Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 81. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 81. Ayet

    وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمْ مِمَّا خَلَقَ ظِلَالاً وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْجِبَالِ اَكْنَاناً وَجَعَلَ لَكُمْ سَرَاب۪يلَ تَق۪يكُمُ الْحَرَّ وَسَرَاب۪يلَ تَق۪يكُمْ بَأْسَكُمْۜ كَذٰلِكَ يُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْلِمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Va(A)llâhu ce’ale lekum mimmâ ḣaleka zilâlen vece’ale lekum mine-lcibâli eknânen vece’ale lekum serâbîle takîkumu-lharra veserâbîle takîkum be/sekum(c) keżâlike yutimmu ni’metehu ‘aleykum le’allekum tuslimûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Yine Allah, yarattığı şeylerden sizin için gölgelikler yaptı, dağlarda size sığınaklar yarattı; size sıcağa karşı kendinizi koruyacak elbiseler, mâruz kalabileceğiniz düşman gücünden sizi koruyacak zırhlar yapma imkânı bahşetti. İşte Allah, teslimiyet gösteresiniz diye size nimetini böyle eksiksiz ver­mektedir.”

      Allah, yarattığı şeylerden sizin için gölgelikler yaptı. Burada gölgeliklerin anılan evler olma ihtimali vardır, çünkü o evler aynı zamanda onlara gölge de oluyordu. Bu cümlenin ağaçlar, elbiseler, etekler ve gömlekler olması da muhtemeldir. Yüce Allah “sizi korur” buyuruyor. Yani sizi örtüyor demektir. İbn Kuteybe de gölgelik kelimesine ağaçlar ve dağlar anlamı vermiştir.

      Allah dağlarda size sığınaklar yaptı. Onlar dağların içindeki mağaralar ve dağlarda edinilen evlerdir ki insanları sıcaktan ve soğuktan korur. Size sıcağa karşı kendinizi koruyacak elbiseler bahşetti. Denildi ki bunlar gömlekler ve zırhlardır. Sonra Allah anılan evlerin, sığınakların ve giysilerin sizi sıcaktan ve korkudan ve aynı zaman düşmanın zarar vermesinden korur. İşte Allah, size nimetini böyle eksiksiz vermektedir. Bu nimetler burada sözü edilen türlü nimetlerdir.

      Size sıcağa karşı kendinizi koruyacak elbiseler verdi. Allah bu giysilerin sıcaktan koruduğundan bahsetti, aslında bunlar insanı hem sıcaktan hem de soğuktan birlikte korurlar. Bunlardan birini zikredip de diğerini zikretmemek, birini belirtmenin yeterli olmasından dolayıdır.

      İşte Allah, size nimetini böyle eksiksiz vermektedir. Yani Allah, sizi müslüman olmaya mecbur etmek yahut deliliyle susturmak için bu şekilde nimetini belirtmeyi tam yapıyor.

      Teslimiyet gösteresiniz diye. Bu sûrede başından sonuna kadar sözü edilen bütün nimetler ve âyetler sadece şu sonucun gerçekleşmesi için belirtilmiştir: Umulur ki müslüman olursunuz Bu sûrede zikredilen “Belki şükredersiniz” “Belki doğru yolu bulursunuz” mealindeki ifadelerde bu sonuçların hepsinin kastedilmesi ihtimali vardır. Bunlardaki her bir cümlenin diğerinden ayrı bir mâna taşıma ihtimali de vardır. En doğrusunu Allah bilir.

      İşte Allah, teslimiyet gösteresiniz diye size nimetini böyle eksiksiz vermektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, kendilerine hatırlatılan çeşitli nimetlere, lütuf ve ihsanlara inanan bir kavim hakkındadır. Bilinmelidir ki İslâm Allah’ın en büyük nimetlerindendir, Allah’ın nimeti olmaksızın ona erişilmez. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Nahi sûresine aynı zamanda Niam sûresi adı da verilmiştir, çünkü bu sûrede baştan sona nimetler ve halka yarar sağlayan türlü ihsanlar zikredilmiştir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vallâhu (وَاللَّهُ)

        Kök: v + e-l-h

        "Ve" bağlacı ile kâinatın mutlak sahibinin özel ismi olan "Allah" lafzının birleşimidir. Cümlenin mübtedasıdır (öznesidir). "Ve Allah, Allah ise" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "vav" (ve) bağlacının, önceki ayetlerde bahsedilen ev inşası (çadırlar, yünler, ev eşyaları) gibi insanın kendi çabasıyla ürettiği nimetlerden, insanın hiçbir müdahalesi olmadan doğada hazır bulunan ilahi koruma mekanizmalarına (gölgeler, dağlar) geçişi sağlayan bir "isti'nâf" (yeni bir konuya/hükme başlama) edatı olduğunu belirtir.

        Ce'ale (جَعَلَ)

        Kök: c-a-l

        Sözlükte "kılmak, yapmak, var etmek, bir şeye form ve işlev kazandırmak, tahsis etmek" anlamlarındaki kökten türeyen mazi (geçmiş zaman) fiildir. "Kıldı, yaptı, var etti" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "c-a-l" kökünün "yoktan var etmekten (halk) ziyade, halihazırda var olan bir nesneye/mekâna pratik veya zihni olarak yeni bir statü, düzen ve fonksiyon (işlev) tayin etmek" manasının bulunduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "ce'l" eyleminin ontolojik işlevini tahlil eder. Râgıb'a göre ağaçlar veya bulutlar zaten yaratılmıştır (halk); ancak Allah'ın onları "kılması" (ce'ale), onların fiziksel yapısına insanın kavurucu sıcaktan korunacağı bir "gölge/serinlik" sağlama işlevini fıtri olarak yüklemesidir. Doğa, ilahi bir dokunuşla (ce'l ile) insanın hizmetkârına dönüşür.

        Leküm (لَكُم)

        Kök: l + k-m

        "İçin, -e/-a ait" anlamlarına gelen tahsis/mülkiyet edatı "lâm" (le) ve muhatap çoğul (siz) zamiri olan "küm" ekinin birleşimidir. "Sizin için, sırf sizin faydalanmanız için" anlamına gelir.

        Mimmâ (مِّمَّا)

        Kök: m-n + m-a

        "-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri ile "o şeylerden ki" anlamındaki ism-i mevsulün (mâ) idgamla birleşmiş halidir. "O şeylerden ki, ... olanların bir kısmından" anlamına gelir.

        Haleka (خَلَقَ)

        Kök: h-l-k

        Sözlükte "yoktan var etmek, belli bir ölçüye göre yaratmak, pürüzsüzce şekil vermek" anlamlarındaki kökten türeyen mazi fiildir. Mâ edatının sıla (açıklama) cümlesidir. "Yarattığı o şeylerden (kıldı)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "h-l-k" kökünün "bir şeyi tesadüfen değil, muazzam bir ölçüyle, milimetrik bir hesapla ve pürüzsüz bir şekilde inşa etmek" manasına geldiğini açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin kurgusundaki "mimmâ haleka" (yarattıklarından) ibaresine dikkat çeker. Öztürk'e göre Kur'an, doğadaki ağaçların, bulutların veya devasa kayaların tesadüfen var olmadığını, bizzat Allah'ın "ölçülü yaratımının" (haleka) bir eseri olduğunu belirttikten hemen sonra, bu varlıkların insanın konforu için nasıl bir aparata (gölgeye) dönüştürüldüğünü anlatarak yaratılışın insani gayesine (antropomorfik hedefine) vurgu yapar.

        Zılâlen (ظِلَالًا)

        Kök: z-l-l

        Sözlükte "gölge, serinlik, himaye, güneşin veya ışığın vurmadığı serin bölge" anlamlarına gelen "zıll" kelimesinin çoğuludur. Ce'ale fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak mansub okunur. "Gölgeler (var etti)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "z-l-l" kökünün asıl anlamının "bir şeyin üzerine örtü olup, onu dışarıdan gelen bir etkenden (özellikle sıcaklık ve güneşten) korumak, onu perdelemek" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "gölge" (zıll) kavramının çöl sosyolojisindeki ontolojik değerini inceler. Izutsu'ya göre, modern veya ılıman iklimlerde yaşayan biri için gölge sadece estetik veya sıradan bir serinliktir. Ancak güneşin her şeyi kavurup küle çevirdiği, tepeden inen ölümcül bir ateşe dönüştüğü çöl ortamında (Mekke'de) bir bedevi için "gölge" (zılâl); doğrudan doğruya "hayatta kalmak, nefes almak, sığınmak ve ilahi bir merhametin kucağına düşmek" demektir. Kur'an, muhatabının yeryüzünde en çok muhtaç olduğu bu nimeti merkeze alarak Yaratıcının şefkatini resmeder.

        Ve ce'ale (وَجَعَلَ)

        Kök: v + c-a-l

        "Ve" bağlacı ile "kılmak, yapmak, var etmek" anlamlarındaki mazi fiilin birleşimidir. İlahi korumanın ikinci aşamasına (sabit coğrafi sığınaklara) geçer.

        Leküm (لَكُم)

        Kök: l + k-m

        "İçin, -e/-a ait" anlamlarındaki "lâm" edatı ve "siz/sizin" zamiridir. "Sizin için (kıldı)" anlamına gelir.

        Mine'l-cibâli (مِّنَ ٱلْجِبَالِ)

        Kök: m-n + c-b-l

        "-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri ile "dağ, sarsılmaz kütle, doğal yükselti" anlamlarına gelen "cebel" kelimesinin çoğulunun birleşimidir. "Dağlardan (da sizin için kıldı)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "c-b-l" kökünün "büyüklük, şiddet, sarsılmazlık, yükseklik ve kütlesel ağırlık" manasına geldiğini açıklar.

        Angelika Neuwirth, Mekke metinlerindeki coğrafi tasvirleri incelerken "dağlar" imgesinin önemine değinir. Neuwirth'e göre Kur'an, dağları sadece manzarayı tamamlayan cansız kütleler olarak değil; fırtınalara, çölün vahşiliğine ve düşman saldırılarına karşı yeryüzüne çakılmış devasa "doğal kaleler" olarak tanımlar.

        Eknânen (أَكْنَانًا)

        Kök: k-n-n

        Sözlükte "örtmek, gizlemek, korumak, içine saklanılan ve rüzgardan/soğuktan muhafaza eden barınak, mağara, siper" anlamlarına gelen "kinn" kelimesinin çoğuludur. İkinci ce'ale fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak mansub okunur. "Barınaklar, siperler, mağaralar (var etti)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "k-n-n" kökünün temelinde "bir şeyi tamamen örtmek, dışarıdan görünmeyecek ve dış etkenlerin zarar veremeyeceği kadar güvenli bir şekilde içine saklamak, şemsiye altına almak" manasının bulunduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "kinn" kelimesinin insan eliyle yapılmış suni evlerden ziyade, Allah'ın doğrudan dağların gövdesine (fıtraten) kazıdığı, yolcuların veya çaresizlerin aniden sığındığı "doğal kovuklar ve mağaralar" olduğunu belirtir. Ağacın gölgesi sıcaktan korurken, dağın bağrındaki bu "eknân" (siperler) insanı hem sıcaktan, hem vahşi hayvanlardan, hem de dondurucu çöl gecelerinden koruyan ilahi birer misafirhanedir.

        Ve ce'ale (وَجَعَلَ)

        Kök: v + c-a-l

        "Ve" bağlacı ile "kılmak, yapmak, var etmek" anlamlarındaki mazi fiilin birleşimidir. Korumanın üçüncü ve daha kişisel/sosyolojik aşamasına geçer.

        Leküm (لَكُمْ)

        Kök: l + k-m

        "İçin, -e/-a ait" anlamlarındaki "lâm" edatı ve "siz/sizin" zamiridir. "Sizin için (kıldı)" anlamına gelir.

        Serâbîle (سَرَابِيلَ)

        Kök: s-r-b-l

        Sözlükte "gömlek, elbise, zırh, bedeni kaplayan ve koruyan her türlü giysi" anlamlarına gelen "sirbâl" kelimesinin çoğuludur. Üçüncü ce'ale fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak mansub okunur. "Gömlekler, elbiseler (kıldı)" anlamına gelir.

        El-Cevâlîkî, el-Mu'arreb adlı eserinde "sirbâl/serâbîl" kelimesinin etimolojik kökenine değinerek, bu kelimenin saf Arapça olmayıp Farsça "şelvâr" (şalvar/pantolon/örtücü giysi) kökünden Arapçaya geçmiş ve Araplaşmış (mu'arreb) bir terim olabileceğini tartışır. Bedevi Araplar bedeni boydan boya kaplayan bu tür uzun giysileri komşu medeniyetlerden almışlardır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde El-Cevâlîkî'nin görüşünü genişleterek; kelimenin muhtemelen Aramice/Süryanice (sarbâlâ) veya Farsça üzerinden bölgeye yerleştiğini, Kur'an'ın bu kelimeyi insanın bedenini sıcaktan ve tehlikeden koruyan "bütüncül/uzun kıyafet" manasında ortak bir Orta Doğu lügatinden alarak teolojik bir bağlama oturttuğunu belirtir.

        İbn Fâris, kelimenin Arapça "s-r-b" (akmak, süzülmek, bedenin içine doğru nüfuz etmek veya bedeni sarmak) kökünden geldiğini ve "sirbâl" kelimesinin insanın bedenini boydan boya örten, onun ayıplarını gizleyen dış kabuk/giysi olduğunu açıklar.

        Tekîkümü (تَقِيكُمُ)

        Kök: v-k-y + k-m

        Sözlükte "korumak, sakınmak, siper olmak, zarar gelmesini engellemek" anlamlarındaki "v-k-y" kökünden türeyen müennes/çoğul muzari fiil ve "sizi" (küm) zamirinin birleşimidir. Serâbîle kelimesinin sıfat cümlesidir. "Sizi koruyan, size siper olan (elbiseler)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "v-k-y" kökünün "insanın bedeni veya ruhu ile, ona zarar verecek olan tehlike (ateş, soğuk, kılıç, günah) arasına sağlam bir kalkan, engel veya perde çekmek" manasına geldiğini belirtir. (Takva kelimesi de aynı kökten gelir ve ruhu günahtan/ateşten "koruyan zırh" demektir).

        El-harra (ٱلْحَرَّ)

        Kök: h-r-r

        Sözlükte "sıcaklık, kavurucu ateş, yakıcı hararet" anlamlarına gelen isimdir. Tekîküm fiilinin mef'ulü (neyden koruduğunu belirten nesne) olarak mansub okunur. "Sıcaktan (sizi koruyan)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "h-r-r" kökünün "berd" (soğuk) kelimesinin tam zıddı olarak "ateşin yaydığı şiddetli ısı, bedeni terleten ve yakan kavuruculuk" manasına geldiğini açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, Mekke dönemi ve çöl iklimi ekseninde burada sadece "el-harra" (sıcaktan) denilip, kışın soğuğundan (berd) bahsedilmemesinin hikmetine dikkat çeker. Aydar'a göre Kur'an muhatabının psikolojisine ve coğrafyasına göre konuşur (belagat). Arap yarımadasında asıl tehlike ve ölümcül olan şey dondurucu kış soğukları değil, alev alev yanan, güneşiyle deriyi kavuran 50 derecelik çöl "sıcağıdır" (harra). Elbisenin (sirbâlin) asıl ontolojik işlevi, Arap toplumunda bedeni dondurucu rüzgârdan ziyade, o kavurucu güneşe karşı yalıtmak ve "korumaktır" (tekîküm). Soğuktan korunma ise bu kelimenin zımnında/içinde zaten mevcuttur.

        Ve serâbîle (وَسَرَابِيلَ)

        Kök: v + s-r-b-l

        "Ve" bağlacı ile "gömlekler, elbiseler, zırhlar" anlamlarına gelen çoğul ismin birleşimidir. Cümleyi bambaşka bir kıyafet türüne (zırha) atfeder. "Ve (yine) elbiseler/zırhlar (var etti)" anlamına gelir.

        Tekîküm (تَقِيكُم)

        Kök: v-k-y + k-m

        "Sizi koruyan, size siper olan" anlamındaki muzari fiil ve muhatap zamiridir. İkinci elbise türünün neyden koruduğunu açıklamaya başlar.

        Be'seküm (بَأْسَكُمْ)

        Kök: b-e-s + k-m

        Sözlükte "şiddet, savaş, çarpışma, zorluk, azap, silahın vuruşu" anlamlarına gelen "be's" masdarı/ismi ile "sizin" (küm) zamirinin birleşimidir. Tekîküm fiilinin nesnesi olarak "Kendi savaşınızdan, çarpışmanızın şiddetinden (sizi koruyan)" anlamına gelir. Demir zırhları ifade eder.

        İbn Fâris, "b-e-s" kökünün "şiddet, darlık, korku veren güç, savaş meydanındaki o ölümcül ve kaba kuvvet" manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "be's" kelimesinin burada doğrudan doğruya "savaş meydanındaki kılıç ve mızrak darbelerini" ifade ettiğini belirtir. Serâbil kelimesi pamuk veya yünden yapıldığında sıcaktan koruyan "kumaş elbise" olurken; bu ayetteki (be's) nitelemesiyle, aynı kelime (serâbil) demirden ve çelikten işlenmiş, insanı kılıç darbesinden (be's) koruyan "demir gömlek/zırh" anlamına bürünür.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde ayetin bu kısmının insanın yeryüzündeki trajedisini ifşa ettiğine dikkat çeker. Cündioğlu'na göre ayetin başında Allah, insanı doğanın (güneşin) yakıcılığından korumak için gölgeler, mağaralar (eknân) ve pamuklu elbiseler yarattığını söyler. Ancak ayetin sonundaki "be'seküm" (sizin savaşınız/şiddetiniz) ibaresi korkunç bir felsefi zıplamadır. İnsan için doğanın sıcağı (el-harr) bir tehlikedir ama asıl mutlak ve yıkıcı tehlike insanın "kendi türüne karşı ürettiği vahşettir" (savaşıdır/be'seküm). İnsan doğadan korunmayı başarmıştır, ancak kendi içindeki o vahşetten ve savaştan korunmak için de "demirden gömleklere" (zırhlara/serâbil'e) muhtaç olacak kadar trajik bir varlıktır. Allah, insanı sadece güneşten değil, insanın kendi ürettiği o vahşetten/kılıçtan koruyacak aklı ve sanayiyi (demirciliği) de lütfetmiştir.

        Kezâlike (كَذَٰلِكَ)

        Kök: k + z-l-k

        "Gibi" anlamındaki teşbih edatı (kef) ile "şu, o, işte bu" anlamındaki uzak işaret zamirinin birleşimidir. "İşte tıpkı böylece, aynen bunun gibi" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin tüm bu nimet (koruma) sayımlarından sonra "kezâlike" (işte böylece) edatıyla kapanış cümlesine geçiş yapmasının, anlatılan fizyolojik ve sosyolojik güvenlik mekanizmalarının tamamını "tek bir ilahi yasanın ve şefkatin (nimetin) şemsiyesi altında toplama" (cem) işlevi gördüğünü belirtir.

        Yütimmu (يُتِمُّ)

        Kök: t-m-m

        Sözlükte "tamamlamak, eksiksiz hale getirmek, kemale erdirmek, son noktasına ulaştırmak" anlamlarındaki kökten if'al babında (itmâm) türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Tamamlar, eksiksizce var eder, kemale erdirir" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "t-m-m" kökünün "noksanlığın (eksikliğin) tam zıddı olarak; bir şeyin olması gereken en üst sınıra, hiçbir ihtiyacı veya boşluğu kalmayacak şekilde pürüzsüzce ulaşması" manasına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "itmâm" eyleminin nimet kavramıyla ilişkisine dikkat çeker. Râgıb'a göre Allah, insana sadece güneşten korunacağı gölgeyi vermekle (eksik) bırakmamıştır. Dağlarda siperleri, derisinde pamuklu elbiseyi ve savaşında demir zırhı da var ederek insanın güvenlik ihtiyacını her cepheden kapatmış, o koruma zırhını/lütfunu mutlak surette "tamamlamıştır" (yütimmu).

        Ni'metehu (نِعْمَتَهُۥ)

        Kök: n-a-m + h-v

        Sözlükte "iyilik, lütuf, refah, hayatı kolaylaştıran her türlü bağış" anlamlarındaki "ni'met" ismi ile "O'nun" (Allah'ın) anlamındaki "hû" zamirinin birleşimidir. Yütimmu fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak mansub okunur. "O (Allah) kendi nimetini (böylece tamamlar)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "n-a-m" kökünün "darlık, zorluk ve sıkıntının zıddı olarak sükûnet, rahatlık, hayatın yumuşak ve refah/güven içinde akması" manasına geldiğini yineler.

        Aleyküm (عَلَيْكُمْ)

        Kök: a-l-v + k-m

        "Üzerine, -e/-a karşı" anlamlarındaki "alâ" harf-i cerri ile "sizin" (küm) zamirinin birleşimidir. "Sizin üzerinize (tamamlar)" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, "alâ" (üzerine) edatının burada "şümûl ve süklet" (kapsama ve ağırlık) bildirdiğini söyler. Nimet insanın sadece yanından geçip gitmez; bir yağmur veya sağanak gibi insanın "üzerine" (aleyküm) boşanarak onu çepeçevre sarar.

        Lealleküm (لَعَلَّكُمْ)

        Kök: l-a-l + k-m

        "Umulur ki, ola ki, -sın diye, ta ki, -meniz için" anlamlarına gelen taraccî (umut/beklenti) veya ta'lîl (sebep) bildiren edat ile muhatap çoğul (siz) zamirinin birleşimidir. "Umulur ki siz, (şunu yapmanız) için" anlamına gelir. Nimetin verilişindeki o nihai ahlaki ve teolojik gayeyi açıklamaya başlar.

        Tüslimûn (تُسْلِمُونَ)

        Kök: s-l-m

        Sözlükte "teslim olmak, boyun eğmek, barışa girmek, selamette olmak, kendini güvende hissetmek, şirkten arınmak" anlamlarındaki kökten if'al babında (islâm) türeyen çoğul muhatap muzari fiildir. "Teslim olursunuz, boyun eğersiniz, İslam'a girersiniz diye" anlamına gelir ve ayeti mühürler.

        İbn Fâris, "s-l-m" kökünün temelinde "her türlü içsel ve dışsal çatışmanın/afetin bitip, mutlak bir esenlik, boyun eğiş, pürüzsüzlük ve barış (sükûnet) haline geçmek" manasının bulunduğunu açıklar. Kişinin kendi egosunu yıkıp Yaratıcısına kayıtsız şartsız "teslim olmasıdır" (İslam).

        Râgıb el-İsfahânî, "tüslimûn" fiilinin ayetin bütün kurgusuyla olan o muazzam semantik uyumunu tahlil eder. Râgıb'a göre ayet başından sonuna kadar insanı koruyan, ona "selamet" veren, sıcaktan (gölge/elbise) ve kılıçtan (zırh/be's) koruyan güvenlik/barınak nesnelerini saymıştır. İnsan bütün bu dışsal tehlikelerden Allah'ın verdiği "zırhlarla" kurtulup bedenini "selamete" erdirmiştir. O halde insandan beklenen nihai sonuç; bedenini koruyan o Allah'a karşı kendi kibrinden vazgeçmesi, ruhunu O'na "teslim etmesi" ve şirki bırakıp mutlak selametin dini olan "İslam'a girmesidir" (tüslimûn).

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi bağlamında ayetin bu muazzam ahlaki kapanışına odaklanır. Kılıç'a göre insan; kendisini koruyan, barındıran ve ona zırh olan bir otoriteye karşı fıtraten minnet duyar ve boyun eğer. Kur'an, müşrik (kibirli) akla şu felsefi soruyu sorarak ayeti bitirir: "Sizi güneşin ateşinden, çölün soğuğundan ve savaş meydanındaki o kanlı kılıçlardan koruyan; size mağaraları siper, demiri zırh yapan Mutlak Kudrete karşı hala nankörlük edip kendi kibirlerinizin veya putlarınızın peşinden mi gideceksiniz? Yoksa bunca merhamet ve koruma (nimet/zırh) karşısında eriyip, kibrinizi bir kenara bırakarak sadece O'na mı 'teslim olacaksınız' (tüslimûn)?" Teslimiyet (İslam), aklın bunca nimet karşısında verdiği en asil ve tek rasyonel tepkidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X