Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 79. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 79. Ayet

    اَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ مُسَخَّرَاتٍ ف۪ي جَوِّ السَّمَٓاءِۜ مَا يُمْسِكُهُنَّ اِلَّا اللّٰهُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elem yerav ilâ-ttayri museḣḣarâtin fî cevvi-ssemâ-i mâ yumsikuhunne illa(A)llâh(u)(k) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yu/minûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Semanın boşluğunda buyruk altına sokulmuş kuşları görmüyorlar mı? Onları (boşlukta) Allah’tan başkası tutmuyor. Kuşkusuz bunda inanan bir topluluk için ibretler vardır."

      Semanın boşluğunda buyruk altına sokulmuş kuşları görmüyorlar mı? Onları (boşlukta) Allah’tan başkası tutmuyor. Yani diğer cisimler gibi bedenleri birer cisim olan kuşları, alttan birilerinin yardımı olmaksızın ve yukarıdan bir şey ile bağlı olmaksızın havada tutmaya kadir olan, yok olduktan sonra yaratıkları yeniden yaratmaya elbette kadirdir. Yahut Allah şöyle buyuruyor: Allah’ın kuşlara yaptığı lütfü, havada durmaya ve boşlukta uçmaya kadir olacak şekilde onlarda yarattığı hikmeti görmüyorlar mı ki, bütün yaratıklar o lütfü ve o hikmeti anlamak için bir araya gelseler anlayamazlar. Bu âyette Mûtezile’nin görüşünü reddetmek söz konusudur. Çünkü uçmak kuşun işidir. Sonra Allah uçmayı Allah’a nispet etmiş, şöyle buyurmuştur: Onları ancak havada Allah tutar, buyurmuştur. Bu durum, Allah’ın uçma işinde dahlinin ve fiilinin var olduğunu gösterir.

      Kuşkusuz bunda inanan bir topluluk için ibretler vardır. Yüce Allah’ın zikrettiği şeylerin hepsi, inananlar için bir ibret oluyor, çünkü bunlardan yararlanan onlardır. Ebû Avsece şöyle demiştir: Göz kırpmak, süratle bakmaktır; gök boşluğu havadır. Şöyle denilir: Göğün karnı, göğün boşluğu. Şöyle de denilir: “Gev” (الْجَوِّ) yerin alçak olan kısmıdır. Birincisi daha doğru gözükmektedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        E lem (أَلَمْ)

        Kök: e + l-m

        Soru edatı olan "hemze" (e) ile geçmiş zamanı olumsuz yapan "lem" edatının birleşimidir. "Görmediler mi?, Bakmadılar mı?" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) soru edatının olumsuzluk edatıyla birleşerek (istifham-ı inkârî veya istifham-ı takrirî) oluşturduğu kurgunun, aslında bir bilgi sorma amacı taşımadığını belirtir. Suyuti'ye göre bu kullanım, muhatabın her gün gözünün önünde duran, inkar edemeyeceği mutlak bir hakikati ona "onaylatmak, ikrar ettirmek ve dikkatini şiddetle o yöne çekmek" (takrir) işlevi görür.

        Yerav (يَرَوْا۟)

        Kök: r-e-y

        Sözlükte "görmek, bakmak, fark etmek, idrak etmek, düşünmek, görüş sahibi olmak" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. Başındaki "lem" edatından dolayı sonundaki "nûn" harfi düşmüştür (cezm hali). "Görmezler mi? Bakmazlar mı?" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "r-e-y" kökünün sadece "gözle/optik olarak algılamak" (rü'yet-i basar) anlamına gelmediğini; aynı zamanda o fiziksel görüntünün arkasındaki asıl manayı "akılla kavramak ve kalple idrak etmek" (rü'yet-i kalb/tefekkür) manasını da barındırdığını açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "rü'yet" fiilinin "ilâ" (yönelim) edatıyla birlikte kullanıldığında sıradan bir gözlemden çıkarak; derinlemesine, inceleyerek ve ibret almak amacıyla yapılan "şuurlu bir bakışa" dönüştüğünü belirtir. Gökyüzündeki kuşu herkes optik olarak görür; ancak Kur'an'ın "yerav" (görmezler mi) çağrısı, o uçuşun arkasındaki fizik kurallarını ve ilahi mühendisliği "tefekkür etme" davetidir.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ve algı bağlamında bu fiili tahlil eder. Cündioğlu'na göre insan aklı ülfet (alışkanlık) perdesiyle körleşmiştir. Her gün uçan kuşlar sıradanlaştığı için insan onlara "baksa" da hakikati "göremez". Kur'an, "E lem yerav" (Hiç idrak ederek görmediler mi) diyerek, doğadaki o sıradanlaşmış alışkanlık perdesini yırtar ve aklı, nesnelere "ilk defa görüyormuş gibi" fenomenolojik ve hayret dolu bir dikkatle (ibretle) bakmaya davet eder.

        İle't-tayri (إِلَى ٱلطَّيْرِ)

        Kök: i-l-y + t-y-r

        "-E/-a, tarafına, yönüne" anlamlarına gelen "ilâ" yönelim edatı (harf-i cer) ile "uçan canlılar, kuşlar, kanat çırpan varlıklar" anlamlarına gelen ismin (çoğul veya cins isminin) birleşimidir. "Kuşlara (bakmadılar mı)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "t-y-r" kökünün "yerden kesilmek, havada hızla hareket etmek, kanat çırparak boşlukta süzülmek" manasına geldiğini açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, çöl sosyolojisi ve Mekke bağlamında kuş (tayr) imgesinin ontolojik önemine dikkat çeker. Aydar'a göre, yerçekimine ve kızgın kumlara mahkûm olan bir bedevi için gökyüzünde süzülen kuşlar; "ulaşılamazlığın, mutlak hürriyetin, yerçekiminden ve sınırlarından kurtulmuşluğun" sembolüydü. Kur'an, muhatabının aklını doğrudan doğruya o "erişilmez/mucizevi" sandığı gökyüzü canlılarına odaklayarak, oradaki ilahi kontrol mekanizmasını göstermeyi hedefler.

        Musahharâtin (مُسَخَّرَٰتٍ)

        Kök: s-h-r

        Sözlükte "boyun eğdirilmiş, emre amade kılınmış, itaat ettirilmiş, kontrol altına alınmış, kendi iradesi dışında bir amaca yönlendirilmiş" anlamlarındaki kökten tef'îl babında (teshîr) türeyen ism-i mef'ul (edilgen ortaç) formunda dişil/çoğul hâl zarfıdır. Tayr kelimesinin durumunu niteleyerek "Boyun eğdirilmiş bir hâlde, mutlak bir itaate sokulmuş olarak" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "s-h-r" kökünün temelinde "bir varlığı, hiçbir itiraz veya isyan etme şansı bırakmaksızın, üstün bir otoritenin gücüyle/kanunuyla belli bir eylemi gerçekleştirmeye (bedelsiz hizmete) mecbur bırakmak" manasının yattığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın varlık ve doğa felsefesinde "teshîr" kavramının, Kur'ani teolojinin temel taşı olduğunu açıklar. Izutsu'ya göre Kur'an evreninde hiçbir doğa olayı, hiçbir hayvan veya rüzgar "özgür" (bağımsız) veya tesadüfi hareket etmez. Her şey, Allah'ın mutlak ve matematiksel kanunlarına (Sünnetullah'a) "boyun eğdirilmiştir" (musahhar). Kuşun uçması, kanatlarının özgürce çırpınması değil; yerçekimini, aerodinamiği ve biyolojiyi yaratan ilahi yasalara şaşmaz bir itaatle (teshîr) boyun eğmesidir. Teshîr, doğanın ilahi iradeye fiili secdesidir.

        Angelika Neuwirth, Mekke metinlerindeki kozmolojik imgeleri incelerken bu kavramı (musahharât) tahlil eder. Neuwirth'e göre Kur'an, gökyüzünü mitolojik tanrıların veya cinlerin alanı olmaktan çıkarır ve orayı "teshîr" edilmiş bir kozmik disiplin (liturgiya) alanına çevirir. Kuşların uçuşu, fiziksel bir olay olmanın ötesinde, Tevhid inancının gökyüzündeki şaşmaz, itaatkâr (boyun eğdirilmiş) ve dilsiz ordusunun yürüyüşüdür.

        Fî cevvi's-semâi (فِى جَوِّ ٱلسَّمَآءِ)

        Kök: f-y + c-v-v + s-m-v

        "-De/-da, içinde" anlamındaki "fî" edatı, "iki şey arasındaki geniş boşluk, orta yer, hava tabakası" anlamlarındaki "cevv" ismi ve "yükseklik, gök, tavan" anlamlarındaki "semâ" kelimesinin birleşimidir. "Göğün boşluğunda, atmosferin tam ortasında" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "c-v-v" kökünün "nesnelerden arınmış, yeryüzü ile en üst gök tavanı arasında kalan, içinde süzülmeye müsait o devasa ve derin boşluk alanı" anlamına geldiğini belirtir. (Havanın/atmosferin Arapçadaki adıdır).

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin kurgusundaki o fiziksel desteksizliğe dikkat çeker. Öztürk'e göre Kur'an, kuşu bir ağacın dalında veya yerin üstünde değil; özellikle "fî cevvi's-semâi" (göğün o uçsuz bucaksız boşluğunda) tasvir eder. İnsanın aklına şu çaresizliği kazır: Orada ayağınızı basacağınız bir zemin, tutunacağınız bir sütun veya düşmenizi engelleyecek hiçbir görünür temel yoktur. Boşluk (cevv), yerçekiminin ve düşüşün mutlak mekanıdır; işte o mekânda havada asılı kalmak, ilahi kudretin devasa bir gösterisidir.

        Mâ yümsikühünne (مَا يُمْسِكُهُنَّ)

        Kök: m-a + m-s-k + h-n-n

        Olumsuzluk edatı (mâ) ile "tutmak, düşmesini engellemek, sıkıca kavramak, alıkoymak" anlamlarındaki "m-s-k" kökünden if'al babında (imsâk) türeyen muzari fiil ve "onları (o dişil/çoğul varlıkları)" anlamındaki (hünne) zamirinin birleşimidir. "Onları o boşlukta tutan yoktur, düşmekten koruyan hiçbir şey yoktur" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "m-s-k" kökünün "bir şeyin aşağıya doğru kaymasını, düşmesini veya dağılmasını engellemek için onu büyük bir güçle, kararlılıkla ve sıkıca zapt etmek/tutmak" manasına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "imsâk" kavramının ontolojik işlevini tahlil eder. Râgıb'a göre, yerçekimi kanunu gereği (tabiat icabı) her cisim aşağı düşmeye meyillidir. Kuşun kanat çırpması veya hava akımı sadece görünürdeki fiziki sebeplerdir (vesilelerdir). Asıl gerçeklik (hakikat); o cisimlerin havada süzülmesini sağlayan yerçekimi, kaldırma kuvveti ve aerodinamik yasalarını anbean var eden, o yasaları iptal etmeyip "tutan/sürdüren" (imsâk) ilahi kudrettir. İmsak, Allah'ın evrendeki anlık ve sürekli kontrolüdür.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) "yümsikühünne" kelimesindeki o fonetik ve psikolojik etkiye odaklanır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre; göğün uçsuz bucaksız ve korkutucu boşluğunda (cevv) kanat çırpan o narin canlının her an "düşme/çakılma" tehlikesi vardır. Ancak bu fiil (imsâk); o korkunç boşluğun içine uzanan şefkatli, görünmez, devasa ve sarsılmaz bir elin, o narin varlıkları "tuttuğunu/kavradığını" hissettirerek insana muazzam bir teolojik güven (emniyet) estetiği sunar.

        İllallâhu (إِلَّا ٱللَّهُ)

        Kök: i-l-l + e-l-h

        "Ancak, istisna olmak üzere, sadece" anlamlarına gelen istisna edatı (illâ) ve kâinatın mutlak sahibi "Allah" lafza-i celâlinin birleşimidir. Yümsikü fiilinin failidir (tutan öznedir). "Allah'tan başkası (onları o boşlukta tutmuyor)" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin dizilişinde en baştaki "mâ" (olumsuzluk/yoktur) edatıyla burada gelen "illâ" (ancak/istisna) edatının Arap belagatının en güçlü kalıbı olan "hasr ve kasr" (sınırlandırma ve mutlak tekel) kurgusunu yarattığını yineler. Doğa olaylarındaki bütün sahte failler (kendi gücü, rüzgârın şansı veya evrimsel tesadüf) bu "mâ" ile yok edilir, eylem "illâ" diyerek sadece ve mutlak surette İsm-i A'zam'a (Allah'a) tahsis edilir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilminde "Allah'ın âdete/kanunlara müdahalesi" (halk-ı cedîd / sürekli yaratma) bağlamında bu ayetin teolojik ağırlığını tahlil eder. Eş'ari kelamına göre evrendeki doğa yasaları kendi başlarına işleyen bağımsız/otonom mekanizmalar (deizm) değildir. Ayetin "Ancak Allah tutuyor" demesi; Allah'ın evreni kurup kenara çekilmediğini, kuşun her bir kanat çırpışında "havanın kaldırma kuvvetini", "yerçekiminin oranını" ve "kuşun kas gücünü" anbean (her saniye) yeniden yarattığını (tuttuğunu) ifade eder. Yasayı anbean "tutan" bizzat Allah'tır.

        İnne (إِنَّ)

        Kök: i-n-n (edat)

        Kendisinden sonraki cümleyi nasb eden ve o hükme mutlak kesinlik katan tekid (pekiştirme) edatıdır. "Şüphesiz ki, muhakkak ki, kesin olan şu ki" anlamlarına gelir. Doğadaki o optik/fiziksel gözlemden, cümlenin arkasındaki asıl teolojik ve felsefi sonuca geçişi perçinler.

        (فِى)

        Kök: f-y (edat)

        "-De/-da, içinde, hakkında" anlamlarına gelen, zarfiyyet (bulunma) bildiren harf-i cerdir.

        Zâlike (ذَٰلِكَ)

        Kök: z-l-k

        "Şu, o, işte bu" anlamlarına gelen, eril (müzekker) tekil uzak işaret zamiridir. "Muhakkak ki işte bunda (kuşların o uzay boşluğundaki süzülüşünde ve ilahi yasaya boyun eğişinde)" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, burada hâzâ (bu) yerine yine uzak işaret zamirinin (zâlike) kullanılmasının, o kuşların gökyüzündeki süzülüşünde saklı olan hikmetin ve tevhid delilinin "idrak edilmesi ve tefekkür edilmesi açısından ne kadar yüce, derin ve hayret verici" bir durum olduğunu (ta'zîm) gramatikal olarak mühürlediğini belirtir.

        Le âyâtin (لَءَايَٰتٍ)

        Kök: l + e-y-y

        Pekiştirme ve yemin bildiren "lâm" (le) edatı ile "işaretler, mucizeler, deliller, yön gösteren levhalar, ibretler" anlamlarına gelen ismin çoğul formunun (âyât) birleşimidir. "İnne" edatının ismi olarak mansub (esreli olarak) okunur. "Andolsun ki kesin işaretler, devasa mucizeler/deliller vardır" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "e-y-y" kökünün "bir şeyin varlığını, hakikatini veya yönünü açıkça gösteren, onu körlükten/cehaletten ayıran şaşmaz ve mutlak kanıt" manasına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ayet" kelimesinin tekil değil de çoğul (âyât) formda gelişinin barındırdığı ontolojik zenginliğe dikkat çeker. Râgıb'a göre, gökyüzünde süzülen tek bir kuşta (veya kuş sürüsünde) sadece tek bir mucize yoktur. O uçuşun içinde; yerçekiminin dengesi bir ayettir, havanın kaldırma kuvveti başka bir ayettir, kuşun kemiklerinin içinin havayla dolu olması (biyolojisi) ayrı bir ayettir, kanat yapısındaki aerodinamik mühendislik bambaşka bir ayettir. Gökyüzündeki her bir süzülüş, Allah'ın sanatını ve ilmini okutturan devasa bir "ayetler / mucizeler koleksiyonudur".

        Li kavmin (لِّقَوْمٍ)

        Kök: l + k-v-m

        "İçin, -e/-a ait" anlamlarındaki "lâm" (li) edatı ile "topluluk, bir bağ/hedef etrafında bir araya gelmiş insanlar" anlamındaki ismin birleşimidir. "Bir topluluk için, bir kavim için" anlamına gelir. Gökyüzündeki o ayetleri/işaretleri okuyabilecek hedef kitleyi belirler ve sınırlandırır.

        Yü'minûn (يُؤْمِنُونَ)

        Kök: e-m-n

        Sözlükte "inanmak, güven duymak, şüphelerden arınıp tasdik etmek, boyun eğmek" anlamlarındaki kökten if'al babında türeyen çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. Kavmin kelimesinin sıfatı olarak "İman eden, inanan (bir topluluk için)" anlamını oluşturur ve ayeti mükemmel bir ahlaki zeminle sonlandırır.

        İbn Fâris, "e-m-n" kökünün "korku, şüphe ve inkarın tam zıddı olarak; kalbin bir gerçeğe yaslanarak huzur (emniyet) bulması ve o mutlak otoriteyi onaylaması" olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi bağlamında ayetin başı (görmek) ile sonu (iman etmek) arasındaki devasa felsefi köprüyü tahlil eder. Kılıç'a göre ayet; "gören/bakan bir toplum için" (yubsırûn) diyerek bitmez; "inanan bir toplum için" (yü'minûn) diyerek biter. Çünkü müşrikler de (inkarcılar da) gözlerini gökyüzüne kaldırdıklarında uçan kuşları fiziksel/optik olarak "görüyorlardı". Ancak kibirleri ve inançsızlıkları sebebiyle, o uçuşun arkasındaki o devasa aerodinamik ve teolojik mühendisliği (ilahi kudreti/imsâkı) okuyamıyor, sadece alelade bir tabiat olayı izliyorlardı. Doğanın dilsiz mekaniği içindeki o gizli ilahi eli (Tevhid'i ve mucizeleri) okuyabilmek için, insanın optik bir göze değil, öncelikle kibrinden arınmış, yaratıcısına güvenen "inançlı bir idrake/kalbe" (yü'minûn) ihtiyacı vardır. İman, evreni laboratuvardan çıkarıp "Ayetler Kitabına" dönüştüren ontolojik bir mercektir. Görmek yetmez, inanmak gerekir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X