Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 87. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 87. Ayet

    وَاَلْقَوْا اِلَى اللّٰهِ يَوْمَئِذٍۨ السَّلَمَ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veelkav ila(A)llâhi yevme-iżin(i)sselem(e)(s) vedalle ‘anhum mâ kânû yefterûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Onlar da artık ister istemez Allah’ın iradesine boyun eğerler; tanrı diye uydurdukları ise onları yüzüstü bırakmış olur."

      Onlar da artık ister istemez Allah’ın iradesine boyun eğerler. Yani hepsi Allah’a boyun eğerler, dini ona tahsis ederler, emir ve ilâhlığı da ona teslim ederler. Tanrı diye uydurdukları ise onları yüzüstü bırakmış olur. Yani putlar ve heykellere tapmaları sebebiyle umdukları şefaat ve şefaat dışındaki hususlar onlar hakkında bâtıl olmuştur. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”; “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız” diyorlar. Onların arzu ettikleri ve o putlara ibadet etmekten umdukları şefaat ve Allah’a yakınlık vehmi bâtıldır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve elkav (وَأَلْقَوْا۟)

        Kök: l-k-y

        "Ve" bağlacı ile "atmak, fırlatmak, bırakmak, sunmak, teslim etmek, şiddetle yöneltmek" anlamlarındaki "l-k-y" kökünden if'al babında (ilkâ) türeyen çoğul mazi (geçmiş zaman) fiildir. "Ve attılar, sundular, teslim bayrağını çektiler" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "l-k-y" kökünün temelinde "iki şeyin yüz yüze gelmesi (likâ) ve bir nesnenin/sözün karşı tarafa doğru bırakılması, atılması" manasının bulunduğunu açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) peş peşe gelen ayetlerdeki bu eylemin yarattığı muazzam retorik dengeye (mukabele/tıbak sanatına) dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, bir önceki ayette (86. ayet) dilsiz putlar dile gelmiş ve o kâfirlere "Yalancısınız!" diyerek suçu onların suratlarına "fırlatmışlardı" (fe elkav). İşte bu ayette, putlarından o dondurucu reddiyeyi (tokadı) yiyen müşrikler, çaresizce Allah'a dönerek kendi teslimiyetlerini (boyun eğişlerini) O'na "bırakırlar/sunarlar" (ve elkav). Kelime aynı kelimedir, ancak birinde putların reddiyesi fırlatılırken, diğerinde insanın mecburi boyun eğişi yere bırakılmaktadır.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde "ilkâ" eyleminin buradaki ontolojik çöküşünü tahlil eder. Cündioğlu'na göre buradaki "atmak/bırakmak" fiziksel bir nesneyi fırlatmak değil; müşrik aklının dünyada sımsıkı sarıldığı o kibrini, sahte iktidarını ve narsisizmini mahşer meydanında tamamen elinden düşürmesi, iradesini sıfırlayarak Mutlak Kudretin önünde tüm silahlarını "yere bırakmasıdır". İlkâ, egonun iflas edip teslim bayrağını çekmesidir.

        İlellâhi (إِلَى ٱللَّهِ)

        Kök: i-l-y + e-l-h

        "-E/-a, tarafına, huzuruna" anlamlarına gelen "ilâ" yönelim edatı (harf-i cer) ile kâinatın mutlak sahibi ve yaratıcısının özel ismi olan "Allah" lafzının birleşimidir. Elkav fiilinin yönünü belirterek "Allah'a, Allah'ın huzuruna (sundular)" anlamına gelir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid kelamı bağlamında bu yönelmedeki (ilâ) mecburi istikamet düzeltmesine dikkat çeker. Müşrikler dünyada dua ederken, kurban keserken veya boyun eğerken yönlerini (istikametlerini) hep Allah'ın astındaki (min dûnillâh) putlara çevirmişlerdi. Mahşerde sahte tanrılar çökünce, o şaşırmış yönelim (ilâ) cebren ve mutlak surette yegâne hakikat olan "Allah'a" döner. Teslimiyet asıl ve tek sahibini bulmuştur.

        Yevmeizin (يَوْمَئِذٍ)

        Kök: y-v-m + i-z

        "Gün, vakit" anlamındaki "yevm" kelimesi ile "o vakit, o an" anlamındaki "iz" (ve tenvin) edatının birleşimidir. "İşte o gün, o dehşetli vakitte" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "izin" kelimesinin sonundaki tenvinin "ivaz" (tazmin/yerine geçme) işlevi gördüğünü belirtir. Suyuti'ye göre bu tenvin, uzun bir cümlenin kısaltmasıdır: "Ne zaman ki azabı gördüler ve putları onları reddetti; işte tam o an/o gün (yevmeizin)..." diyerek gramatikal bir sıkıştırmayla zamanın o dondurucu dehşetini anlık bir kelimeye hapseder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke döneminin psikolojik polemikleri ekseninde bu zaman zarfının içerdiği "gecikmişliğe" odaklanır. Öztürk'e göre müşrikler, peygamberin dünyadaki uyarılarını kibirle geçiştirmişlerdi. Teslimiyet, ancak "yevmeizin" (işte o gün/mahşerde) gerçekleşir. Ancak Kur'an felsefesinde imtihanın sırrı gerçeği dünyada görmeden (gaybdayken) teslim olmaktır. Perdenin kalktığı ve cehennemin görüldüğü "o gün" yapılan teslimiyetin teolojik ve hukuki hiçbir değeri (geçerliliği) yoktur.

        Es-seleme (ٱلسَّلَمَ)

        Kök: s-l-m

        Sözlükte "teslim olmak, boyun eğmek, barış, güvenlik, itirazsız itaat, silah bırakmak" anlamlarındaki kökten türeyen isim/masdardır. Elkav fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak mansub okunur. "(O gün Allah'a) teslimiyeti, kayıtsız şartsız boyun eğişi (sundular)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "s-l-m" kökünün temelinde "her türlü içsel ve dışsal çatışmanın (kibrin/direncin) bitip, mutlak bir esenlik, uysallık ve pürüzsüzlük/itaat haline geçmek" manasının bulunduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "selem" (teslimiyet) ile dünyadaki "İslam" (teslim olma) arasındaki farkı teolojik olarak tahlil eder. Râgıb'a göre dünyada İslam'a girmek, insanın kendi hür iradesiyle ve aklıyla Yaratıcısına sevgi/saygı duyarak itaat etmesidir. Ancak ahiretteki "selem" (teslimiyet/silah bırakma), hür bir iradenin değil; hiçbir kaçış yolunun kalmadığını gören, mutlak çaresizliğe düşmüş ve ezilmiş bir aklın zorunlu, acınası ve faydasız "teslim bayrağıdır". Dünyadaki İslam kurtarır, ahiretteki selem ise sadece yenilgiyi tesciller.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "selem" kelimesinin bedevi (Arap) savaş kültüründeki karşılığını inceler. Izutsu'ya göre "selem", savaş meydanında kılıcı kırılmış, etrafı sarılmış ve mutlak surette mağlup olmuş bir savaşçının, artık hiçbir direnç göstermeden (gururunu ayaklar altına alarak) silahlarını yere atıp galip komutandan aman dilemesidir. Dünyada "Biz kimseye boyun eğmeyiz" diye kasılan o kibirli Mekke aristokrasisi, mahşer meydanında Mutlak Galip olan Allah'a karşı işte bu "selem" (tam bir mağlubiyet ve zillet) halini yaşayacaktır.

        Ve dalle (وَضَلَّ)

        Kök: v + d-l-l

        "Ve" bağlacı ile "kaybolmak, yitip gitmek, yoldan sapmak, gözden silinmek, boşa çıkmak, zayi olmak" anlamlarındaki kökten türeyen mazi (geçmiş zaman) fiildir. "Ve kaybolup gitti, gözden silindi, buharlaştı" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "d-l-l" kökünün "hüdâ'nın (doğru yolun/hedefin) ve mevcudiyetin tam zıddı olarak; bir şeyin izinin tamamen silinmesi, nerede olduğunun bilinememesi, karanlıkta veya hiçlikte kaybolması" manasına geldiğini belirtir. (Suyu sütün içine döküp kaybetmeye de bu fiil kullanılır).

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi bağlamında "dalâl" (kaybolma) eyleminin buradaki yıkıcı etkisini tahlil eder. Kılıç'a göre insan aklı (müşrik), dünyada yalnız kalmamak, sorumluluktan kaçmak ve kendini güvende hissetmek için kendi elleriyle sahte kutsallar, putlar ve şefaatçiler (illüzyonlar) kurgular. O sahte tanrılar, insanın psikolojik koltuk değnekleridir. İşte mahşerdeki o "dalle" (kaybolup gitti) fiili, sadece fiziki heykellerin değil; insanın yüzyıllardır ürettiği o mitolojik, psikolojik ve ideolojik "koltuk değneklerinin" aniden bir hiçliğe gömülmesidir. İnsan (ego), evrenin o dondurucu gerçeği karşısında çırılçıplak ve desteksiz kalmıştır.

        Anhum (عَنْهُمْ)

        Kök: a-n + h-m

        "-Den/-dan, etrafından, uzağına" anlamlarına gelen "an" harf-i cerri ile "onlar" (hüm) zamirinin birleşimidir. Dalle fiilinin yönünü belirterek "Onlardan (uzaklaşıp), onların yanından/etrafından" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sentaksında "an" edatının kullanılmasının Arap belagatında mutlak bir ayrılığa (müfârakat) işaret ettiğini söyler. Sahte tanrılar (ortaklar) sadece yok olmamış, aynı zamanda o tapanları yapayalnız bırakarak onlardan "yüz çevirip/kopup" (anhüm) geri dönülmez bir şekilde uzaklaşmışlardır.

        (مَا)

        Kök: m-a

        "O şey ki, o şeyler ki, her ne ki" anlamlarına gelen ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Dalle (kayboldu) fiilinin failini (neyin kaybolduğunu) tanımlamak üzere cümleyi bağlar.

        Angelika Neuwirth, Mekke metinlerindeki polemik kurguda bu genel "mâ" (şeyler) edatının kapsayıcılığına odaklanır. Neuwirth'e göre Kur'an burada sadece Lât veya Uzzâ gibi taştan putları kastetmez. "Mâ" edatı, müşriklerin dünyada bel bağladıkları her şeyi; kabile asabiyetini, şefaatçi melekleri, atalarının mitolojilerini, ticari zenginliklerini ve sahte liderlerini (tüm pagan panteonunu) tek bir potada eriterek mahşer sahnesinden "siler atar". Şirkin bütün arşivi kaybolmuştur.

        Kânû (كَانُوا۟)

        Kök: k-v-n

        Sözlükte "olmak, var olmak, bulunmak" anlamlarındaki "k-v-n" (kâne) nakıs fiilinin çoğul mazi çekimidir. "İdiler, oldular, (şöyle) yapıyorlardı" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında "kâne" fiilinin kendisinden sonra gelen muzari fiille (yefterûn) birleştiğinde (hikâye birleşik zamanı/mâzî-i istimrârî) oluşturduğunu ve bunun "geçmişte dünyada sürekli, alışkanlık halinde ve inatla yapılan bir eylemi" gramatikal olarak perçinlediğini açıklar.

        Yefterûn (يَفْتَرُونَ)

        Kök: f-r-y

        Sözlükte "yalan uydurmak, asılsız şeyler kurgulamak, iftira atmak, kesip biçerek yeni (ve sahte) bir şey üretmek" anlamlarındaki kökten ifti'al babında türeyen çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. Kânû ile birlikte "Uydurmakta oldukları, iftira edegeldikleri (o şeyler kayboldu)" anlamına gelir ve ayeti o felsefi hiçlikle noktalar.

        İbn Fâris, "f-r-y" kökünün asıl anlamının "bir deriyi veya kumaşı ölçüp biçerek (keserek) ondan yeni bir kılıf/şekil meydana getirmek" olduğunu belirtir. Mecaz olarak bu kök; hakikati (gerçeği) kesip biçerek, kendi zihnine göre yepyeni ama "sahte/asılsız" bir kurgu, bir yalan (iftira) üretmek manasına evrilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iftira" ile sıradan bir yalan (kizb) arasındaki farkı ontolojik olarak tahlil eder. Râgıb'a göre iftira; tesadüfi bir yalan değil, bilinçli, sistematik ve mühendislik ürünü bir "kurgudur". Müşriklerin melekleri Allah'ın kızları saymaları, putlara şefaatçi yetkisi vermeleri veya kabile geleneklerini ilahi kanun gibi sunmaları basit bir yanılgı değil; Allah'ın dinini kesip biçerek (f-r-y) yerine kendi sahte teolojilerini yerleştirdikleri devasa bir "din mühendisliğidir/iftiradır".

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde insanın "mit/kurgu" üretme (iftira) hastalığını bu kapanış fiili üzerinden yorumlar. Cündioğlu'na göre insan zihni, belirsizlikten korktuğu için sürekli olarak efsaneler, masallar ve kurtarıcı mitolojiler (iftiralar) uydurarak kendi varoluşsal boşluğunu doldurmaya çalışır. Müşriklerin uydurduğu (yefterûn) din de böyle bir beşeri kurgudur. Ancak mahşerde hakikat bütün çıplaklığıyla (Mutlak Otorite olarak) ortaya çıktığında; insanın kendi eliyle kestiği, biçtiği, uydurduğu (iftira ettiği) o bütün sahte kurgular, ideolojiler ve felsefeler (mâ kânû yefterûn) o sarsılmaz gerçeğin ışığı karşısında tuzla buz olup "kaybolmaya" (dalle) mahkûmdur. İftira (kurgu), mahşerin ateşine dayanamayan yegâne yalandır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X