Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 85. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 85. Ayet

    وَاِذَا رَاَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا الْعَذَابَ فَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمْ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ raâ-lleżîne zalemû-l’ażâbe felâ yuḣaffefu ‘anhum velâ hum yunzarûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "O zâlimler azabı görünce artık cezaları hafifletilmez, kendilerine mühlet de tanınmaz."

      O zâlimler azabı görünce. Yani azaba girince demektir. Bunun delili sözü edilen Azap onlardan hafifletilmez meâlindeki cümledir. Çünkü azap devam eder, devam eden azapta hafifletme de yoktur Onlara mühlet de verilmez yani azaptan mühlet verilmez. İkincisi: Hak ettikleri ve lâyık oldukları azap onlardan hafifletilmez. Yahut belirttiğimiz gibi, onların azabında bir kesinti olmaz.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve izâ (وَإِذَا)

        Kök: v + i-z-a (edat)

        "Ve" bağlacı ile "dığı zaman, -ınca, o vakit" anlamlarına gelen, gelecekte kesin olarak gerçekleşecek olayları bildiren zaman/şart zarfının birleşimidir. "Ve o vakit geldiğinde, ...dıkları zaman" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "izâ" edatının, önceki ayette (84. ayet) bahsedilen diriliş (ba's) ve şahitlerin getirilmesi sahnesinden sonra, olayın mutlak ve kaçınılmaz sonucuna (azapla yüzleşme anına) kesin bir gramatikal geçiş (şart cümlesi) sağladığını belirtir. Mahşerdeki o devasa mahkemenin kapıları kapanmış, nihai yüzleşme vakti (izâ) gelip çatmıştır.

        Ra'e (رَءَا)

        Kök: r-e-y

        Sözlükte "görmek, gözlemlemek, bakmak, idrak etmek, şahit olmak" anlamlarındaki kökten türeyen mazi (geçmiş zaman) fiildir. Edattan (izâ) dolayı muzari/gelecek zaman anlamı kazanır. "Gördü, görecek, gördükleri zaman" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "r-e-y" kökünün sadece yüzeysel bir bakış değil, "bir şeyin hakikatini gözle (optik olarak) tartışılmaz bir şekilde idrak etmek, karşısında bulmak" manasına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "rü'yet" (görme) fiilinin ahiret sahnelerindeki ontolojik sarsıcılığına dikkat çeker. Râgıb'a göre dünyada ahireti (azabı) sadece duyuyor ve kalpleriyle inkâr ediyorlardı. Ancak mahşerde o inkâr ettikleri nesne (azap/cehennem) aniden fiziki bir form kazanarak, bütün gerçekliğiyle onların "gözlerinin (rü'yetinin) tam önüne" dikilecektir. Görmek, inkarın ve şüphenin mutlak olarak sıfırlandığı dehşet anıdır.

        Ellezîne (ٱلَّذِينَ)

        Kök: l-z-y

        "O kimseler ki, onlar ki" anlamlarına gelen çoğul ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Azabı gören o spesifik güruhu tanımlamak üzere cümleyi fiile bağlar.

        Zalemû (ظَلَمُوا۟)

        Kök: z-l-m

        Sözlükte "zulmetmek, haksızlık yapmak, karanlıkta bırakmak, bir şeyi ait olmadığı yere koymak, haddi aşmak" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul mazi fiildir. Ellezîne edatının sıla (açıklama) cümlesidir. "Zulmeden o kimseler, haksızlık yapanlar" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün asıl ve felsefi anlamının "bir nesneyi, bir hakkı veya bir inancı kendi doğal/fıtri merkezinden (haktan) alıp, ait olmadığı karanlık ve yanlış bir yere (batıla) yerleştirmek" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "zulüm" kavramının şirk ile olan o sarsılmaz teolojik bağıntısını tahlil eder. Izutsu'ya göre Kur'an terminolojisinde en büyük "zalim", başkasının malını çalan kişi değil; uluhiyet (Tanrılık) hakkını Yaratıcıdan (Allah'tan) alıp, o hakka zerre kadar layık olmayan cansız putlara, yıldızlara veya kendi kibrine "yerleştiren" müşriktir. Bu yüzden ayetteki "zalemû" (zulmedenler) kelimesi doğrudan doğruya önceki ayetlerdeki o nankör "müşrikleri/kâfirleri" tanımlar. Tevhid adalettir, şirk ise varlığa yapılmış en büyük ontolojik zulümdür.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde bu fiili (zalemû) bir "haddi aşma" eylemi olarak okur. Cündioğlu'na göre insan, yeryüzünde sınırları olan bir varlıktır. Allah'ın bunca nimetini (gözü, kulağı, barınakları) kendi egosu için kullanıp Allah'a isyan eden akıl, kendi sınırlarını (haddini) çiğnemiş, varlığın nizamına tecavüz etmiştir. Ahiretteki azap da işte bu "ontolojik haddi aşmanın" (zulmün) kaçınılmaz kozmik geri dönüşüdür/bedelidir.

        El-azâbe (ٱلْعَذَابَ)

        Kök: a-z-b

        Sözlükte "acı, ceza, eziyet, şiddetli ıstırap" anlamlarına gelen isimdir. Ra'e fiilinin mef'ulü (görülen nesne) olarak mansub (üstün) okunur. "Azabı (gördükleri zaman)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "a-z-b" kökünün "insanın alıştığı tatlılıktan, rahatlıktan, uykudan ve sükûnetten (azb) tamamen kesilip, mahrum bırakılarak şiddetli bir ıstırabın içine hapsedilmesi" manasına geldiğini açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, Mekke dönemi müşriklerinin psikolojisi üzerinden bu kelimenin etkisini inceler. Aydar'a göre müşrikler dünyada o deri çadırlarında, evlerinde (büyût) ve serin gölgelerde (zılâl) son derece konforlu, dokunulmaz ve rahat bir hayat sürüyorlardı. Azap onlara hep bir masal (esâtir) gibi geliyordu. Kur'an, dünyadaki o sahte konforun (nimetin) bittiği ve o konforu inkarla harcayanların o devasa ve korkunç "azapla" (cehennemle) somut olarak göz göze geldiği o kırılma anını betimler.

        Fe lâ (فَلَا)

        Kök: f + l-a

        Takibiyye/sonuç bildiren "fe" bağlacı ile olumsuzluk edatı olan "lâ"nın birleşimidir. "İşte o andan itibaren asla, artık ... hayır" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında buradaki "fe" edatının "râbıta-i cevab" (şartın cevabını bağlayan edat) olduğunu belirtir. O zalimler o korkunç azabı "gördükleri o saniye (fe)", araya hiçbir mühlet, zaman veya itiraz girmeksizin peşinden gelen o mutlak çaresizlik hükmüyle anında yüzleşeceklerdir. Kopmaz bir neden-sonuç bağıdır.

        Yühaffefü (يُخَفَّفُ)

        Kök: h-f-f

        Sözlükte "hafifletilmek, yükü azaltılmak, ağırlığı giderilmek, yavaşlatılmak" anlamlarındaki kökten tef'îl babında (tahfîf) türeyen meçhul (edilgen) muzari fiildir. "Hafifletilir (lâ ile: asla hafifletilmez, yükü zerre kadar azaltılmaz)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "h-f-f" kökünün "sıkletin (ağırlığın/eziciliğin) tam zıddı olarak; yerinden kaldırılabilen, insana nefes aldıran, baskıyı azaltan hafiflik" manasına geldiğini belirtir. (Önceki ayetlerde geçen "çadırları hafif bulursunuz / testehıffûneha" kelimesiyle aynı köktendir).

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) buradaki kelime seçimine ve kök bağlantısına (Tıbak/mukabele) dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an, 80. ayette müşriklere "Dünyada yükünüzü kolaylaştıran 'hafif' (istihfâf) evler/çadırlar verdik" diyerek onlara dünyadaki yüklerinin nasıl sıfırlandığını hatırlatmıştı. Ancak bu nimetlere nankörlük eden o zalimler mahşere geldiklerinde, dünyadaki o "hafifliğin" bedeli olarak üzerlerine çöken cehennem azabı "lâ yühaffefü" (artık üzerinizden asla hafifletilmeyecektir) diyerek, kelimeler üzerinden muazzam ve dehşetli bir ironi/kısas kurgular. Dünyadaki nankörce hafifliğin ahiretteki karşılığı, ezici ve hafiflemeyen (haff) bir yüktür.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi bağlamında bu meçhul fiilin (yühaffefü) yarattığı mutlak umutsuzluğu tahlil eder. Kılıç'a göre insan, dünyada bir acı veya hastalık çektiğinde, bunun zamanla geçeceğini veya en azından ilacın etkisiyle "hafifleyeceğini" umarak o acıya dayanır. İnsanı hayatta tutan şey bu "hafifleme/mola" umududur. Ancak ahiretteki azap formunda "lâ yühaffefü" (asla hafifletilmeyecek) denilerek, insanın o psikolojik "mola ve dayanma umudu" ebediyen iptal edilir. Kesintisiz ve ivmesi hiç düşmeyen bir ıstırap, insan psikolojisinin mutlak iflasıdır.

        Anhum (عَنْهُمْ)

        Kök: a-n + h-m

        "-Den/-dan, üzerinden, etrafından" anlamlarına gelen "an" harf-i cerri ile "onlar" (hüm) zamirinin birleşimidir. Yühaffefü fiilinin yönünü belirterek "Onlardan, o zalimlerin üzerinden (hafifletilmeyecektir)" anlamına gelir.

        Ve lâ hum (وَلَا هُمْ)

        Kök: v + l-a + h-m

        "Ve" bağlacı, olumsuzluk edatı (lâ) ve "onlar" anlamına gelen (hüm) munfasıl zamirinin birleşimidir. "Ve onlar (o zalim güruh) ... da değillerdir" anlamına gelir. Cümleyi ikinci bir azap/çaresizlik boyutuna taşır.

        Yünzarûn (يُنظَرُونَ)

        Kök: n-z-r

        Sözlükte "bakılmak, göz ardı edilmemek, kendisine yönelinmek, süre verilmek, mühlet tanınmak, ertelenmek" anlamlarındaki kökten türeyen meçhul (edilgen) muzari fiildir. "Onlara mühlet verilmez, süre tanınmaz, (merhametle) yüzlerine bakılmaz" anlamına gelir ve ayeti o dondurucu mahşer sessizliğiyle noktalar.

        İbn Fâris, "n-z-r" kökünün "gözle bir şeye yönelmek, onu beklemek, tehir etmek, zaman tanımak ve birine bir şans daha vermek" manasına geldiğini açıklar. Eylemin olumsuz (lâ) formda gelmesi, şansın ve zamanın o noktada (kıyamette) mutlak olarak bittiğinin ilanıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "nazar/inzâr" kavramının teolojik ve eskatolojik (ahiret) işlevine dikkat çeker. Râgıb'a göre dünyada insanlara "nazar" edilir; yani Allah onlara günah işlemelerine rağmen mühlet verir, tövbe etmeleri için süre tanır, azabı anında indirmez (inzâr/erteleme). Ancak o büyük mahkeme kurulup şahitler geldiğinde, zaman (mühlet) kavramı çöker. "Lâ yünzarûn" demek; "Dünyadaki o geniş zamanlı toleransınız bitti, artık cezanız saniyesinde uygulanacak, bir anlık nefes payı (mühlet) bile koparamayacaksınız" demektir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi müşriklerinin zihin dünyası ekseninde bu fiilin yıktığı o sahte özgüveni tahlil eder. Öztürk'e göre müşrikler dünyada peygambere meydan okurken, "Hadi o vadettiğin azabı hemen getir de görelim, neden bekliyorsun!" diyerek, azabın ertelenmesini (mühleti/inzârı) kendi haklılıklarının veya Allah'ın acizliğinin bir kanıtı sanıyorlardı. Kur'an, bu ayetin sonunda onların o alaycı beklentisine cevap verir: "Dünyada size mühlet verilmesine (inzâr) aldanıp şımarmıştınız; ama o azabı kendi gözlerinizle gördüğünüz o gün (mahşerde), o çok güvendiğiniz 'erteleme/mühlet/zaman' (yünzarûn) kavramı bir daha asla işlemeyecek." Mühletin bitişi, cehennemin kapısının açılışıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X