وَاَوْفُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ اِذَا عَاهَدْتُمْ وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ بَعْدَ تَوْك۪يدِهَا وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللّٰهَ عَلَيْكُمْ كَف۪يلاًۜ اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 91. Ayet
Daralt
X
-
"Antlaşma yaptığınız zaman Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin; Allah’ı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın. Unutmayın ki yaptıklarınızı Allah bilmektedir.”
Antlaşma yaptığınız zaman Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin; Allah’ı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın. Bu beyan, bazı kimselerin bazılarına verdiği sözlerde durmalarmı Allah’m emretmesi anlamına gelmesi muhtemeldir. Allah kullarma, verdikleri sözün gereğini yerine getirmelerini emretti, verilen sözü bozmayı da yasakladı. Birbirlerine verdikleri sözlerde durmasalar da Allah’a verdikleri sözlerde durmaları lazım gelir. Fakat Allah söz verince sözde durmalarını emredip ahitlerini bozmayı yasakladı. Çünkü verdikleri sözlerde durmayı terketmek ve bunun üzerine ileri sürdükleri şartı bozmak, anlaşma yapmadıkları sözlerde durmamaktan daha çirkin ve daha kötüdür, tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Allah’m üzerinizdeki nimetini, sizden aldığı sağlam ahdini hatırlayın; o zaman, “Duyduk ve kabul ettik” demiştiniz. Allah’tan korkun; şüphesiz Allah kalplerin içindekini bilmektedir”. İşittik ve itaat ettik dedikten sonra kulların verdikleri sözde durmayı terketmesi ve verilen ahdi bozması, daha önce geçen bir ahit ve şart ileri sürme olmadan verilen sözü bozmaktan daha ürkütücü ve daha çirkin bir iştir. En doğrusunu Allah bilir ya, vâdetmeseler de sözde durmak gerekli olsa da söz verilince sözde durmayı, Allah’ın emretmesinin mânası işte budur. Çünkü Allah insanları hikmeti ve sınanmayı kabul edecek şekilde yaptı ve bünyeleri ile yaratılışlarını, bunları yerine getirebilecek kabiliyette yarattı. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler”. Yani onları da bünyelerini de ben yarattım. Yani Allah bu şeylerin yaratılışları ile bünyelerini o yükü yüklenecek şekilde yaratmadı, o yükü insan yüklendi. Yani insanı ve bünyesini bu yükü yüklenebilecek ve yerine getirebilecek kabiliyette yarattı.
Yüce Allah’m, söz verince sözün yerine getirilmesini emrettiği ahitlerin kulların yaptıkları yeminler olma ihtimali de vardır. Çünkü Allah bu konu hakkında şöyle buyurdu: Kuvvetlendirdikten sonra yeminleri bozmayın. Allah Teâlâ yeminlerden söz edip onları bozmayı yasakladı. Ayrıca bunun, yemin yapınca onu bozduğu zaman kişinin günahkâr olacağı yeminleri bozmayı yasaklaması anlamma gelmesi de muhtemeldir. Çünkü Allah bu tür yeminleri bozmayı yasaklamıştır, eğer akdettiği yemin sebebiyle günahkâr olsaydı onu bozmayı yasaklamazdı. Çünkü yemin edince onu bozduğu için kişinin günahkâr olacağı bildirilmiş ve yerine getirilmesi, korunması emredilmeyen yeminleri bozmak zaten emredilmiştir. Üstelik o âyette kuvvetledirdikten sonra meâlindeki ifade zikredilmiş ve yerine getirilmesinde günah söz konusu değilse, kişi de eğer bunu kuvvetlendirmemişse bu yemini bozmaya cevaz verilmemiştir. Fakat kuvvetlendirmeyi belirtmesinin sebebi, kuvvetlendirdikten sonra onu bozmanın, kuvvetlendirmeden bozmaktan daha çirkin ve daha kötü olmasıdır. Belirttiğimiz gibi, sözleşme yaptıktan sonra ahitleri bozmakta çirkinlik ve ölçüyü aşmak vardır.
Bazıları kuvvetlendirdikten sonra meâlindeki beyanını Allah adına yemin etmeleri anlamına geldiğini söylemişlerdir. Çünkü Arap müşrikleri büyük ve önemli olmayan işler için yemin etmezlerdi, işte bu da onların en son yeminleridir. Bu sebeple yorum yapan bazı âlimler: “Kendilerine bir mûcize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler” meâlindeki âyet hakkında şöyle demişlerdir: “kuvvetle yemin”, onların Allah’a yemin etmeleridir.
Allah’ı kendinize kefil tutarak. Denildi ki: Müşrikler kendi aralarında, Allah’ı kendileri hakkında kefil tutma konusunda yemin ediyorlardı. Yine denildi ki: Kefil, şahitlik eden, koruyan demektir. Böylece malları ve canları korumak için kefil olduğu nesnelerden sorumlu tutulur.
Allah yapacaklarınızı biliyor. Verdiğiniz sözde duracağınızı da, verdiğiniz sözü bozacağınızı da bilir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve evfû (وَأَوْفُوا۟)
Kök: v + v-f-y
"Ve" bağlacı ile "sözünü tam olarak yerine getirmek, eksiksiz ödemek, sözünde durmak, tamamlamak" anlamlarındaki "v-f-y" kökünden if'al babında (îfâ) türeyen çoğul muhatap emir fiilidir. "Ve yerine getirin, eksiksiz olarak tamamlayın" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "v-f-y" kökünün temelinde "bir şeyin, kendisinde zerre kadar bir eksiklik (noksanlık) kalmaksızın, kendi miktarını/hakkını bütünüyle doldurması ve kemale ermesi" manasının bulunduğunu açıklar. Sözün "vefası" (îfâsı), sadece niyet etmek değil, o sözün eyleme dökülerek eksiksizce tamamlanmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "vefâ" ve "îfâ" kavramlarının ahlaki derinliğini tahlil eder. Râgıb'a göre "vefâ", insanın verdiği sözü veya üstlendiği borcu, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin ilk günkü hassasiyetiyle muhafaza edip "eksiksizce yerine getirmesidir". Bu fiil, önceki ayette (90. ayet) geçen adaletin ve ihsanın toplumsal hayattaki en somut (pratik) uygulama alanını başlatır.
Bi ahdillâhi (بِعَهْدِ ٱللَّهِ)
Kök: b + a-h-d + e-l-h
"İle, -e/-a" anlamlarındaki "bâ" (bi) harf-i cerri ile "sözleşme, yemin, antlaşma, sorumluluk, emir, koruma" anlamlarına gelen "ahd" kelimesi ve kâinatın Yaratıcısının özel ismi olan "Allah" lafza-i celâlinin birleşimidir. Evfû fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak "Allah'ın ahdini, Allah adına verdiğiniz sözü" anlamına gelir.
İbn Fâris, "a-h-d" kökünün "bir şeyi ardı ardına korumak, gözetmek, zamanın geçmesiyle unutulmasına izin vermeyip onu sıkı sıkıya muhafaza etmek" manasına geldiğini belirtir. Ahd, unutulmaması gereken bağdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "ahd" (sözleşme) kavramının bedevi Arap toplumu (Cahiliye) ile Kur'an teolojisi arasındaki o devasa kaymasını (farkını) inceler. Izutsu'ya göre, göçebe bedeviler için hayatta kalmanın tek yolu kabileler arası yatay bir sözleşme olan "hilf/ahd" sistemiydi. Bu sözleşmeyi bozan, çölün ortasında ölüme terk edilirdi. Kur'an, bedevinin zihnindeki bu hayati "sözleşme" refleksini alır ve onu yatay (insan-insan) düzlemden dikey (insan-Allah) düzleme taşıyarak "Ahdullah" (Allah'ın ahdi) kavramını inşa eder. İnsanın sözü, artık sadece diğer insanlara karşı değil, doğrudan doğruya "Allah'a karşı" verilmiş kozmik bir taahhüttür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid ve ahlak felsefesi bağlamında "Ahdullah" (Allah'ın ahdi) tamlamasının kapsamına dikkat çeker. Ansiklopediye göre bu ahid; hem insanın yaratılış anında fıtraten Allah'a verdiği "Tevhid/Kulluk" (Elest) sözünü, hem Allah'ın Kur'an'daki emir ve yasaklarını (şeriatı), hem de insanların kendi aralarında "Allah'ın adını anarak, O'nu şahit tutarak" yaptıkları her türlü meşru siyasi, ticari ve sosyal sözleşmeyi kapsar. Allah'ın adının karıştığı her söz, O'nun ahdidir.
İzâ (إِذَا)
Kök: i-z-a (edat)
"Dığı zaman, -ınca, o vakit" anlamlarına gelen, gelecekte kesin olarak gerçekleşecek olayları veya tekrarlanan durumları bildiren zaman ve şart zarfıdır. "Her ne zaman... yaparsanız" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "izâ" edatının, şart cümlesini (ahedtüm) zamanın genişliğine yaydığını belirtir. Suyuti'ye göre bu "izâ", geçmişte yapılmış tek bir antlaşmayı değil; insanın ömrü boyunca özel hayatında veya siyasi hayatında "her ne zaman" (izâ) bir sözleşme yaparsa, o sözün vefasının mutlak olarak Allah'ın denetimine girdiğini gramatikal olarak perçinler.
Ahedtüm (عَٰهَدتُّمْ)
Kök: a-h-d + t-m
Sözlükte "sözleşmek, antlaşma yapmak, birbirine taahhütte bulunmak" anlamlarındaki "a-h-d" kökünden mufâ'ale babında (muâhede) türeyen çoğul muhatap mazi (geçmiş zaman) fiildir. İzâ edatından dolayı geniş zaman anlamı kazanır. "Antlaşma yaptığınızda, birbirinize söz verdiğiniz zaman" anlamına gelir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke ve Medine döneminin sosyo-politik yapısı ekseninde bu fiilin (muâhede) pratik karşılıklarını tahlil eder. Öztürk'e göre Kur'an burada havada asılı duran soyut bir felsefi ilkeden bahsetmemektedir. Müslümanlar o dönemde müşriklerle, Yahudi kabilelerle veya diğer Arap boylarıyla ittifaklar, saldırmazlık paktları ve ticari anlaşmalar (ahedtüm) yapıyorlardı. Kur'an, Müslüman topluma "Müşrik bile olsalar, eğer onlarla Allah adına bir sözleşme yaptıysanız, siyasi çıkarlarınız uğruna o sözleşmeyi bozamazsınız" diyerek; İslam dış politikasının ve ahlakının temelini makyavelist (çıkarcı) bir zemine değil, mutlak bir "ahde vefa" zeminine oturtur.
Ve lâ tenkudu (وَلَا تَنقُضُوا۟)
Kök: v + l-a + n-k-d
"Ve" bağlacı, nehiy (yasaklama) edatı olan "lâ" ve "bozmak, çözmek, yıkmak, parçalamak, düğümü açmak" anlamlarındaki "n-k-d" kökünden türeyen çoğul muhatap muzari fiilin birleşimidir. "Ve asla bozmayın, (o düğümü) çözüp yıkmayın" anlamına gelir.
İbn Fâris, "n-k-d" kökünün asıl anlamının "önceden sağlam bir şekilde örülmüş/dokunmuş bir ipi, halatı veya inşa edilmiş bir binayı (maddesi ne olursa olsun) sökerek, çözerek eski dağınık/harabe haline geri döndürmek" olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "nakd" (bozma/çözme) eyleminin buradaki mecazi ve ontolojik kurgusunu tahlil eder. Râgıb'a göre yeminler ve sözleşmeler, toplumun bireylerini birbirine bağlayan "görünmez halatlardır" (ukde/düğüm). İnsanın verdiği o ağır sözü (ahdi) sonradan bozması; sağlam örülmüş bir ipi tel tel söküp parçalamak (nakd) gibidir. Ahdi bozan insan, sadece karşı tarafı aldatmış olmaz; toplumun o sarsılmaz ahlaki örgüsünü (halatını) kendi elleriyle paramparça ederek toplumsal bir "çöküşe" (yıkıma) imza atar.
Dücane Cündioğlu, varlık ve ahlak felsefesi ekseninde bu yasağın (lâ tenkudu) insanın varoluşsal ağırlığına olan etkisini inceler. Cündioğlu'na göre insanı hayvandan ayıran en temel özellik "söz verebilen" bir varlık olmasıdır. Söz (ahd/yemin), insanın yeryüzündeki itibarının (ontolojik ağırlığının) ta kendisidir. İnsanın kendi verdiği sözü bozması (nakd); ahlaki bir zayıflıktan öte, insanın kendi varlığını kendi elleriyle "çözmesi", ciddiyetini yok etmesi ve sözün değerini sıfırlayarak bir hiçliğe sürüklenmesidir.
El-eymâne (ٱلْأَيْمَٰنَ)
Kök: y-m-n
Sözlükte "sağ taraf, sağ el, güç, kuvvet, yeminler, antlar" anlamlarına gelen "yemîn" kelimesinin çoğuludur. Tenkudu fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak mansub (üstünlü) okunur. "Yeminleri, antları (bozmayın)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "y-m-n" kökünün "kudret, bereket ve bedenin sağ tarafı (sağ el)" manasına geldiğini belirtir. Arapların antlaşmalara veya söz vermeye "yemîn" demelerinin asıl sebebi; söz veren iki kişinin birbirlerine en güçlü ve bereketli uzuvları olan "sağ ellerini" uzatarak (musafaha ederek) o sözleşmeyi mühürlemelerinden kaynaklanır.
Toshihiko Izutsu, bedevi toplumundaki "yemin" kurumunun dokunulmazlığını tahlil eder. Izutsu'ya göre Cahiliye Arabı için "yemin", sözün üzerine eklenmiş sıradan bir kelime değildi. Yemin, kişinin şerefini, atalarının ruhunu ve kabilenin onurunu ortaya koyduğu mutlak bir teminattı. Kur'an, bedevinin bu "yemin" (şeref/teminat) refleksini alır; ancak yeminin bağlayıcılığını putlardan veya kabile şerefinden sıyırarak, o "eymânı" (yeminleri) doğrudan doğruya Allah'ın murakabesine (denetimine) emanet eder. Yemini bozmak, artık kabileye değil, Evrenin Sahibine savaş açmaktır.
Ba'de (بَعْدَ)
Kök: b-a-d
Sözlükte "sonra, -den sonra, ardından, ötesinde" anlamlarına gelen, kabl (önce) kelimesinin zıddı olan zaman zarfıdır. "Ardından, -den sonra" anlamına gelir.
İbn Fâris, "b-a-d" kökünün "iki şey arasında zaman veya mekân olarak oluşan ayrılık, bir durumun bitip yeni bir durumun başlaması" manasına geldiğini açıklar.
Tevkîdihâ (تَوْكِيدِهَا)
Kök: v-k-d + h-a
Sözlükte "pekiştirmek, sağlamlaştırmak, düğümü iyice sıkmak, bağlamak" anlamlarındaki "v-k-d" (veya e-k-d) kökünden tef'îl babında (tevkîd/te'kîd) türeyen masdar ile "onları" (yeminleri) anlamındaki dişil (hâ) zamirinin birleşimidir. Ba'de zarfının muzafun ileyhi olarak "Onları (o yeminleri) sağlamlaştırdıktan, iyice pekiştirdikten sonra" anlamına gelir.
İbn Fâris, "v-k-d" (ekd) kökünün "gevşek olan bir bağı çekip gerdirmek, düğümü hiçbir şekilde çözülmeyecek kadar sert ve kati bir şekilde bağlamak/mühürlemek" manasına geldiğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) bu kelimenin seçilişindeki retorik uyarıya (tehdide) odaklanır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an sadece "yeminleri bozmayın" diyebilirdi. Ancak "ba'de tevkîdihâ" (onları o kadar sağlamlaştırdıktan, o kadar yemin billah edip altını çizdikten sonra) cümlesini ekleyerek; insanın bir sözleşme yaparken sergilediği o ikiyüzlülüğü suratına çarpar. Yani: "Madem bozacaktınız, karşı tarafa güven vermek için neden o düğümü (yemini) o kadar pekiştirdiniz, neden Allah'ın adını anarak o yalanı o kadar sağlamlaştırdınız (tevkid)?" İnsanın kendi attığı sağlam kördüğümü (tevkid) yine kendi elleriyle hilekârca çözmesi (nakd), ahlaksızlığın en pervasız boyutudur.
Ve kad (وَقَدْ)
Kök: v + k-d (edat)
"Ve" bağlacı ile, mazi fiilin önüne geldiğinde "hâlbuki, oysa, kesinlikle, muhakkak" anlamlarına gelen (tahkik ve hâl bildiren) "kad" edatının birleşimidir. "Hâlbuki siz (şöyle) yapmıştınız, üstelik siz" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında "vav-ı hâliye" ile birleşen "kad" edatının, eylemin (yemini bozmanın) suç oranını gramatikal olarak zirveye taşıdığını belirtir. Yani: "Siz o yeminleri bozuyorsunuz, hâlbuki o yeminleri ederken öylesine büyük ve dehşetli bir kefil koymuştunuz ki (kad)..." diyerek, suçun sıradan bir ihlal değil, doğrudan doğruya bir cüret/ihanet hali (hâl cümlesi) olduğunu tesciller.
Ce'altümü (جَعَلْتُمُ)
Kök: c-a-l + t-m
Sözlükte "kılmak, yapmak, tayin etmek, atamak, bir şeyi bir statüye koymak" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul muhatap mazi (geçmiş zaman) fiildir. "Siz (şöyle) kıldınız, tayin ettiniz, atadınız" anlamına gelir.
İbn Fâris, "c-a-l" kökünün "yoktan var etmekten ziyade, var olan birini belirli bir iş, fonksiyon veya hukuki bir statü (makam) için görevlendirmek, onu şahit tutmak" manasına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "ce'l" eyleminin buradaki cüretkârlığına dikkat çeker. Yemin eden insan, kendi verdiği fani sözün geçerliliğini (kredibilitesini) artırmak için, kâinatın Yaratıcısını kendi aralarındaki o basit ticari/siyasi antlaşmaya "kefil kılmıştır" (ce'altüm). İnsan, Allah'ı kendi işine dâhil etmiş ve O'nu şahit atamıştır.
Allâhe (ٱللَّهَ)
Kök: e-l-h
Kâinatın mutlak sahibi ve yaratıcısının özel ismidir. Ce'altümü fiilinin birinci mef'ulü (nesnesi) olarak mansub okunur. "Allah'ı (şahit/kefil kıldınız)" anlamına gelir.
Aleyküm (عَلَيْكُمْ)
Kök: a-l-v + k-m
"Üzerinize, aleyhinize, size karşı" anlamlarındaki "alâ" harf-i cerri ile muhatap çoğul (küm) zamirinin birleşimidir. "Kendi üzerinize, kendi aleyhinize (kıldınız)" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, "alâ" (üzerine/aleyhe) edatının burada "rükûb ve mesuliyet" (boyna binen ağır yük ve sorumluluk) bildirdiğini söyler. Allah'ı yeminlere kefil yapmak, o yemini bozduğunuz an Allah'ı kendinize bir dost değil, "aleyhinizde" hesap soracak mutlak bir alacaklı (muhasım) haline getirmek demektir.
Kefîlen (كَفِيلًا)
Kök: k-f-l
Sözlükte "kefil, garanti veren, gözetici, üstlenen, şahit, koruyucu" anlamlarına gelen isim/sıfattır. Ce'altümü fiilinin ikinci mef'ulü olarak mansub okunur. "Bir kefil (kıldınız/atadınız)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "k-f-l" kökünün "bir kimsenin yerine sorumluluğu devralmak, onun borcunu, sözünü veya güvenliğini kendi zimmetine/garantisine geçirmek" manasına geldiğini açıklar. (Kefalet kelimesi de buradan gelir).
Râgıb el-İsfahânî, insanın Allah'ı "kefil" yapmasının felsefi ve hukuki ciddiyetini tahlil eder. Râgıb'a göre "kefil", asıl borçlu kaçtığında veya sözünü bozduğunda alacaklının yakasına yapışıp hakkını tahsil edeceği yegâne (garantör) makamdır. Müşrikler (veya insanlar) "Allah şahidim olsun ki, Vallahi, Billahi" diyerek yemin ettiklerinde (veya antlaşma imzaladıklarında), Allah'ı o söze "kefil" yapmışlardır (kefîlen). Eğer o yemin bozulursa, ihanet edilen taraf artık diğer insan değil; doğrudan doğruya o sözün kefili olan Allah'ın ta kendisidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi bağlamında bu kavramın (kefîlen) içerdiği ürpertici ağırlığa odaklanır. Kılıç'a göre insan; kendi yalanına veya ihanetine güvenilirlik katmak için, Evrenin Mutlak Otoritesini (Allah'ı) kendi basit oyunlarına, siyasetine ve çıkarlarına alet edip O'nu bir noter gibi (kefil olarak) kullanmaya kalkışacak kadar küstahlaşabilir. Kur'an, "Hâlbuki siz Allah'ı o ipe kefil atamıştınız!" diyerek; yalan yere yemin etmenin veya siyasi sözleşmeyi (ahdi) bozmanın sıradan bir ahlaki zafiyet değil, Evrenin Yaratıcısının güvenirliğiyle ve ismiyle "kumar oynamak/O'nu dolandırmaya kalkmak" olduğunu ilan ederek kalplere dehşetli bir korku salar.
İnnallâhe (إِنَّ ٱللَّهَ)
Kök: i-n-n + e-l-h
Kendisinden sonraki ismi nasb eden, cümleye mutlak kesinlik ve uyarı katan tekid edatı (inne) ile "Allah" lafza-i celâlinin birleşimidir. "Şüphesiz ki Allah, muhakkak ki Allah" anlamına gelir. Suçun tasvirinden, o Mutlak Kefil'in gözetleyici otoritesine (sonuca) geçiş yapar.
Ya'lemu (يَعْلَمُ)
Kök: a-l-m
Sözlükte "bilmek, idrak etmek, künhüne vakıf olmak, hakkıyla kavramak" anlamlarındaki kökten türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. İnne edatının haberidir. "Hakkıyla bilir, (her an) bilmektedir" anlamına gelir.
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "nesnenin veya eylemin özüne nüfuz edip onu cehaletten ve zan/şüpheden ayıracak kesin bir bilgiye (ilme) sahip olmak" manasına geldiğini yineler. O Kefil, sadece atılan imzayı değil, kalpte gizlenen hileyi de anbean bilmektedir.
Mâ (مَا)
Kök: m-a
"O şey ki, o şeyleri ki, her ne ki" anlamlarına gelen ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Ya'lemu fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak eylemin sınırlarını belirler. "O yaptığınız (tüm) şeyleri" anlamına gelir.
Tef'alûn (تَفْعَلُونَ)
Kök: f-a-l
Sözlükte "yapmak, eylemek, işlemek, fiiliyata dökmek" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul muhatap muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. Mâ edatının sıla cümlesidir. "(Her ne ki) yapıyorsunuz, işliyorsunuz" anlamına gelir ve ayeti o mutlak ilahi denetimle noktalar.
İbn Fâris, "f-a-l" kökünün "zihindeki veya dildeki bir durumun doğrudan doğruya fiziksel ve pratik bir eyleme/işe dönüşmesi" manasına geldiğini açıklar.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde "f-a-l" (fiil/yapmak) eyleminin buradaki dondurucu ağırlığına dikkat çeker. Cündioğlu'na göre Kur'an burada "ne dediğinizi (mâ tekûlûn) bilir" demez, "ne yaptığınızı (mâ tef'alûn) bilir" der. İnsan yemin ederken diliyle "Vallahi" diyerek süslü ve yalan (tevkid edilmiş) sözler söyleyebilir; ancak Allah insanın o sahte/süslü sözlerine (kavline) değil, arka planda hileyle, menfaatle ve ihanetle tezgâhladığı o çirkin "eylemlerinin, pratiklerinin ve fiillerinin" (tef'alûn) bizzat kendisine bakar. Fiil, sözün yalanını ortaya çıkaran ontolojik şahittir. Ayet, "İstediğiniz kadar yeminle süsleyin; Allah sizin dilinizi değil, kalbinizdeki o hileli eylemi (fiili) biliyor" diyerek o sahte diplomatları/yalancıları ilahi adaletin duvarına çarparak paramparça eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla