وَيَوْمَ نَبْعَثُ مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ شَه۪يداً ثُمَّ لَا يُؤْذَنُ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 84. Ayet
Daralt
X
-
"Bir gün gelecek, her ümmetten bir tanık çıkaracağız ve artık inkâr etmiş olanların, ne (olmadık) mazeretler ileri sürmelerine izin verilecek ne de onlardan Allah’ın hoşnutluğunu kazanma yönünde çaba göstermeleri istenecektir."
Bir gün gelecek, her ümmetten bir tanık çıkaracağız. Bazıları şunu söylemiştir: Ümmetin şahidi, o ümmetler aleyhine, sözü edilen şekilde, vücut organlarının kendi aleyhlerinde şahitlik etmeleri gibi şahitlik edecektir. Tıpkı şu beyanlarda belirtildiği gibi: “O ceza gününde dilleri, elleri ve ayakları, yapıp ettikleri hususlarda aleyhlerine tanıklık edecektir”; “Nihayet oraya geldiklerinde vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder”; “O gün yer, bütün haberlerini Rabb’inin ona vahyettiği şekilde anlatır”. Bu ve benzeri âyetlerde, yaptıkları kötü işleri inkâr ettikleri zaman aleyhlerinde şahitlik yapılacağı belirtilmiştir. Bazıları da şöyle demiştir: Her ümmetin şahidi, kendisine gönderilen peygamberidir, o peygamber onlar aleyhine, kendilerine Rab’lerinin elçilik görevini tebliğde bulunduğuna dair şahitlik edecektir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden bir uyarıcı gelip geçmemiş olsun”. “Nezir” onlara gönderilen elçidir. Şu İlâhî beyanlarda da bu konu işlenmiştir: “Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlar hakkında şahit tuttuğumuz zaman halleri nice olacak!”; “Böylece insanlara karşı şahitler olmanız için ve peygamber de size karşı şahit olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık”. Yüce Allah, Hz. Muhammed’i o ümmetler aleyhine, peygamberlerinin elçilik görevlerini tebliğ ettikleri konusunda şahit getirecek. O da “Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorgulayacağız”; “Kıyâmet gününde Allah elçileri toplayacak”; “O gün Allah onlara hitap ederek, “Peygamberlere ne cevap verdiniz?” diye sorar””. Allah elçilere, kavimlerine risâleti tebliğ etmelerini sorar, kavimlerine de elçilere ne cevap verdiklerini sorar. Bazı müfessirler bu görüşü benimsemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Kuranda Allah’ın gelmesi, gitmesi ve benzer şekilde belirtilen ifadelerin hepsinin gönderme anlamına gelmesi mümkündür. Bu âyetlerin hepsinin tefsiri şöyledir: “Biz her ümmetten şöyle şöyle göndeririz” şeklindedir. Şu âyetler de bu türdendir: “Rabb’in gelip melekler de saf saf dizildiğinde”; “Onlar, ille de Allah’ın ve meleklerin çıkıp gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar!”; “Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlar hakkında şahit tuttuğumuz zaman halleri nice olacak!” İşte bu göndermek anlamındadır.
Artık inkâr etmiş olanların, ne (olmadık) mazeretler ileri sürmelerine izin verilecek. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Onların mazeret ileri sürmelerine bile izin verilmeyecek, çünkü onların bir özrü yoktur. Bu husus şu âyetin ifadesidir: “Bu öyle bir gündür ki artık konuşamazlar. (Zamanı geçtiği için) kendilerine izin de verilmez ki mazeret bildirsinler”. Onların özür bildirmeleri kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Çünkü onların mazeret bildirmeleri şu beyanlarda belirtildiği anlam gibidir: “Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar!”; “Siz olmasaydınız, hiç kuşkusuz biz iman ederdik”. Buna benzer mazeret beyanları onlara fayda vermeyecek, bu sebeple onların mazeret ileri sürmelerine izin verilmeyecek, onlardan Allah’ın hoşnutluğunu kazanma yönünde çaba göstermelerine de imkân verilmeyecektir. Hasan-ı Basrî “ve lâ hum yüstatebûn” (وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ) beyanına şu anlamı vermiştir: Onların işledikleri küçük günahlar da silinmeyecektir. Buna benzer bir ifade şu âyette geçmektedir: “Artık dayanabilirlerse kalacakları yer ateştir; kendilerine yeni bir fırsat verilmesini talep etseler de bu talepleri kabul edilmez”. Yani onlar, hataları silinenlerden olmayacaklardır. Yani onlar kendilerinden sudur eden günahlardan muaf tutulmazlar. Onlara izin verilmeyecek Bazıları bu beyan hakkında şöyle demiştir: Onlara tövbe etme ve bulundukları durumdan dönme imkânı verilmeyecektir. Çünkü o vakit tövbe ve Allah’ın yoluna dönme vakti değildir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, “Allah’ın birliğine inandık, O’na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz” derler. Ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir; Allah’ın, kulları hakkında öteden beri uygulanan yasası böyledir. İşte o zaman artık inkârcılar hüsrana uğramışlardır”. Bu ve benzeri âyetlerde olduğu gibi. “Ve lâ hum yüstatebûn” (وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ) eksiğinden dönmesi için bir kimseye eksiğini hatırlatmak, sitemde bulunmaktır. Bu durumun âhirette olması muhtemel değildir. Hem kâfirlere izin verilmez. Yani onların konuşmalarına izin verilmez. Tıpkı şu beyanda behrtildiği gibi: “Allah buyurur ki: “Yıkılın karşımdan! Ve artık bana bir şey söylemeyin!”. Yahut şefaat edeceklere, kâfirler için şefaat etme izni verilmez, şefaatçilere sadece müminlere şefaat izni verilir demektir.
Yorumu Yorumla
-
Ve yevme (وَيَوْمَ)
Kök: v + y-v-m
"Ve" bağlacı ile "gün, zaman dilimi, an, vakit" anlamlarına gelen ismin birleşimidir. Zaman zarfı olarak mansub (üstün) okunur. "O gün ki, (şu hadisenin olacağı) vakit" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "yevme" kelimesinin gizli bir "izkür" (hatırla/an) fiiline bağlı olduğunu veya önceki ayetlerdeki rızık ve nimet anlatımlarından sonra, o nimetlerin hesabının sorulacağı "Kıyamet/Mahşer" sahnesine geçişi sağlayan bir "atf-ı beyan" olduğunu belirtir. Dünyadaki nankörlükten (83. ayet), ahiretteki yüzleşmeye keskin bir geçiş yapılır.
Neb'asü (نَبْعَثُ)
Kök: b-a-s
Sözlükte "göndermek, uykudan uyandırmak, diriltip ayağa kaldırmak, harekete geçirmek" anlamlarındaki kökten türeyen birinci çoğul (Biz) muzari fiildir. "Diriltip huzura çıkaracağız, göndereceğiz, ayağa kaldıracağız" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "b-a-s" kökünün temelinde "bir şeyi bulunduğu durağan/ölü halden çıkarıp, bir amaç doğrultusunda hızla ileriye doğru harekete geçirmek" manasının bulunduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "ba's" eyleminin iki türü olduğunu belirtir. Birincisi peygamberlerin insanlara "gönderilmesi", ikincisi ise ölülerin kabirlerinden "diriltilip" mahşere sevk edilmesidir. Ayetteki kullanımıyla bu fiil; her ümmetin kendi zaman diliminden ve mezarından sökülüp, mutlak bir yargılama için Allah'ın huzuruna "fırlatılmasını/sevk edilmesini" ifade eden dehşetli bir ontolojik uyanıştır.
Min külli (مِن كُلِّ)
Kök: m-n + k-l-l
"-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri ile "hepsi, tamamı, her bir" anlamlarına gelen "küll" isminin birleşimidir. "Her bir (topluluktan)" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, buradaki "min" edatının "ibtidâ-i gaye" (başlangıç noktası) bildirdiğini söyler. Mahşer meydanı, her bir zaman diliminden ve her bir coğrafyadan gelen insanların toplandığı evrensel bir merkezdir.
Ümmetin (أُمَّةٍ)
Kök: e-m-m
Sözlükte "bir öndere uyan topluluk, millet, din bağıyla bağlı grup, zaman, nesil" anlamlarına gelen isimdir. Külli kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak mecrur okunur. "Her bir ümmetten, her bir milletten" anlamına gelir.
İbn Fâris, "e-m-m" kökünün "bir hedefe yönelmek, birini imam/önder edinmek ve bir ana kaynak etrafında birleşmek" manasına geldiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "ümmet" kavramının tarihsel ve teolojik derinliğini tahlil eder. Izutsu'ya göre Kur'an tarihi, bireylerin değil, kendilerine bir peygamber gönderilmiş "ümmetlerin" tarihidir. Mahşer günü insanlar tek başına değil, dahil oldukları o inanç ve tarihsel kimlik (ümmet) şemsiyesi altında, kolektif bir hafıza ile diriltileceklerdir.
Şehîden (شَهِيدًا)
Kök: ş-h-d
Sözlükte "şahitlik eden, hazır bulunan, bir olayı gözlemleyen, gerçeği beyan eden, örnek model" anlamlarındaki kökten türeyen "fa'îl" (mübalağa) kalıbında isimdir. Neb'asü fiilinin ikinci mef'ulü (hal/durum zarfı) olarak mansub okunur. "Bir şahit (çıkaracağız/göndereceğiz)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "ş-h-d" kökünün "bir yerde bizzat bulunmak, bir şeyi gizli değil apaçık görmek ve gördüğünü dürüstçe haber vermek" manasına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "şehîd" kavramının mahşerdeki hukuksal işlevine dikkat çeker. Râgıb'a göre her ümmetin içinden çıkarılacak olan bu "şahit", o ümmete gönderilmiş olan "Peygamberdir". Peygamberin şahitliği; hem ilahi mesajı onlara "apaçık ulaştırdığına" dair bir kanıt, hem de o ümmetin bu mesaja karşı gösterdiği tepkinin (iman veya inkarın) en yüksek dereceli "gözlemcisidir". Şahit, davanın (hesabın) sarsılmaz temelidir.
Dücane Cündioğlu, varlık ve hakikat felsefesi ekseninde "şehîd" makamını tahlil eder. Cündioğlu'na göre mahşer bir "mahkeme" metaforudur. Her mahkemenin bir tanığa ihtiyacı vardır. Ancak buradaki tanıklık (şehâdet), sadece sözlü bir beyan değil; peygamberin kendi hayatıyla ve tebliğiyle o ümmetin üzerine dikilmiş bir "hakikat anıtı" (şehîd) olarak diriltilmesidir. O varken, kimsenin "Bize haber gelmedi" demeye ontolojik olarak gücü yetmeyecektir.
Sümme (ثُمَّ)
Kök: s-m-m (edat)
"Sonra, ardından" anlamlarına gelen, olaylar arasında zaman/mertebe farkı bildiren atıf edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, buradaki "sümme" edatının "terâhî" (gecikme/uzaklık) bildirdiğini belirtir. Şahitlerin getirilmesi ve davanın kurulmasından "sonra", inkârcıların o çaresiz çırpınışlarına (bahane üretme çabalarına) geçiş yapılır.
Lâ yü'zenü (لَا يُؤْذَنُ)
Kök: l-a + e-z-n
Olumsuzluk edatı (lâ) ile "izin vermek, duyurmak, kulak vermek, yetki tanımak" anlamlarındaki kökten türeyen meçhul (edilgen) muzari fiildir. "İzin verilmez, (söz söyleme) yetkisi tanınmaz" anlamına gelir.
İbn Fâris, "e-z-n" kökünün "kulağa (üzün) girmek, bir şeyi dinlemek ve ona göre bir harekete geçme ruhsatı (izin) vermek" manasına geldiğini açıklar.
Lillezîne (لِلَّذِينَ)
Kök: l + l-z-y
"O kimseler için ki, onlar için" anlamlarına gelen "lâm" edatı ile çoğul ism-i mevsulün birleşimidir. İzin verilmeyecek olan grubu tanımlar.
Keferû (كَفَرُوا۟)
Kök: k-f-r
Sözlükte "örtenler, nankörlük edenler, bilerek inkâr edenler" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul mazi fiildir. "İnkâr edenler (için)" anlamına gelir.
Toshihiko Izutsu, "küfür" eyleminin buradaki hukuki sonucunu inceler. Izutsu'ya göre dünyada peygambere karşı "yüz çeviren" ve gerçekleri "örten" (keferû) bu kişiler; mahşerde şahit (peygamber) karşılarına dikildiğinde, kendilerini savunmak için bir boşluk arayacaklar ama o "izin" (izn) kapısı yüzlerine ebediyen kapatılacaktır. Konuşma sırası artık savunmanın değil, hükmündür.
Ve lâ hüm (وَلَا هُمْ)
Kök: v + l-a + h-m
"Ve onlar ... da değillerdir" anlamına gelen olumsuzluk takısı ve çoğul zamirdir.
Yüst'te'bebûn (يُسْتَعْتَبُونَ)
Kök: a-t-b
Sözlükte "razı etmek, özür dilemek, hoşnutluğa dönmek, sitemi gidermek, geri dönüp hatasını düzeltmek" anlamlarındaki kökten istif'al babında türeyen meçhul muzari fiildir. "Özürleri kabul edilmez, (tekrar dünyaya dönüp Allah'ı) razı etme talepleri reddedilir" anlamına gelir ve ayeti mühürler.
İbn Fâris, "a-t-b" kökünün temelinde "yolun engebeli, zorlu ve pürüzlü olması" (atbe) manasının bulunduğunu açıklar. Birini "isti'tâb" etmek (razı etmeye çalışmak); aradaki o pürüzleri (kırgınlığı/suçu) giderip yolu düzlemek, yani "özür dileyerek barışmak" demektir.
Râgıb el-İsfahânî, "isti'tâb" kavramının Kur'ani derinliğini tahlil eder. Râgıb'a göre dünyada tövbe kapısı açıktır; yani kul hata yaptığında Allah'ı razı etme (atb/özür) imkânına sahiptir. Ancak mahşer günü "yüst'te'bebûn" (özür dilemelerine fırsat verilmez) hükmüyle; amellerin ve niyetlerin mühürlendiği, artık "geri dönüşün" (hatayı telafi etme şansının) kalmadığı o mutlak adalet anı ifade edilir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi bağlamında ayetin bu kapanış fiilindeki "mutlak çaresizliğe" dikkat çeker. Kılıç'a göre insan, her sıkıştığında bir bahane veya bir özürle durumu kurtarabileceğini sanan bir varlıktır. Mahşer sahnesinde (şahitlerin huzurunda) kâfirler; "Bize fırsat ver, geri dönelim de Seni razı edelim!" diyecekler ama "lâ yüst'te'bebûn" (bu talepleri asla dinlenmeyecektir) denilerek; fırsatın sadece "dünyada" olduğu, mahşerin ise sadece "sonuç" yeri olduğu felsefi bir sertlikle beyan edilir. Pişmanlık, o gün hukuki bir geçerlilik taşımayacaktır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla