Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 88. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 88. Ayet

    اَلَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ زِدْنَاهُمْ عَذَاباً فَوْقَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُوا يُفْسِدُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżîne keferû vesaddû ‘an sebîli(A)llâhi zidnâhum ‘ażâben fevka-l’ażâbi bimâ kânû yufsidûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Hem kendileri inkâr eden hem de insanların Allah yolundan git­mesini engelleyenler yok mu, bozgunculuk yapmış olmalarından ötürü işte onlara azap üstüne azap vereceğiz."

      Bazıları şöyle demiştir: Onlar kâfirlerin reisleri ve önderleri idiler, onlar hem kendileri saptılar hem de kendilerine uyanları saptırdılar, kendileri kâfir olmaları sebebiyle onlar için daimî azap vardır, başkalarını saptırdıkları için de ilâve azap vardır, tıpkı şu İlâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Sonuç olarak, kıyâmet gününde kendi günahlarını eksiksiz yüklendikleri gibi, bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından da yüklenmiş oldular. İşte görün, yüklen­dikleri şey ne kadar kötü!”; “Onlar mutlaka kendi günah yükleriyle birlikte başka yükler de yüklenecekler; düzüp koştukları iddialardan dolayı kıyamet gününde kaçınılmaz olarak sorguya çekileceklerdir”. Yüce Allah onların hem kendi günahları ile ağır yüklerini taşıdıklarını hem de saptırdıkları ve müslüman olmalarını engelledikleri kimselerin günahlarını yüklendiklerini haber vermiştir. Tâbilerini saptırmaları ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışmalarından dolayı onlara azap üstüne azap vereceğiz meâlindeki beyan da buna göre değerlendirlir. Bu yorum Ebû Bekir el-Esamm’a aittir. Bazıları şöyle demiştir: Onların azap şekli şöyledir: Derileri ateşte pişip acı duymaz hale geldikçe ve zayıfladıkça, derilerini yenisiyle değiştirmek suretiyle azapları artırılır. Sönmeye her yüz tuttukça da ateşin alevi artırılır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka yenisiyle değiştiririz ki acıyı duysunlar”; “Onun ateşi zayıfladıkça yakıcı alevlerini çoğaltarak azaplarını sürdürürüz”. İşte bu azabı artırmaktır. Bundan başka bir yoruma da ihtimali vardır ki o da şudur: İnkâr etmenin azabı daimî ve ebedîdir, Allah inkâr dışındaki amelleri ve kötülüklerine binaen, onların azabını artırır. Öte yandan hataları olmakla beraber, inananların kötülükleri aff'edilir ve cezalandırmaktan vazgeçUir. Nitekim yüce AUah şöyle buyuruyor: “işte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz”. Müminlerin yaptıkları kötülüklerin affedilmesine karşılık, kâfirlere küfür dışındaki kötülükleri sebebiyle azap artırımı yapılır.

      İbn Mesûd’un mushafmda fesat çıkarmaları sebebiyle onların azabını kat kat artırırız. (Âyetlerde) zikredüen “artırma”, “üstünde” ve diğer kavramlar kat kat artırma mânasındadır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ellezîne (ٱلَّذِينَ)

        Kök: l-z-y

        "O kimseler ki, onlar ki" anlamlarına gelen çoğul ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Cümlenin mübtedası (öznesi) olarak cezaya çarptırılacak o spesifik ve aktif güruhu tanımlamak üzere cümleyi başlatır.

        Keferû (كَفَرُوا۟)

        Kök: k-f-r

        Sözlükte "örtmek, gizlemek, inkâr etmek, nankörlük etmek" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul mazi (geçmiş zaman) fiildir. Ellezîne edatının sıla (açıklama) cümlesinin birinci fiilidir. "İnkâr edenler, (gerçeğin/nimetin üzerini) örtenler" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "k-f-r" kökünün asıl anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, onu toprağa veya karanlığa gömerek gözden saklamak" olduğunu açıklar. İnsanın fıtratında var olan veya ona açıkça tebliğ edilen hakikati (Tevhidi), kibri ve inadı yüzünden bilerek karanlığa gömmesi eylemidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında bu eylemin sadece pasif bir inançsızlık (bilmemek) olmadığını inceler. Izutsu'ya göre "küfür", Allah'ın nimetlerine ve O'nun mutlak otoritesine karşı sergilenen bilinçli, nankör ve isyankâr bir tutumdur. Onlar gerçeği bilmedikleri için değil, gerçeğin ahlaki sorumluluğundan kaçmak için o hakikatin üzerini kendi elleriyle "örtmüşlerdir" (keferû).

        Ve saddû (وَصَدُّوا۟)

        Kök: v + s-d-d

        "Ve" bağlacı ile "alıkoymak, engellemek, mani olmak, yüz çevirmek, önünü kesmek" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul mazi fiildir. Cümlenin ikinci ve asıl ağırlık merkezini oluşturan fiilidir. "Ve (insanları) alıkoyanlar, engelleyenler" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "s-d-d" kökünün "iki şeyin arasına giren, akışı veya geçişi durduran aşılmaz bariyer, engel ve mutlak ret" manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "sadd" eyleminin Arapçada iki farklı ontolojik ve psikolojik yönü olduğunu tahlil eder. Birincisi "kendisinin yüz çevirmesi/uzaklaşması" (lâzım fiil), ikincisi ise "başkasının yolunu kesip onu engellemesi"dir (müteaddi fiil). Ayetteki "saddû" eylemi doğrudan doğruya bu ikinci anlamı kasteder. Kâfirler sadece kendi iç dünyalarında hakikati inkâr etmekle kalmamışlar; aktif birer bariyere (sedde) dönüşerek, zayıfların ve diğer insanların da o hakikate ulaşmasına zorbalıkla "mani olmuşlardır". Küfür şahsi bir isyanken, sadd (engelleme) toplumsal bir savaştır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke toplumunun sosyo-politik yapısı ekseninde bu eylemi inceler. Öztürk'e göre "saddû" fiili, Kureyş aristokrasisinin (Ebu Cehil, Velid b. Muğire gibi liderlerin) İslam'a karşı yürüttüğü o sistematik karalama, ambargo, işkence ve propaganda faaliyetlerinin tam karşılığıdır. Onlar sıradan inkârcılar değil, kendi ellerindeki siyasi ve ekonomik gücü (iktidarı) kullanarak insanların İslam'a girmesinin "önünü kesen" (saddû) zorba birer barikattırlar.

        An (عَن)

        Kök: a-n (edat)

        "-Den/-dan, uzağa, öteye, geçerek" anlamlarına gelen, eylemin (engellemenin) hangi hedeften uzaklaştırdığını belirten edattır (harf-i cer).

        Sebîli (سَبِيلِ)

        Kök: s-b-l

        Sözlükte "yol, güzergâh, iz, açık rota" anlamlarına gelen isimdir. "Yolundan (alıkoyanlar)" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sebîl" kelimesinin "içinde yürümesi kolay, açık, belirgin ve hedefe kesintisiz götüren yol" anlamına geldiğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde bu kavramı ontolojik bir "istikamet" olarak okur. Cündioğlu'na göre yeryüzü, insanın hakikati aradığı devasa bir labirenttir. Allah'ın dini (sebîl) ise bu labirentin içindeki tek aydınlık ve çıkış rotasıdır. Kâfirlerin insanları "engellediği" şey sadece soyut bir inanç değil, doğrudan doğruya insanın varoluşsal çıkış kapısı, rotası ve "yoludur" (sebîli). Yol kesmek, insanın varlığını hiçliğe mahkûm etmektir.

        Allâhi (ٱللَّهِ)

        Kök: e-l-h

        Kâinatın mutlak sahibi ve yaratıcısının özel ismidir (lafza-i celâl). Sebîli kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak mecrur (esreli) okunur. "Allah'ın (yolundan)" anlamını oluşturur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid kelamı bağlamında yolun (sebîlin) doğrudan "Allah" ismine izafe edilmesinin taşıdığı ciddiyete dikkat çeker. Kâfirler sıradan bir felsefi okulu veya bir insan kurgusunu engellemiyorlar; onlar bizzat Mutlak Yaratıcının (Allah'ın) yeryüzüne indirdiği kanuna/yola karşı bir barikat kuruyorlar. Bu, sıradan bir suç değil, doğrudan doğruya Allah'ın yeryüzündeki egemenliğine/otoritesine açılmış bir savaştır (haddi aşmaktır).

        Zidnâhüm (زِدْنَٰهُمْ)

        Kök: z-y-d + n-a + h-m

        Sözlükte "artırmak, çoğaltmak, ilave etmek, katlamak" anlamlarındaki kökten türeyen birinci çoğul (Biz) mazi (geçmiş zaman) fiili ve "onlara, onları" anlamındaki (hüm) zamirinin birleşimidir. "Biz onlara artırdık, onlara (azabı) kat kat ilave edeceğiz" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "z-y-d" kökünün "noksanlığın tam zıddı olarak; zaten var olan, sabit bir miktarın/aslın üzerine, aynı cinsten yeni bir miktar/fazlalık ekleyerek onu büyütmek ve katlamak" manasına geldiğini açıklar.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) bu kelimenin cümlenin "haber" (yargı/sonuç) kısmı olduğunu belirtir. Suçun tasviri bittikten sonra, ceza kısmında fiilin birinci çoğul şahısla ("Biz artırdık" / zidnâ) gelmesi, Arap belagatında mutlak bir otorite, kararlılık ve ilahi azamet/kudret beyanıdır (ta'zîm). Allah, o zorba engellemecilere karşı bizzat Kendi mutlak gücünü sahaya sürer.

        Azâben (عَذَابًا)

        Kök: a-z-b

        Sözlükte "acı, ceza, eziyet, ıstırap" anlamlarına gelen isimdir. Zidnâhüm fiilinin mef'ulü (neyin artırıldığını belirten nesne) olarak mansub (üstün) okunur. "Bir azap (artırdık)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "a-z-b" kökünün "insanın alıştığı tatlılıktan, rahatlıktan ve sükûnetten (azb) tamamen kesilip/koparılıp şiddetli bir eziyetin içine hapsedilmesi" manasına geldiğini yineler.

        Fevka (فَوْقَ)

        Kök: f-v-k

        Sözlükte "üzerine, üstüne, daha ötesine, aşan" anlamlarına gelen mekân/derece zarfıdır. "Üzerine, (diğerinin) üstüne" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "f-v-k" kökünün "taht" (alt) kelimesinin tam zıddı olarak "bir şeyin hem fiziksel hem de kavramsal/hukuki olarak diğerinden daha yüksekte, daha baskın ve onun üzerine binen/çıkan bir konumda olması" manasına geldiğini açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) "fevka" (üzerine/üstüne) edatının yarattığı o boğucu ve ezici mekânsal metafora dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an, azabı sadece yatay bir "çokluk" (daha fazla azap) olarak tanımlamaz; "azabın üstüne azap" (fevka) diyerek, dikey (vertikal) bir yığılma kurgular. İnsanın nefes almasını, başını kaldırmasını engelleyen, katman katman birbirinin "üzerine/tepesine" (fevka) binen ve o zalimleri ezen (presleyen) korkunç bir dikey ıstırap estetiği yaratır.

        El-azâbi (ٱلْعَذَابِ)

        Kök: a-z-b

        "Azap, ceza" isminin harf-i tarif (el) ile belirlenmiş (marife) halidir. Fevka kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak mecrur (esreli) okunur. "O (bilinen) azabın (üzerine)" anlamını tamamlar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi ve ilahi adalet dengesi bağlamında bu "katmerli azap" (azâben fevka'l-azâb) kurgusunu tahlil eder. Kılıç'a göre ayetin başındaki fiiller ile buradaki ceza arasında kusursuz bir matematiksel (hukuki) eşleşme vardır. İnsanın kendi içinde Allah'ı inkâr etmesi (keferû) birinci suçtur; bunun karşılığı temel (el-azâb) cezasıdır. Ancak o kâfirin, başkalarının iman etmesini zorbalıkla engellemesi (ve saddû) ikinci ve çok daha yıkıcı bir suçtur. Allah'ın adaleti, kendi halinde inkar edenle, başkalarını da cehenneme sürükleyen (ve yolu kesen) zorbaları aynı kefeye koymaz. Çifte suç (inkar + engelleme), mahşerde birbirinin üstüne binen "çifte ıstırabı" (azâben fevka'l-azâb) zorunlu kılar. Bu, zulmün ağırlığına göre şekillenen mutlak ilahi dengedir.

        Bimâ (بِمَا)

        Kök: b + m-a

        "İle, sebebiyle, -den dolayı" anlamlarındaki sebep-sonuç (ta'lîl/illiyyet) bildiren "bâ" (bi) harf-i cerri ile "o şey ki, -dıkları şeyler" anlamlarındaki ism-i mevsulün birleşimidir. "Şu yapageldikleri şeylere karşılık/sebep olarak" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında "bâ" (bi) edatının burada "sababiyye/illiyyet" (nedensellik) bildirdiğini belirtir. Bu edat çok kritik bir teolojik kalkan görevi görür. Suyuti'ye göre Allah onlara o katmerli azabı keyfi bir öfkeyle veya diktatöryal bir dayatmayla vermemiştir; azabın mutlak sebebi, "bizzat onların kendi iradeleriyle yapıp ettikleri" (bimâ) kötülüklerdir. Ceza, suçun kendi ürettiği doğal ve adil bir sonuçtur.

        Kânû (كَانُوا۟)

        Kök: k-v-n

        Sözlükte "olmak, var olmak, bulunmak" anlamlarındaki "k-v-n" (kâne) nakıs fiilinin çoğul mazi çekimidir. "İdiler, (şöyle) yapıyorlardı, -egeldiler" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, "kâne" fiilinin kendisinden sonra gelen muzari fiille (yüfsidûn) birleştiğinde (hikâye birleşik zamanı/mâzî-i istimrârî) oluşturduğunu ve bunun "geçmişte tesadüfen değil, dünyada sürekli, organize bir şekilde, bir alışkanlık ve huy/karakter olarak inatla yapılan eylemi" gramatikal olarak perçinlediğini açıklar.

        Yüfsidûn (يُفْسِدُونَ)

        Kök: f-s-d

        Sözlükte "bozmak, çürütmek, dengeyi yıkmak, fesat çıkarmak, kargaşa yaratmak" anlamlarındaki kökten if'al babında (ifsâd) türeyen çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. Kânû ile birlikte "Fesat çıkarmakta oldukları, o bozgunculuğu (sürekli) yapageldikleri (için)" anlamına gelir ve ayeti mühürler.

        İbn Fâris, "f-s-d" kökünün "salâh'ın (barışın, düzenin, dengenin ve sağlamlığın) tam zıddı olarak; bir şeyin doğasından çıkması, yapısının bozulması, çürümesi ve etrafına zarar verecek bir yıkıma (kargaşaya) dönüşmesi" manasına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "fesad" ve "ifsad" kavramlarının felsefi derinliğini tahlil eder. Râgıb'a göre yeryüzü, Allah tarafından muazzam bir denge, düzen ve barış (salâh) içinde kurgulanmıştır. İnsanın aklını kullanması ve hakikate (tevhide) inanması bu dengenin sürmesini sağlar. Müşriklerin insanları Allah'ın yolundan engellemesi (saddû), sadece dini bir tartışma değil; yeryüzündeki o ahlaki, hukuki ve manevi dengeyi kökünden dinamitleyen, toplumu kaosa ve zulme sürükleyen mutlak bir "bozgunculuk/yıkım" (ifsâd) faaliyetidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında ayetin başındaki "küfür" (keferû) ile sonundaki "fesad" (yüfsidûn) arasındaki o tehlikeli evrime (korelasyona) dikkat çeker. Izutsu'ya göre küfür (inkâr), kişinin kendi içinde yaşadığı bireysel bir karanlıktır. Ancak o kâfir, başkalarının hürriyetine müdahale edip onları dinden alıkoymaya (sadd) başladığında; artık o pasif bir kâfir olmaktan çıkar, toplumun huzurunu ve ahlaki bağlarını parçalayan devasa bir sosyal "bozguncuya" (müfsid) dönüşür. Ayet, inançsızlığın nasıl zorba bir yıkıma (fesada) dönüştüğünü ve bu yıkımın ilahi mahkemedeki karşılığının neden "katmerli bir azap" (azâben fevka'l-azâb) olduğunu sarsılmaz bir mantıkla ve ilahi bir adaletle (bimâ kânû yüfsidûn) zihinlere çakarak noktalanır. Bozgunculuk, evrenin nizamına yapılmış en büyük ihanettir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X