وَاِذَا رَاَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا شُرَكَٓاءَهُمْ قَالُوا رَبَّـنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُرَكَٓاؤُ۬نَا الَّذ۪ينَ كُنَّا نَدْعُوا مِنْ دُونِكَۚ فَاَلْقَوْا اِلَيْهِمُ الْقَوْلَ اِنَّكُمْ لَكَاذِبُونَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 86. Ayet
Daralt
X
-
"Şirke sapanlar, Allah’a ortak koştukları şeyleri gördüklerinde, “Ey Rabbimiz! İşte bunlar, seni bırakıp da kendilerine taptığımız putlarımızdır” diye itirafta bulunurlar. Fakat o varlıklar, “Siz gerçekten yalancısınız” diyerek onlara gerekli cevabı verirler."
Şirke sapanlar, Allah’a ortak koştukları şeyleri gördüklerinde, “Ey Rabbimiz! İşte bunlar, seni bırakıp da kendilerine taptığımız putlarımızdır diye itirafta bulunurlar. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Onların ortak koştukları şeyler, yani onların yakınları ve şeytanlardan olan dostları demektir. Tıpkı şu âyetlerde beUrtildiği gibi: “(Allah, görevlilere buyurur:) “Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allahın dışında taptıklarım”; “Onların yanlarına bazı arkadaşlar verdik”; “Unutma o günü ki onları hep birden toplayacağız; sonra da Allah’a ortak koşanlara “Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız?” diyeceğiz”. Onların ortak koştukları şeyler. Yani dünyadaki yakınları ve dostları. Sözünü ettikleri ortaklar bunlardır.
İşte bunlar, seni bırakıp da kendilerine taptığımız putlarımızdır. Bu tevile göre mânası şöyledir; Biz sana ve senin dışında ortak kabul ettiklerimize dua ediyorduk. Onlara gerekli cevabı verirler. Yani onlara siz elbette yalancısınız derler. Bazıları: Seni bırakıp da kendilerine taptıklarımız işte bunlardırdan kastedilen, ibadet ettikleri putlardır. Onlara gerekli cevabı verirler, yani onları şu İlâhi beyanda belirtildiği gibi yalanlarlar: “Siz bize tapmıyordunuz, sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadığımıza Allah şahittir” diyecekler.. Onlar hakkında söylediklerini yalanlayacakları ve kendilerinin o putlara ibadetten gafil olduklarını bildireceklerdir. Bazıları da: Ortaklarından maksat ibadet ettikleri meleklerdir demişlerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “O gün Allah onların hepsini toplayacak ve meleklere soracak: “Bunlar mıydı size tapmakta olanlar?” Melekler şöyle cevap verecekler: “Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı; çoğu onlara inanmıştı”. Onlar, putların emri ile cinlere taptıklarını ve putlara tapmadıklarını haber vermişlerdir. Yahut tâbilerin kendilerine boyun eğdikleri reisleri, Allah’a koştukları ortaklar olur. Putlar ve zikredilen varlıklar olmaya da ihtimal vardır. En doğrusunu Allah bilir.
İşte bunlar, seni bırakıp da kendilerine taptığımız putlarımızdır” diye itirafta bulunurlar. O daha önce sözünü ettiğimiz şeydir, onlara: Şüphesiz ki siz yalancılarsınız derler yahut iddia ettikleri ve inandıkları şeyler hakkında onları yalanlarlar.
Yorumu Yorumla
-
Ve izâ (وَإِذَا)
Kök: v + i-z-a (edat)
"Ve" bağlacı ile "dığı zaman, -ınca, o vakit" anlamlarına gelen, gelecekte kesin olarak gerçekleşecek olayları bildiren zaman ve şart zarfının birleşimidir. "Ve o vakit geldiğinde, ...dıkları zaman" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "izâ" edatının, önceki ayette (85. ayet) bahsedilen azapla yüzleşme sahnesinin hemen ardından, mahşerdeki o devasa yüzleşmenin ikinci perdesine (ortaklarla karşılaşma anına) kesin bir gramatikal geçiş (şart cümlesi) sağladığını belirtir.
Ra'e (رَءَا)
Kök: r-e-y
Sözlükte "görmek, gözlemlemek, bakmak, idrak etmek, şahit olmak" anlamlarındaki kökten türeyen mazi (geçmiş zaman) fiildir. Edattan (izâ) dolayı muzari/gelecek zaman anlamı kazanır. "Gördü, görecek, gördükleri zaman" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "r-e-y" kökünün sadece yüzeysel/optik bir bakış değil, "bir şeyin hakikatini gözle tartışılmaz bir şekilde idrak etmek, karşısında bulmak ve varlığına kesin olarak kani olmak" manasına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "rü'yet" (görme) eyleminin ahiret sahnelerindeki o dondurucu somutluğuna dikkat çeker. Râgıb'a göre müşrikler dünyada putlarını birer taş veya tahta heykeli olarak "görüyorlardı". Ancak mahşer günündeki bu "rü'yet" (ra'e); o putların (veya ortak koştukları varlıkların) dilsiz nesneler olmaktan çıkıp, kendilerinden hesap sorulan veya kendilerini reddeden aktif/şahit varlıklar olarak karşılarına dikilmesini ifade eder. Şirkin en somut yüzleşmesidir.
Ellezîne (ٱلَّذِينَ)
Kök: l-z-y
"O kimseler ki, onlar ki" anlamlarına gelen çoğul ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Görme eylemini (ra'e) gerçekleştirecek olan fail güruhu (müşrikleri) tanımlamak üzere cümleyi bağlar.
Eşrakû (أَشْرَكُوا۟)
Kök: ş-r-k
Sözlükte "ortak koşmak, şirk koşmak, pay ayırmak, birine ait olan mutlak hakkı veya mülkiyeti başkasıyla bölüşmek" anlamlarındaki kökten if'al babında (işrâk) türeyen çoğul mazi fiildir. Ellezîne edatının sıla (açıklama) cümlesidir. "Ortak koşan o kimseler, şirk koşanlar" anlamına gelir.
İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün "iki veya daha fazla şeyin birbirine karışması, saf ve tek olan bir varlığın (tevhidi otoritenin) mutlakiyetinin bozularak araya başka otoritelerin/pay sahiplerinin girmesi" manasına geldiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "şirk" eyleminin bedevi Arapçasındaki ontolojik kibrine odaklanır. Izutsu'ya göre "eşrakû" eylemi masum bir teolojik yanılgı değildir; Allah'ın evrendeki yaratma, rızık verme ve yönetme yetkisini (uluhiyeti) alıp, o yetkiye zerre kadar liyakati olmayan aciz nesnelere (putlara) veya meleklere peşkeş çekmektir. Bu, Allah'ın mutlak krallığına yapılmış evrensel bir ihanet ve ontolojik bir darbedir. Ayet, bu ihaneti gerçekleştirenleri doğrudan bu fiille çağırır.
Şürakâehüm (شُرَكَآءَهُمْ)
Kök: ş-r-k + h-m
Sözlükte "ortaklar, hissedarlar, paydaşlar, şirk koşulan nesneler/varlıklar" anlamlarına gelen "şerîk" kelimesinin çoğulu (şürakâ) ile "onların" (hüm) zamirinin birleşimidir. Ra'e fiilinin mef'ulü (görülen nesne) olarak mansub okunur. "Kendi ortak koştuklarını (putlarını/sahte tanrılarını)" anlamına gelir.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde insanın kendi ürettiği nesnelerle kurduğu bu hastalıklı ilişkiyi tahlil eder. Cündioğlu'na göre; insan dünyada kendi elleriyle yonttuğu taşı, kendi kurguladığı ideolojiyi veya kendi diktiği lideri "ortak" (şerîk) ilan edip ona tapar. Ayet, mahşer meydanında insanın, bizzat kendi elleriyle ürettiği o "sahte ortaklarla" (şürakâehüm) yüz yüze gelmesindeki korkunç trajediyi resmeder. İnsan, kendi yalanıyla (putuyla) göz göze gelmiştir.
Kâlû (قَالُوا۟)
Kök: k-v-l
Sözlükte "demek, söylemek, söz sarf etmek, beyanda bulunmak" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul mazi fiildir. "Dediler ki, diyecekler ki" anlamına gelir.
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün "zihindeki bir düşüncenin veya niyetin, dil vasıtasıyla dışarıya sesli bir beyan olarak aktarılması" manasına geldiğini açıklar. Mahşerdeki o sessizliği bozan, çaresizliğin ve paniğin sese dönüşmüş halidir.
Rabbenâ (رَبَّنَا)
Kök: r-b-b + n-a
Sözlükte "sahip, efendi, koruyup gözeten, mutlak otorite" anlamlarındaki "Rabb" ismi ile "bizim" (nâ) zamirinin birleşimidir. Nidâ (seslenme) harfi düştüğü için mansub (üstünlü) okunur. "Ey Rabbimiz!" anlamına gelir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid kelamı bağlamında bu seslenişteki (Rabbenâ) o devasa çelişkiyi ve iflası tahlil eder. Dünyada rızık, şifa ve şefaat isterken sahte tanrılarına (Lât, Menât, Uzzâ) yalvaran müşrikler; mahşer gününün o dondurucu dehşetini ve putların acziyetini gördükleri anda (ra'e), birdenbire o putları unutur ve doğrudan doğruya evrenin tek ve mutlak sahibine, "Ey Rabbimiz!" diye feryat ederler. Bu kelime, şirkin ahiretteki zorunlu ama artık hiçbir işe yaramayan "tevhidi çırpınışıdır". Azap, insana asıl Rabbini zorla hatırlatır.
Hâülâi (هَٰٓؤُلَآءِ)
Kök: h-a + ü-l-a-i
"İşte şunlar, işte bunlar" anlamlarına gelen, hemze ile biten çoğul (ve yakın) işaret zamiridir. "İşte şunlar, (karşımızda duran) bu varlıklar" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin dizilişinde (sentaks) müşriklerin putlarını işaret ederken yakın işaret zamirini (hâülâi) kullanmalarının, mahşer meydanında tapınanlarla tapınılanların nasıl aynı hizaya, burun buruna bir "suç yüzleşmesine" getirildiklerini gramatikal olarak resmettiğini belirtir. Arada hiçbir mesafe kalmamıştır.
Şürakâünâ (شُرَكَآؤُنَا)
Kök: ş-r-k + n-a
"Ortaklar, paydaşlar" anlamlarına gelen "şürakâ" isminin, "bizim" (nâ) zamiriyle birleşmiş halidir. Hâülâi mübtedasının haberidir. "Bizim ortaklarımızdır, bizim (Sana) ortak koştuklarımızdır" anlamına gelir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke toplumunun psikolojisi üzerinden bu cümlenin ("Ey Rabbimiz! İşte bunlar bizim ortaklarımızdır") taşıdığı sorumluluktan kaçış (günah keçisi arama) refleksine odaklanır. Öztürk'e göre müşrikler mahşerdeki ateşi görünce, kendi özgür iradeleriyle yaptıkları şirkin sorumluluğunu üstlenmek yerine; "Bizi bunlar yaktı, biz bunlara tapmıştık, asıl suçlu bunlar!" diyerek, adeta o dilsiz putları (ortakları) Allah'a şikayet edip, kendi paçalarını kurtarmaya çalışan sefil bir "suçlu psikolojisi" sergilerler.
Ellezîne (ٱلَّذِينَ)
Kök: l-z-y
"O kimseler ki, onlar ki" anlamlarına gelen çoğul ism-i mevsuldür. Şürakâünâ kelimesini sıfatlandırıp açıklamak üzere cümleyi bağlar.
Künnâ (كُنَّا)
Kök: k-v-n + n-a
Sözlükte "olmak, var olmak, bulunmak" anlamlarındaki "k-v-n" (kâne) nakıs fiilinin birinci çoğul (biz) mazi çekimidir. "Biz (şöyle) idik" anlamına gelir ve geçmişteki sürekli bir durumu ifade eder.
Ned'û (نَدْعُوا۟)
Kök: d-a-v
Sözlükte "çağırmak, dua etmek, yalvarmak, yardım istemek, ibadet etmek, isimlendirmek" anlamlarındaki kökten türeyen birinci çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. Künnâ fiiliyle birleşerek (hikâye birleşik zaman) "Biz çağırıyorduk, biz (onlara) yalvarıyor/ibadet ediyorduk" anlamına gelir.
İbn Fâris, "d-a-v" kökünün "sesi yükseltip, birini veya bir şeyi kendi tarafına/yardımına çekmek için ismen ona seslenmek ve ondan medet ummak" manasına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "dua" eyleminin ibadetin ve kulluğun (zilletin) tam kalbi/özü olduğunu belirtir. Râgıb'a göre, müşriklerin dünyadaki asıl suçu, rızkı ve belayı defetme gücünü Allah'ta aramak yerine; o taştan, tahtadan nesnelere "Ey Lât, bize yağmur ver!", "Ey Uzzâ, bize şifa ver!" diye "seslenmeleri/yalvarmalarıdır" (ned'û). Ahirette itiraf ettikleri eylem, duanın o yanlış adrese postalanmasıdır.
Min dûnik (مِن دُونِكَ)
Kök: m-n + d-v-n + k
"-Den/-dan" anlamındaki "min" edatı, "aşağısında, astı, gerisi, berisi, gayrısı" anlamlarına gelen "dûn" ismi ve "senin" (ke) zamirinin birleşimidir. "Seni bırakıp da, Senin astından/peşinden" anlamına gelir.
İbn Fâris, "d-v-n" kökünün "bir şeyin seviye, değer veya mekân olarak diğerinin mutlak surette aşağısında, gerisinde kalması" manasına geldiğini açıklar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, Mekke müşriklerinin inanç hiyerarşisini bu ifade (min dûnik) üzerinden tahlil eder. Aydar'a göre müşrikler, "Biz Allah'a tapmıyoruz" demiyorlardı. Onlar, Allah'ı en tepede bırakıp (O'na ulaşılmaz deyip); yağmur, şifa, rızık gibi günlük işleri için O'nun "astında/kademesinde" (dûnunda) yer alan putlara "dua ediyorlardı" (ned'û). Müşriklerin mahşerdeki "Seni bırakıp da astlarına yalvarıyorduk" itirafı, bu çarpık hiyerarşinin kendi dilleriyle ifşasıdır.
Fe elkav (فَأَلْقَوْا۟)
Kök: f + l-k-y
Takibiyye/sonuç bildiren "fe" bağlacı ile "atmak, fırlatmak, bırakmak, kavuşturmak, şiddetle yöneltmek" anlamlarındaki "l-k-y" kökünden if'al babında (ilkâ) türeyen çoğul mazi fiildir. "Bunun üzerine (o putlar) attılar, cevabı şiddetle fırlattılar" anlamına gelir.
İbn Fâris, "l-k-y" kökünün temelinde "iki şeyin yüz yüze gelmesi (likâ) ve bir nesnenin/sözün karşı tarafa doğru sertçe, beklenmedik bir şekilde bırakılması, atılması" manasının bulunduğunu açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) "ilkâ" (fe elkav) kelimesinin bu sahnede yarattığı o muazzam retorik şiddete dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre; müşrikler mahşerde putları Allah'a şikayet edip suçu onların üstüne "attıklarında"; o dilsiz sanılan putlar, melekler veya şeytanlar (ortaklar) aniden dile gelir ve müşriklerin o mazeretlerini "şiddetli bir tokat gibi, sözü bir mızrak gibi fırlatarak" (elkav) onların suratlarına geri çarparlar. Cümledeki fiil sadece "dediler ki" (kâlû) şeklinde sıradan bir sözleşme değil; mahşer meydanında yankılanan bir öfke, bir fırlatma ve bir reddediş (ilka) eylemidir.
İleyhimü (إِلَيْهِمُ)
Kök: i-l-y + h-m
"-E/-a, tarafına" anlamlarındaki "ilâ" yönelim edatı ile "onlara" (hüm) zamirinin birleşimidir. Fe elkav fiilinin yönünü belirterek "Onlara, o müşriklere doğru (fırlattılar)" anlamına gelir.
El-kavle (ٱلْقَوْلَ)
Kök: k-v-l
Sözlükte "söz, beyan, ifade, hüküm, kesin karar" anlamlarına gelen isimdir. Elkav fiilinin mef'ulüdür (nesnesidir). "Sözü, o (kesin ve can alıcı) beyanı (attılar)" anlamına gelir.
İnneküm (إِنَّكُمْ)
Kök: i-n-n + k-m
Kendisinden sonraki ismi/zamiri nasb eden, cümleye mutlak kesinlik ve şiddet katan tekid edatı (inne) ile "siz, sizler" anlamındaki muhatap çoğul (küm) zamirinin birleşimidir. Atılan/fırlatılan sözün (el-kavl) içeriğini başlatır. "Muhakkak ki sizler, şüphesiz sizler" anlamına gelir.
Le kâzibûn (لَكَٰذِبُونَ)
Kök: l + k-z-b
Pekiştirme ve tekit bildiren "lâm" (le) edatı ile "yalan söylemek, gerçeği çarpıtmak, asılsız iddiada bulunmak" anlamlarındaki "k-z-b" kökünden türeyen çoğul ism-i fâildir. İnne edatının haberi olarak "Kesinlikle yalancılarsınız, siz apaçık yalan söylüyorsunuz!" anlamına gelir ve ayeti müşriklerin yüzüne inen kozmik bir tokatla noktalar.
İbn Fâris, "k-z-b" kökünün "sıdkın (doğruluğun/hakikatin) tam zıddı olarak; bir sözün, inancın veya iddianın gerçeğe uymaması, vakıanın kasten tersyüz edilmesi" manasına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, putların/ortakların kendi tapanlarına yönelttiği bu "kâzibûn" (yalancılar) suçlamasının mantıksal zeminini tahlil eder. Râgıb'a göre putlar (veya şeytanlar) onlara "Bizim uluhiyet gücümüz yok, biz sizi bize tapmaya zorlamadık. Siz kendi nefsinizin ve kibrinizin arzularına tapmak için bizi sadece bir bahane/araç olarak kullandınız. Şimdi kalkıp 'bizi bunlar yaktı, bunlar bizim ortaklarımız' demeniz apaçık bir yalandır" diyerek kendi sahte-tanrılıklarını reddederler.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi bağlamında ayetin bu dondurucu kapanışının ifşa ettiği narsisizmi inceler. Kılıç'a göre insan; kendi günahının, kendi yarattığı şirkin ve kendi uydurduğu yalanın faturasını her zaman dışarıdaki bir cisme (puta, şeytana, sisteme) kesmeye çalışan egoist bir varlıktır. Mahşerdeki bu sahne, insanın o ikiyüzlülüğünün son bulduğu andır. İnsanın dünyada önünde eğildiği, uğruna savaştığı ve "tanrı" dediği o sahte ortaklar (şürakâ), mahşerde canlanıp o insanın tam yüzüne: "Bize tapmadın, kendi kibrine taptın; Sen kesinlikle bir yalancısın!" (İnneküm le kâzibûn) diye haykırdığında; insan, hem Allah tarafından, hem de bizzat kendi inandığı putu tarafından reddedilen ve yapayalnız kalan evrenin en zavallı, en "yalancı" mahluku olarak cehennemin kapısında felsefi bir hiçliğe gömülür. Şirk, sahibini yüzüstü bırakan mutlak bir yalandır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla