Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 89. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 89. Ayet

    وَيَوْمَ نَبْعَثُ ف۪ي كُلِّ اُمَّةٍ شَه۪يداً عَلَيْهِمْ مِنْ اَنْفُسِهِمْ وَجِئْنَا بِكَ شَه۪يداً عَلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِۜ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَاناً لِكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِم۪ينَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veyevme neb’aśu fî kulli ummetin şehîden ‘aleyhim min enfusihim(s) veci/nâ bike şehîden ‘alâ hâulâ-/(i)(c) venezzelnâ ‘aleyke-lkitâbe tibyânen likulli şey-in vehuden verahmeten vebuşrâ lilmuslimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Yine o gün her ümmetin içinden kendileri hakkında birer tanık çı­karacağız; seni de bu kimseler hakkında tanık yapacağız. Bu kitabı sana her konuda açıklama getiren bir rehber, bir hidâyet ve rahmet kaynağı, Allah’a gönülden bağlananlar için bir müjde olarak indirdik."

      Yine o gün her ümmetin içinden kendileri hakkında birer tanık çıkaracağız. “Min enfusihim” (مِنْ أَنْفُسِهِمْ) sözünün, “insan cinsinden” mânasına gelmesi muhtemeldir. Belirttiğimiz kelime organlarm kendi aleyhlerine şahitlik yapması mânasına da gelmesi ihtimali vardır. Seni de bu kimseler hakkında tanık yapacağız. O daha önce sözünü ettiğimiz husustur. Hz. Peygamber (s.a.) dini onlara tebliğ ettiğine dair onlar aleyhine şahitlik yapacak, tebliği kabul eden ve itaat edenlerin de lehine şahitlik yapacak; peygamberi reddedip yalanlayanlara ise red ve yalanlamalarından ötürü aleyhte şahitlik yapacak.

      Bu kitabı sana her konuda açıklama getiren bir rehber olmak üzere indirdik, (تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ) Bu sûrede belirtilenler her konuda açıklayıcı olarak. Çünkü bu sûrede nimetlerin bütün çeşitlerini ve bunların yapısal özelliklerini, bu nimet ve cevherlere ulaşma yollarım ve kulların emrine verdiği çeşitli nesnelerin yanı sıra, vâdlerini, tehditlerini, emir ve yasaklarını belirtti. Düşmanın başına gelen belâları, Allah’m velilerinin düşmanlarına karşı elde ettikleri zaferi belirtti. Orada Allah’ın hakimiyetini/sultasını, gücünü; kâfirlerin sefihliklerini ve inatlarını; yapılacak ve sakınılacak şeyleri anlattı. İşte her şeyin açıklanması meâlindeki “tibyânen li-külli şey” (تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ) beyanının anlamı budur. Yahut Kitab’ta her şeyin açıklaması vardır. Yani Kur anda sözü edilen emir, yasak, vâd, tehdit, geçmiş ümmetlere ait örneklerle haberler, yapılacak ve sakınılacak olan her şey. İşte her şeyin Kur anda sözünü ettiğimiz yönlerden açıklaması vardır. Yahut peygamberlerin getirip davet ettiği bütün kitapları açıklayan bir kitabı Hz. Peygambere indirmiş olması anlamına gelir. Çünkü bu Kitapta peygamberlerin getirdikleri tüm kitapların ve onlardaki emir, yasak, vâd ve tehditler vardır. Tıpkı şu İlâhî beyanda buyurulduğu gibi: “(Resûlüm!) Sana da kendisinden önceki kitapları tasdik edici ve onları koruyucu olarak bu kitabı hak ile indirdik”.

      Hem bu açıklama hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Âyetin iki şekilde yorumlanması muhtemeldir: Birincisi açıklamanın usûle ait olmasıdır, furûa değil. Dinin tamamlandığını belirtmek gibi. Fakat bu yorum zayıftır, çünkü kemal dinin vasfıdır, dinin kemali de Kitap ve sünnet ile olur. Bu açıklama ise Kitaba aittir. Dolayısıyla diyanet işinde ihtiyacın gerektirdiği kadarını kapsamayan eksik açıklama yapmak caiz değildir. Şu husus da belirtilmiştir: İman, türlü ibadetler, hadlerde ve hükümlerde, haklarda ve sayesinde sıla-i rahim, kardeşlik ve komşularla iyi geçinme ve benzeri davranışların düzenlendiği güzel ahlâk gibi usûlüd-din konularında ortaya çıkan problemler hakkında Kitap bir açıklama içerir. Bu sayılanlar genel olarak usûlüd-dînin kapsamı içine girer. Bunların ötesi Hz. Peygamber’in (a.s.) açıklamalarına bırakılmıştır; böylece okunuş ve mânalara işaret yönünden Kitaba dair olarak kendisi için gerekli olan ödevleri karşılamış olur.

      İkinci yorum: Her konuda açıklama, Kuran’m cümlelerini, müphemini ve müşkülünü kapsamış olmasıdır Bu ifade, Hz. Peygamber’in (s.a.) Kur an’ın cümlelerini açıklamasını, müphem olan ifadelerini tefsir etmesini ve müşkülünü göstermesini ve izah etmesini de kapsar. Sünnetlerin tamamı, birbiri ile bağlantılı oldukları için Kitab’m açıklamalarıdır.

      Burada “beyan” (بَيَان) ve “tafdil” (تَفْضِيل) kelimelerinin geçtiği âyetlerin, belirttiğim iki yorum dışında, birkaç şekilde yorumlanması muhtemeldir. Birincisi: Kitap, çeşitli din mensupları arasında tartışma çıkan meselelerde zaruret dolayısıyla açıklamaya zorladığı bütün konularda bir açıklamadır. Dolayısıyla, Cenâb-ı Hak Kitab’ı, Allah’tan geldiğini düşünmeye mecbur bırakan bir açıklama yaptı. Çünkü Kur’ân, içerdiği kayıt ve delil türlerini insanın gücünü aşan, benzerini ve nazmını telif etmeyi arzu etmekten beşerin âciz kaldığı bir kitaptır. Bilmelidirler ki ihtiyaç olan konularda Allah onlara yardım etti, ihmal ettikleri takdirde bundan düşmanlık ve inat doğacağı konularda gerçeği öğrenecekleri kimselere müracaat etmeye zaruret onları mecbur etti. Bu sebeple Allah onlara Kitab’ı bir nimet olarak verdi ve o Kitapta, kardeşliğin devam etmesine dair bütün ihtiyaçlarını açıkladı.

      İkincisi: Kitapta her şeyin açıklamasının bulunması şu anlama gelebilir: Allah katından talep edilmekle, araştırmakla ve bu sayede ebediyete kadar karşılaşılacak ihtiyaçların üstesinden gelmekle, her şeyin açıklaması yapılmış olur. Dolayısıyla o Kitap bunun temeli olur. Fakat muhtelif yollarla gerçek bilgiye ulaşılır. Bunun örneği şudur: Allah her şeyin hayatını sudan sağladı, bütün yaratıkların rızıklarının göklerde olduğunu belirtti ve Allah’ın gökten giysi ve lüks elbise indirdiğini haber verdi. Yine bizi topraktan yarattığını, sonra da bütün insanları sözü edilenlerin hepsinin değişik vasıtalarla ve doğum yolu ile kendisine raci olduğu tek bir nefisten yarattığını haber verdi. En doğrusunu Allah bilir. Bu durum kelâmcıların söylediği gibidir: Duyu organlarıyla algüanan âlem, her bilinmeyene (ğâib) delil yapılmıştır, Allah, duyulur âlemi akıl yürütmek ve düşünmekle ulaşılan delil yapmıştır. Allah onu böyle yaratmış olmakla beraber felsefecilerden, ulvî ve süflî âleme dair külli çıkarımda zorlananlar olmuştur. Aynı zamanda filozoflardan bazıları bu duyulur âlemden çıkarılabilecek bilgileri çıkarmakta da zorlanmıştır. Kur an m durumu da bunun gibidir. Başarıya ulaştıran yalnız Allah’tır.

      Üçüncüsü: Kur anda bazan rumuz ve işaretle, bazan da kapalılığı gidermeye bağlı olarak açıklamanın bulunması yoluyla olur. Rumuz ve işaretle yapılan açıklama, mânalarda saldı olanın bilinmesi insandan istenmiştir. O mânalarda bulunan bilgilere ulaşmanın yolları ise çeşitlidir. Bunlardan Kur’ân dışı vahyin yardımıyla vuku bulan vardır. Kur an dışı vahiy de farklı şekillerde olur: Meleğin diliyle vahiy göndermek, sadık rüya yoluyla yahut kalbe ilham etmekle veya bu konuda düşünmekle ya da yapılan açıklamaları dikkate alarak kıyas etmekle olur. Allah’ın doğruya ulaşmak için yardım etmesi ve sapmaktan korumasından sonra ancak doğruya isabet mümkün olur. Anlamları kapalı olanların anlaşılması hususunda düşünürlerin düzenlenmesini dilediği önermelere göre açıklama olur. Ya da bu beyan, Allah’ın peygamberini muttali kılmayı dilediği başka açıklama yoluyla bilinir., çünkü âlemlerin Rabb’inin seçkin kullarıyla yaptığı muamele lafızlarla anlatılmaktan yahut zihinlerde canlandırmaktan çok yücedir. Meselâ hafaza meleklerinin yazması, ölüm meleğinin yeryüzünün çeşith bölgelerinde aynı anda insanların ruhlarını çekip alması ve daha başkaları bu ilginç işlerdendir. İşte bunların hepsi, insanların kuşatıcı bilgi sahibi olmaktan âciz olduğu lütf-i ilâhî sınırıdır. Bununla birlikte âyetin, çok ve genel olan işler anlamında tevil edilmeye de ihtimali vardır. Tıpkı şu âyette belirtildiği gibi: “Her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?”. Güç ve kuvvet sadece Allah’ındır.

      Bize göre bu meseledeki ilke şudur: Bazılarının beş olarak belirtildiği şekilde açıklama tarzları için ezberlenmesi vacip olan bir sayı yoktur. Beyan da sadece iki kısımdır. Biri, Allah’ın açıkladığı, diğeri Allah’tan başkasının açıkladığıdır. Duyu ötesinin beyanla ortaya çıkanı duyuların algı alanında gerçekleşendir. Çünkü o beyanı inkâr eden beyan derecelerinin birincisinden mahrum olur ve inkârın inkâr olduğunu anlamaktan engellenir ve muhalefetin her iki külfetinden de kurtulunmuş olur. Ayrıca duyuların dışında kalan ve düşünmeye bağlı olan beyanın -yakın ve uzak olsa da- çeşitli şekilleri vardır ki ona ulaşma vasıtası olan (aklî) delil duyusal delil gibidir. Çünkü sebepler üzerinde düşünmek, duyu ötesinde olan bir bilgiye ulaşma yoludur. Görmeye konu olanlar hakkında duyuları kullanmak gibi. Bir (duyuların ve aklın) sının yahut bir konuda kesin bir bilgi isteyen kişi bunun için delile muhtaç olur.

      Gerçekte beyanın aslı ortaya çıkmaktır. Çeşitli konulara dair bilgileri açığa çıkarmanın vasıtaları farklıdır, açığa çıkma dereceleri de buna göre farklıdır. Bunun genel çerçevesi gerginliğin kalplerden kalkması ve işlerin gerçeğinin akılların idrakteki istidlâl derecesine göre kalplerde ortaya çıkması ve bilinme ihtimaline göre kalplerde tecelli etmesidir.

      Bir hidâyet ve rahmet kaynağının, her konuda açıklama getiren bir rehber olması gerekir. Hidâyet ve rahmet. Hepsi aynı anlama gelir: Rahmet, hidâyet, beyan. Allah’ın rahmeti ve hidâyeti ile beyan açığa çıkar ve aydınlanır. Fakat onlar şöyle dediler: Beyan bütün insanlaradır, inatlaşan ve kibirlenenler dışında gerçek herkes için açığa çıkar, hidâyet ve rahmet ise özellikle inananlar içindir. Nitekim müslümanlar için hidâyet, rahmet ve müjde olarak ifadesi zikredilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve yevme (وَيَوْمَ)

        Kök: v + y-v-m

        "Ve" bağlacı ile "gün, an, zaman dilimi" anlamlarına gelen ismin birleşimidir. Zaman zarfı olarak mansub (üstün) okunur. "Ve o gün ki, o dehşetli vakit geldiğinde" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "ve yevme" ifadesinin, bir önceki ayetteki azap ve inkâr sahnelerinden sonra, mahşerin o devasa evrensel duruşmasına geçişi sağlayan bir "atıf ve tahzîr" (bağlama ve şiddetle uyarma) kurgusu olduğunu belirtir. Gizli bir "izkür" (hatırla/düşün) fiiline bağlı olarak zamanın dehşetini öne çeker.

        Neb'asü (نَبْعَثُ)

        Kök: b-a-s

        Sözlükte "göndermek, diriltip ayağa kaldırmak, uykudan uyandırmak, harekete geçirmek" anlamlarındaki kökten türeyen birinci çoğul (Biz) muzari fiildir. "Diriltip çıkaracağız, (huzura) göndereceğiz" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "b-a-s" kökünün "bir şeyi bulunduğu durağan, sönük veya ölü halden şiddetle söküp çıkararak, belirli bir amaca doğru harekete geçirmek" manasına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "ba's" eyleminin mahşer sahnesindeki çok katmanlı yapısına dikkat çeker. Râgıb'a göre burada sıradan bir dirilişten ziyade; yeryüzündeki milyarlarca insanın içinden özel bir tanığın (peygamberin) özenle "seçilip, diğerlerinden ayrılarak mahkeme salonunun ortasına çıkarılması/dikilmesi" (ba's edilmesi) kastedilir. Şahitlerin dirilişi (ba'sı), diğerlerinin dirilişinden ontolojik olarak daha sarsıcı ve belirleyicidir.

        (فِى)

        Kök: f-y (edat)

        "-De/-da, içinde, arasında" anlamlarına gelen, zarfiyyet (bulunma) bildiren harf-i cerdir.

        Külli (كُلِّ)

        Kök: k-l-l

        "Hepsi, tamamı, her bir, istisnasız bütünü" anlamlarına gelen isimdir. Fî edatından dolayı mecrur okunur. "Her bir (topluluğun)" anlamına gelir.

        Ümmetin (أُمَّةٍ)

        Kök: e-m-m

        Sözlükte "bir öndere uyan topluluk, nesil, din/inanç bağıyla bir araya gelmiş millet, çağ" anlamlarına gelen isimdir. Külli kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak mecrur okunur. "Her bir ümmetin (içinde)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "e-m-m" kökünün "bir hedefe yönelmek, birini imam/önder edinmek ve bir ana kaynak/merkez etrafında toplanmak" manasına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "ümmet" kavramının tarih felsefesine etkisini tahlil eder. Izutsu'ya göre Kur'an, insanlığı başıboş yığınlar olarak değil, inanç ekseninde kümelenmiş "ümmetler" olarak kategorize eder. Mahşerdeki yargılama, bireysel olduğu kadar "kolektif/tarihsel" bir yargılamadır. Her ümmet, kendi tarihsel çağının, kendi peygamberinin (imamının) ve kendi hakikat algısının sınırları içinde (fî külli ümmetin) özel bir dosyayla hesaba çekilir.

        Şehîden (شَهِيدًا)

        Kök: ş-h-d

        Sözlükte "şahitlik eden, hazır bulunan, bizzat gözlemleyen, gerçeği beyan eden, örnek model" anlamlarındaki kökten türeyen "fa'îl" (mübalağa) kalıbında isimdir. Neb'asü fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak mansub okunur. "Bir şahit (çıkaracağız)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "ş-h-d" kökünün "bir yerde bizzat ve fiziksel olarak bulunmak, bir gerçeği gizli değil apaçık görmek ve gördüğünü hiç eğip bükmeden dürüstçe haber vermek" manasına geldiğini açıklar.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde "şehîd" kavramının mahşerdeki hukuki sarsıcılığını tahlil eder. Cündioğlu'na göre şahit (peygamber), sadece bir mesaj iletici değil; kendi hayatıyla, duruşuyla ve ahlakıyla o ümmetin üzerine dikilmiş "canlı bir hakikat anıtıdır". İnsanların "biz bilmiyorduk, duymadık" mazeretlerini ontolojik olarak çürüten mutlak kanıt, o toplumun içinden çıkmış olan o pürüzsüz "Şahidin" ta kendisidir.

        Aleyhim (عَلَيْهِم)

        Kök: a-l-v + h-m

        "Üzerine, aleyhlerine, -e/-a karşı" anlamlarındaki "alâ" harf-i cerri ile "onların" (hüm) zamirinin birleşimidir. "Onların aleyhine, kendi aleyhlerinde" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, "alâ" (üzerine/aleyhine) edatının burada "süklet ve hüküm" bildirdiğini söyler. Şahit (peygamber) onları savunmak veya kayırmak için değil; hakikati inkâr ettiklerini, peygambere nasıl zulmettiklerini ve mesajı nasıl örttüklerini o mahkemenin "üzerine/aleyhine" (aleyhim) mutlak bir adaletle sunmak için oradadır.

        Min enfüsihim (مِّنْ أَنفُسِهِمْ)

        Kök: m-n + n-f-s + h-m

        "-Den/-dan" anlamındaki "min" edatı, "can, ruh, öz, zat, kendi cinsinden" anlamlarına gelen "nefs" kelimesinin çoğulu (enfüs) ve "onların" (hüm) zamirinin birleşimidir. "Kendi içlerinden, kendi özlerinden, kendi cinslerinden" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "n-f-s" kökünün temelinde "bir şeyin aslı, özü, varlığın cevheri ve nefes alıp veren can" manasının bulunduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, peygamberlerin kendi ümmetlerinin (enfüsihim) içinden seçilmesinin sosyolojik ve kelami zaruretine dikkat çeker. Aydar'a göre Allah, şahit olarak melekleri veya bambaşka varlıkları gönderebilirdi. Ancak şahidin (elçinin) bizzat o toplumun "kendi içinden, aynı dilden, aynı coğrafyadan ve aynı insanlık/fani özünden" (min enfüsihim) çıkması, o toplumun mazeret üretme kapısını tamamen kapatır. "O bir melekti, yapabilirdi, biz yapamayız" diyemezler; çünkü şahit de onlar gibi acıkan, yorulan ve ölen "kendi içlerinden biridir".

        Ve ci'nâ (وَجِئْنَا)

        Kök: v + c-y-e + n-a

        "Ve" bağlacı ile "gelmek, getirmek, huzura çıkarmak, meydana koymak" anlamlarındaki kökten türeyen birinci çoğul (Biz) mazi (geçmiş zaman) fiilidir. "Ve (şimdi de) Biz getirdik/çıkarıp koyduk" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında "neb'asü" (Biz diriltip çıkaracağız) muzari/gelecek zaman fiilinden aniden "ci'nâ" (Biz getirdik) mazi/geçmiş zaman fiiline geçilmesinin, Arap belagatında zamanların birbirine geçmesiyle oluşan muazzam bir kesinlik beyanı olduğunu belirtir. Ayet, gelecekte olacak bir olayı, o kadar kesin ve kaçınılmazdır ki "sanki çoktan olmuş bitmiş, şahitler getirilmiş" (ci'nâ) gibi bir gramatikal kesinliğe büründürür.

        Bike (بِكَ)

        Kök: b + k

        "İle" anlamındaki "bâ" (bi) harf-i cerri ve muhatap tekil (sen) zamirinin birleşimidir. Ci'nâ (gelmek) fiili "bâ" harf-i cerriyle kullanıldığında eylem müteaddi (geçişli) olur ve "Seni getirdik" anlamına gelir.

        Şehîden (شَهِيدًا)

        Kök: ş-h-d

        Sözlükte "şahit olarak, tanık olarak, gören ve gerçeği beyan eden olarak" anlamlarına gelen hal/durum zarfıdır. "(Bizzat Seni) bir şahit olarak (getirdik)" anlamına gelir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Hz. Peygamber'in teolojik makamı bağlamında buradaki şahitliğin evrenselliğini tahlil eder. Ansiklopediye göre diğer peygamberler sadece kendi "ümmetlerine" (kendi içlerinden) şahitlik ederken; ayet Hz. Muhammed'i (bike) özel olarak öne çıkarıp, onun şahitliğini tüm şahitlerin (peygamberlerin) üzerinde bir "evrensel tasdik makamı" (şahitlerin şahidi) olarak konumlandırır.

        Alâ hâülâi (عَلَىٰ هَٰٓؤُلَآءِ)

        Kök: a-l-v + h-a + ü-l-a-i

        "Üzerine, aleyhlerine, -e/-a karşı" anlamlarındaki "alâ" harf-i cerri ile "şunlar, bunlar" anlamlarına gelen çoğul yakın işaret zamirinin birleşimidir. "İşte şunların üzerine/aleyhine" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, "hâülâi" (şunlar/bunlar) yakın işaret zamirinin kullanılmasının, mahşer meydanında tüm peygamberlerin, tüm ümmetlerin ve Hz. Peygamberin bizzat kendi muhataplarının o mahkemede nasıl "göz göze, diz dize, birbirine son derece yakın ve somut" bir şekilde dizildiğini (ihzâr) gramatikal olarak resmettiğini açıklar.

        Ve nezzelnâ (وَنَزَّلْنَا)

        Kök: v + n-z-l + n-a

        "Ve" bağlacı ile "indirmek, yukarıdan aşağıya yavaş yavaş ve peyderpey nüzul ettirmek, vahyetmek" anlamlarındaki kökten tef'îl babında (tenzîl) türeyen birinci çoğul (Biz) mazi fiildir. "Ve Biz (parça parça) indirdik" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "n-z-l" kökünün "yüksek, yüce ve ulaşılamaz bir makamdan/yerden; aşağıya, yeryüzüne doğru bir inişin gerçekleşmesi" manasına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, vahyin mahiyeti bağlamında fiilin "enzelna" (if'al babı) yerine "nezzelnâ" (tef'il babı) olarak gelmesinin ontolojik farkına odaklanır. Öztürk'e göre tef'il babı eylemin bir anda değil, sürece yayılarak, olaylara cevap vererek, yavaş yavaş ve "peyderpey" (tenzil) indirildiğini ifade eder. Allah, Kitab'ı insanın zihnine ve sosyolojisine bir anda boca etmemiş, onu toplumun gelişimine uygun olarak adım adım "indirmiştir" (nezzelnâ).

        Aleyke (عَلَيْكَ)

        Kök: a-l-v + k

        "Üzerine, sana doğru" anlamlarına gelen "alâ" harf-i cerri ile "senin" (ke) zamirinin birleşimidir. "Senin üzerine, bizzat sana" anlamına gelir.

        El-kitâbe (ٱلْكِتَٰبَ)

        Kök: k-t-b

        Sözlükte "yazılan şey, toplanan hükümler, yasa, vahiy, ilahi kelam" anlamlarına gelen, harf-i tarif (el) ile belirlenmiş (marife) isimdir. Nezzelnâ fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak mansub okunur. "O (bilinen mutlak) Kitab'ı" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "k-t-b" kökünün temelinde "farklı parçaları, harfleri, kelimeleri veya hükümleri bir araya getirmek, dikiş diker gibi onları sağlam bir şekilde cem edip bütünleştirmek" manasının bulunduğunu açıklar.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "kitâb" kelimesinin etimolojik serüvenini inceler. Jeffery'e göre bu kelimenin kökeni Aramice/Süryanice (kethâbâ) köküne kadar uzanır ve Geç Antik Çağ Orta Doğusunda "Tanrısal Kelamın/Yazgının" otoritatif formunu ifade eder. Kur'an, bu kelimeyi alarak; sadece ezberlenen şifahi (sözlü) bir geleneği değil, aynı zamanda mutlak kanuniyet taşıyan, korunmuş ve sistemi olan o devasa "Tevhid Yasasını" (El-Kitab) inşa etmiştir.

        Tibyânen (تِبْيَٰنًا)

        Kök: b-y-n

        Sözlükte "apaçık açıklamak, şüpheleri gidermek, doğruyu yanlıştan bıçak gibi ayırmak, netleştirmek" anlamlarındaki kökten "tif'âl" vezninde türeyen masdar/isimdir. El-kitâbe kelimesinin hâli veya mef'ul-ü leh (amaç zarfı) olarak mansub okunur. "Apaçık bir açıklayıcı olarak, her şeyi netleştirmek üzere" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "b-y-n" kökünün "iki şeyin arasının açılması, ayrılması ve bu ayrılma sonucunda gerçeğin çırılçıplak, şüphe götürmez bir şekilde gün yüzüne çıkması" manasına geldiğini açıklar.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında ve morfolojisinde (sarf) bu kelimenin "tif'âl" (tibyân) vezninde gelmesinin olağanüstü nadir ve güçlü bir kullanım olduğuna dikkat çeker. Suyuti'ye göre Arapçada "beyân" demek yeterliyken "tibyân" denmesi, "açıklamanın, netliğin ve şüpheleri gidermenin ulaşabileceği en zirve, en mübalağalı ve mutlak sınır" demektir. Vahyin açıklama gücünde hiçbir muğlaklık (kapalılık) bırakılmamıştır.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde "tibyân" kavramını ontolojik bir "aydınlatma" (illumination) olarak okur. Cündioğlu'na göre yeryüzü, insanın kendi kibriyle, felsefeleriyle ve şirk mitolojileriyle bulandırdığı karanlık bir okyanustur. Vahiy (Kitab), bu karanlık okyanusun ortasına inen ve eşyanın hakikatini, iyiyi kötüden, tevhidi şirkten ayırarak insanın yolunu (aklını) mutlak surette "aydınlatan/açıklayan" (tibyân) yegâne fenerdir.

        Li külli (لِّكُلِّ)

        Kök: l + k-l-l

        "İçin, -e/-a ait" anlamlarındaki "lâm" (li) edatı ile "hepsi, tamamı, her bir" anlamlarına gelen ismin birleşimidir. "Her bir (şey) için" anlamına gelir.

        Şey'in (شَىْءٍ)

        Kök: ş-y-e

        Sözlükte "şey, nesne, konu, husus, mesele" anlamlarına gelen isimdir. Külli kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak mecrur (esreli) okunur. "Her şey için, her bir hususta" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "li külli şey'in" (her şey için) ifadesinin felsefi sınırlarını tahlil eder. Râgıb'a göre Kur'an bir kimya veya fizik kitabı değildir. Buradaki "her şey" ifadesi; insanın varoluşsal rotasını, ahlaki sorumluluklarını, tevhidi, ahireti, helali ve haramı, yani insanın yeryüzündeki ontolojik kurtuluşu için "muhtaç olduğu her bir hayati meseleyi" (şer'i ve ahlaki her şeyi) istisnasız kapsayan mutlak bir kuşatmadır. Dinde eksik bırakılmış bir temel yoktur.

        Ve hüden (وَهُدًى)

        Kök: v + h-d-y

        "Ve" bağlacı ile "doğru yol, rehberlik, kılavuz, hakikate ulaştıran ışık" anlamlarındaki kökten türeyen masdar/isimdir. (Tibyânen kelimesine atfedilerek) "Ve mutlak bir hidayet/rehber olarak" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "h-d-y" kökünün "karanlıkta, çölde veya denizde yönünü kaybetmiş birine yol göstermek, onu şaşkınlıktan kurtarıp hedefe sağ salim ulaştırmak için öne düşmek" manasına geldiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "hüda" (hidayet) kavramının, "dalalet" (kaybolmuşluk) ile olan zıtlığını inceler. Izutsu'ya göre, kendi kibrine (hevasına) veya atalarının putlarına uyan müşrik akıl, yeryüzü çölünde (dalalette) kaybolmuş bir akıldır. Kitab'ın bir "hüda" (rehber) olması, o zihinsel çölün ortasında insanın aklından tutup onu uçurumdan (şirkten) mutlak güvenliğe (tevhide) çeken ontolojik bir pusula olmasıdır.

        Ve rahmeten (وَرَحْمَةً)

        Kök: v + r-h-m

        "Ve" bağlacı ile "şefkat, merhamet, acıma, lütuf, bağışlama, koruma" anlamlarındaki kökten türeyen masdar/isimdir. "Ve bir rahmet/şefkat kaynağı olarak" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "r-h-m" kökünün "insanın kalbinde doğan, muhataba karşı derin bir incelik, acıma, onu koruma ve ona iyilik etme eğilimi" manasına geldiğini belirtir. (Anne rahmine de bu ismin verilmesi, bebeği şefkatle sarmasındandır).

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) bu kelimenin dişil ve şefkatli kökenine odaklanır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an, vahyi sadece soğuk bir kanun (yasa/açıklayıcı) olarak bırakmaz. "Rahmet" kelimesiyle, o yasanın ardındaki ilahi psikolojiyi açığa çıkarır: Allah bu yasaları insanı cezalandırmak veya yormak için değil; anasının karnındaki bebeği saran bir "rahim" gibi, insanı yeryüzünün acımasızlığından korumak, onu ruhsal yaralarından iyileştirmek ve şefkatle kuşatmak (rahmet) için indirmiştir. Vahiy, Allah'ın insana sarılmasıdır.

        Ve büşrâ (وَبُشْرَىٰ)

        Kök: v + b-ş-r

        "Ve" bağlacı ile "müjde, sevinçli haber, insanın yüzünü güldüren muştulu mesaj" anlamlarındaki kökten türeyen isimdir. "Ve (büyük) bir müjde olarak" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "b-ş-r" kökünün "insanın derisi, dış yüzeyi" manasına geldiğini açıklar. "Müjdeye" bu ismin verilmesi; insanın içine düşen o büyük sevincin, mutluluğun ve umudun, anında yüz mimiklerine, teninin rengine ve cildine (beşer/büşrâ) vurarak kendini dışarıya yansıtmasındandır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi bağlamında vahyin bu sıfatını tahlil eder. Kılıç'a göre insan; ölüm korkusu, hayatın zorlukları ve adaletsizlikler karşısında sürekli olarak umutsuzluğa düşen trajik bir varlıktır. Kur'an'ın (Kitab'ın) bir "büşrâ" (müjde) olması; insanın bu dünyadaki çekilen acıların boşuna olmadığını, ölümün bir son olmadığını ve Allah'a teslim olanları bekleyen sonsuz bir barışın/cennetin var olduğunu ilan ederek; insanı o psikolojik çöküntüden (depresyondan) çekip alan mutlak bir "varoluşsal muştu" olmasıdır.

        Lil-müslimîn (لِلْمُسْلِمِينَ)

        Kök: l + s-l-m

        "İçin, -e/-a ait" anlamlarındaki tahsis edatı "lâm" (li) ile "teslim olanlar, boyun eğenler, şirkten arınanlar, barışa ve selamete girenler" anlamlarındaki "s-l-m" kökünden if'al babında türeyen ism-i fâilin çoğul (müslimîn) formunun birleşimidir. "Müslümanlar için, (kibrini yenip Allah'a) mutlak teslim olanlar için" anlamına gelir ve ayeti o aydınlık hedef kitleyle mühürler.

        İbn Fâris, "s-l-m" kökünün "her türlü içsel ve dışsal çatışmanın, afetin ve direncin (kibrin) bitip, mutlak bir esenlik, boyun eğiş ve pürüzsüzlük haline geçmek" manasına geldiğini yineler.

        Râgıb el-İsfahânî, "müslim" kelimesinin teolojik çerçevesini çizer. Râgıb'a göre "müslim/müslüman" sadece sosyolojik bir kimlik değil, ontolojik bir tavırdır. O, evrenin hakikatini gördüğünde egosunu aradan çıkaran, kendi iradesini Allah'ın iradesine kayıtsız şartsız "teslim eden" kişidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin kurgusundaki (nazmındaki) o mükemmel neden-sonuç eşleşmesine dikkat çeker. Öztürk'e göre ayet, vahyin (Kitab'ın) "apaçık bir açıklayıcı (tibyân), bir pusula (hüda), bir şefkat (rahmet) ve bir müjde (büşra)" olduğunu ilan etmiştir. Ancak bu muazzam ilahi reçete (Kitap) herkese fayda sağlamaz. Kibirli olana, inatçı olana veya putlara tapana (kâfire) bu Kitap şifa vermez. Bu devasa lütuf (rehberlik, rahmet ve müjde), sadece ve sadece zihindeki direnci kırmış, kibrinden sıyrılmış ve hakikatin otoritesi önünde kendi hiçliğini kabul ederek Allah'a "teslim olmuş" o samimi yürekler (lil-müslimîn) içindir. Teslimiyet, vahyin şifasını alabilmek için geçilmesi gereken zorunlu ve yegâne kapıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X