştiğinde (mâzî-i istimrârî / sürekli geçmiş zaman) kurgusu yarattığını; hesabın sadece bir anlık günahlardan değil, "dünyada bir alışkanlık, ahlak ve karakter olarak sürekli yapageldikleri" eylemlerden sorulacağını gramatikal olarak perçinlediğini belirtir.

        Ta'melûn (تَعْمَلُونَ)

        Kök: a-m-l

        Sözlükte "yapmak, işlemek, eylemde bulunmak, şuurlu bir faaliyette bulunmak" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul muhatap muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "İşliyordunuz, sürekli yapıyordunuz" anlamına gelir ve ayeti o dondurucu sorumluluk mührüyle noktalar.

        İbn Fâris, "a-m-l" kökünün "zihindeki bir kurgunun, iradenin ve kastın doğrudan doğruya fiziksel, planlı ve sürekli bir işe/faaliyete dönüşmesi" manasına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "amel" ile "fiil" eylemleri arasındaki o can alıcı felsefi/psikolojik farkı tahlil eder. Râgıb'a göre "fiil", rüzgarın esmesi veya insanın refleksle gözünü kırpması gibi şuursuz da olabilen her türlü harekettir. Ancak "amel"; doğrudan doğruya insanın aklıyla, niyetiyle ve özgür iradesiyle (şuurla) seçip kasten yaptığı bir iştir. Allah insana reflekslerinden (fiil) değil, kasten seçtiği kötülükten veya iyilikten (amelden) hesap soracaktır.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde ayetin başı ile sonu arasındaki o muazzam diyalektiği tahlil eder. Cündioğlu'na göre ayetin başında "Allah dileseydi sizi tek ümmet yapardı ama dileyeni saptırır/iletir" (yüdıllu/yehdî) denilerek insana kader/cebir gibi gelen bir illüzyon yaratılmıştı. Ancak ayetin sonu, "Sorguya çekileceksiniz: Kendi yaptıklarınızdan (ta'melûn)!" diyerek, o cebir illüzyonunu bir balyoz gibi parçalar. Mademki insan kendi amellerinden mutlak bir hesap verecektir (tüs'elünne); o halde insanın yeryüzündeki eylemleri Allah'ın zorla kurguladığı bir tiyatro değil, doğrudan doğruya insanın hür iradesinin (hürriyetinin) ve ahlaki sorumluluğunun ürünüdür. Hürriyet yoksa, sorumluluk (hesap/sual) ontolojik bir zulüm olur. Bu ayet, insanın irade sahibi bir fâil olduğunun mutlak belgesidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X