وَاللّٰهُ اَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ لَا تَعْلَمُونَ شَيْـٔاًۙ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۙ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 78. Ayet
Daralt
X
-
"Sizler hiçbir şey bilmez bir durumdayken Allah sizi analarınızın karnından çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler, kalpler verdi."
Sizler hiçbir şey bilmez bir durumdayken Allah sizi analarmızm karnmdan çıkardı. Allah bununla, daha önce geçtiği üzere, kıyâmetin süratle vuku bulması, kıyâmetin bilgisi, dirilişin hikmeti gibi kudret ve hâkimiyetini hatırlatıyor. Sizler hiçbir şey bilmez bir durumdayken Allah sizi analarınızın karnından çıkardı, çocuğu üç karanlık ortam içinde yarattı, onun gıdasını anaların gıdası ile birlikte ve anaların kuvveti ile birlikte verdi, sonra çocuğun o karanlıklar içinde, halden hale dönüşmesini zikretti, öyle ki bütün yaratıklar çocuğun anne gıdası ile nasıl beslendiğini, bir halden başka bir hale, bir cevherden başka bir cevhere nasıl dönüştüğünü bilmek için çabalasalardı bunu bilmeye güçleri yetmezdi. Bu durum, karanlık devrelerde bunları yapmaya kadir olan ve bilen zat öldükten sonra diriltmeye ve yok olduktan sonra mahlukatı yeniden yaratmaya elbette kadirdir ve halktan gizlenenleri bilir. Yahut Allah ilk durumumuzu bize hatırlatıyor; biz bir şey bilmezken bizi analarımızın karnından çıkardı, sonra birçok şey bilecek duruma getirdi; ardından bir şey bilmez durumdan intikal ettiğimiz diğer durumlara ulaşmamızdaki nimet ve ihsanlarını bize hatırlatıyor. İkincisi: Bize sözü edilen durumda olduğumuzu, kimseden yardım dilemeksizin ve kimsenin yardımı olmaksızın analarımızın karnına intikal ettirdiğini hatırlatıyor. En doğrusunu Allah bilir.
Size kulaklar, gözler, kalpler verdi. Sesleri duyup ayırt etmek için kulağı vermeye, görmek ve cisimlerin renklerini birbirinden ayırmak için göz vermeye, anlamak ve lehinde-aleyhinde olanları kavramak için akıl vermeye, fakat aklı duyup gördükleri ve aklettiklerinin ve sözü edilenlerin arasını ayırt etme gücünün mahiyetini idrak edemeyen bir konumda tutmaya gücü yeten, bütün bunları yapmaya kadir olan, yok olduktan ve öldükten sonra yaratıkları varedip iade etmeye kadirdir. Bundan sonra yüce Allah Siz hiçbir şey bilmiyordunuz meâlindeki sözün ardından işitme, görme ve akıldan bahsetti. Bu durum, bu akıl ve duyuların bilgi kaynağı olduklarına işaret eder. Bunlar vasıtasıyla varlığın bilgisine ulaşılır. Kendisine, bir şeyi bilme vasıtası verilen kimseye, o şeyin bilgisi de verilmiş olur. En doğrusunu Allah bilir.
Şükredesiniz diye. Lafzî anlamı itibariyle “lealle” (لَعَلَّ) şüphe kelimesidir. En doğrusunu Allah bilir ya, zikredilmesinin sebebi insanların hepsinin Allah’ın nimetlerine şükretmemesidir yahut onları şükretmeye mecbur etmektir.
Yorumu Yorumla
-
Vallâhu (وَٱللَّهُ)
Kök: v + e-l-h
"Ve" bağlacı ile kâinatın mutlak yaratıcısının özel ismi olan "Allah" lafzının birleşimidir. Cümlenin mübtedasıdır (öznesidir). "Ve Allah, Allah ise" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "vav" (ve) bağlacının önceki ayette yer alan kıyametin aniliği ve gayb bilgisinden sonra, doğrudan doğruya insanın yeryüzündeki serüvenine ve kendi bireysel başlangıcına geçişi sağlayan bir "isti'nâf" (yeni bir konuya/hükme başlama) edatı olduğunu belirtir. Gaybın mutlak hakimi olan makam, şimdi insanın en somut varoluşsal gerçeğine (doğumuna) fail olarak giriş yapar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid kelamı bağlamında insanın anne karnından çıkış eyleminin doğaya, biyolojiye veya annenin iradesine değil; doğrudan doğruya "Vallâhu" (Allah) lafza-i celâline bağlanmasının, evrendeki her türlü üreme ve doğum sürecinin ardındaki yegâne kudretin (fail-i muhtarın) Allah olduğunu vurguladığını belirtir.
Ahreceküm (أَخْرَجَكُمْ)
Kök: h-r-c + k-m
Sözlükte "çıkmak, dışarı vurmak, meydana gelmek" anlamlarındaki kökten if'al babında (ihrâc) türeyen mazi (geçmiş zaman) fiil ve "sizi" (küm) zamirinin birleşimidir. "Sizi çıkardı, sizi dışarıya/açığa getirdi" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "h-r-c" kökünün "duhul" (içeri girme/saklanma) eyleminin tam zıddı olarak "kapalı, dar, içsel ve saklı olan bir durumdan/mekândan; açık, geniş, dışsal ve görünür alana geçiş yapmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "ihrâc" (çıkarmak) kavramının sadece fiziksel bir yer değiştirme olmadığını; insanın karanlık, şuursuz ve kapalı bir potansiyel (cenin) halinden; sınanacağı, iradesini kullanacağı ve sorumlu tutulacağı o aydınlık "dünya sahnesine/varlık alanına" (ontolojik geçişe) çekilip çıkarılması olduğunu açıklar.
Min bütûni (مِنۢ بُطُونِ)
Kök: m-n + b-t-n
"-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri ile "karın, iç organ, rahim, gizli ve derin kısım" anlamlarına gelen "batn" isminin çoğul (bütûn) formunun birleşimidir. "Karınlarından, içlerinden" anlamına gelir.
İbn Fâris, "b-t-n" kökünün "zahr" (sırt/dış yüzey) kelimesinin tam zıddı olarak "bir şeyin gözden uzak olan iç kısmı, derinliği, karanlığı ve gizliliği" manasına geldiğini açıklar.
Angelika Neuwirth, Mekke metinlerindeki biyolojik ve ontolojik tasvirleri incelerken, bu kelimenin kullanımındaki ilahi estetiğe dikkat çeker. Neuwirth'e göre Kur'an, insanın anne karnındaki (bütûn) o karanlık, sessiz, korunaklı ve tamamen dış dünyadan izole edilmiş amniyotik evresini, dünyadaki karmaşaya zıt bir "ilk barınak" olarak resmeder. İnsan, hiçbir şey bilmediği o karanlık sığınaktan (bütûn), aydınlık ama zorlu varlık sahnesine itilmektedir.
Ümmehâtiküm (أُمَّهَٰتِكُمْ)
Kök: e-m-m + k-m
Sözlükte "anne, kaynak, kök, temel, sığınılan yer" anlamlarına gelen "ümm" kelimesinin çoğulu (ümmehât) ile "sizin" (küm) zamirinin birleşimidir. Bütûni kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak "Annelerinizin (karınlarından)" anlamını oluşturur.
İbn Fâris, "e-m-m" kökünün temelinde "bir şeye yönelmek, kastetmek, öne geçmek, ana kaynak olmak ve etrafında toplanılan güvenilir merkez" manalarının yattığını belirtir. Anneye (ümm) bu ismin verilmesi, insanın biyolojik ve psikolojik olarak ondan neşet etmesi ve ona yönelip sığınmasındandır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında bedevi Arapçası ile Kur'an dili arasındaki insan tasavvurunu karşılaştırır. Izutsu'ya göre bedevi (müşrik) aklı, soyunu ve kabile annelerini birer "kibir ve asabiyet" (üstünlük) vesilesi olarak görüyordu. Kur'an ise "annelerinizin karınlarından" diyerek; anneliği bir kabile övüncü olmaktan çıkarıp, tüm insanların aynı zayıf, aciz ve biyolojik yoldan (karanlık bir rahimden) geçerek varlık bulduğu evrensel/eşitlikçi bir anatomiye indirger. Hepiniz aynı karanlık karınlardan çıktınız, kibriniz niyedir?
Lâ ta'lemûne (لَا تَعْلَمُونَ)
Kök: l-a + a-l-m
Olumsuzluk edatı (lâ) ile "bilmek, idrak etmek, gerçeği kavramak" anlamlarındaki "a-l-m" kökünden türeyen çoğul muhatap muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. Cümlede hâl (durum) zarfı konumundadır. "Hiçbir şey bilmez bir haldeyken, idrakten yoksun bir durumdayken" anlamına gelir.
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "nesnenin veya gerçeğin özüne nüfuz edip, onu cehaletten ayıracak kesin bir bilgiye sahip olmak" manasına geldiğini açıklar. Lâ edatıyla bu kapasite sıfırlanır.
Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin insanın epistemolojik (bilgisel) serüvenindeki o "tabula rasa" (boş levha) anını ifade ettiğini belirtir. Râgıb'a göre insan; aklı, tecrübesi ve kavramsal zekâsı olmadan, mutlak bir cehalet (bilgisizlik) içinde dünyaya fırlatılır. Bilgi (ilim) onun doğuştan getirdiği bir mülk değil, sonradan inşa edeceği bir donanımdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke döneminin polemik kurgusu çerçevesinde bu hâl cümlesinin (lâ ta'lemûne) müşrik kibrine vurduğu felsefi darbeye odaklanır. Öztürk'e göre, parasıyla, ticari zekâsıyla ve siyasi tecrübesiyle övünen, kendini evrenin merkezinde sanan o aristokrat (müşrik) akla Kur'an kendi aciz başlangıcını hatırlatır: "Unutmayın ki hepiniz o annelerinizin karnından çıktığınızda zerre kadar bir şey bilmeyen, dilsiz, aciz ve cahil bebeklerdiniz." Kendi sıfır noktasını (cehaletini) unutan insan, sahip olduğu bilgiyle narsisizme düşer.
Şey'en (شَيْـًٔا)
Kök: ş-y-e
Sözlükte "şey, nesne, varlık, zerre miktar, ufacık bir olgu" anlamlarına gelen isimdir. Lâ ta'lemûne fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak mansub okunur. "Hiçbir şeyi, zerre kadar bir bilgiyi bile (bilmezken)" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin dizilişinde (sentaks) "şey'en" kelimesinin olumsuzluk edatından (lâ) sonra nekra (belirsiz) formda kullanılmasının, Arap belagatında "istigrak/umum" (mutlak sıfırlama ve kapsayıcılık) bildirdiğini yineler. İnsanın doğduğunda sahip olduğu cehalet kısmi bir cehalet değildir; ne kendini, ne Yaratıcısını, ne sıcağı, ne soğuğu, ne de nesnelerin adını (hiçbir şeyi) bilmeyen mutlak ve dipsiz bir idraksizlik halidir.
Ve ce'ale (وَجَعَلَ)
Kök: v + c-a-l
"Ve" bağlacı ile "kılmak, yapmak, var etmek, bir şeye form ve işlev kazandırmak" anlamlarındaki kökten türeyen mazi (geçmiş zaman) fiildir. "Ve (O) kıldı, var etti, yerleştirdi" anlamına gelir.
İbn Fâris, "c-a-l" kökünün "yoktan var etmekten (halk) ziyade, var edilen bir nesneye pratik veya zihni olarak yeni bir statü, düzen ve fonksiyon (işlev) tayin etmek" manasının bulunduğunu açıklar.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ve epistemoloji bağlamında bu fiilin insan inşasındaki yerine dikkat çeker. Cündioğlu'na göre; insan dünyaya mutlak bir hiçlikle (bilgisizlikle) fırlatılmıştır. Ancak Allah onu o karanlıkta bırakmaz; insanın yeryüzündeki nesnelerle bağ kurabilmesi, hakikati idrak edebilmesi ve bilgisizliğini giderebilmesi için ona ontolojik "antenler/veri yolları" inşa eder. "Ce'ale" (kıldı) eylemi, insanın epistemolojik aygıtlarla (duyularla) ilahi bir şekilde donatılmasıdır.
Lekümü (لَكُمُ)
Kök: l + k-m
"İçin, -e/-a ait" anlamlarına gelen tahsis edatı "lâm" (le) ve muhatap çoğul (siz) zamiri olan "küm" ekinin birleşimidir. "Sizin için, bizzat sizin istifadeniz için (kıldı)" anlamına gelir.
Es-sem'a (ٱلسَّمْعَ)
Kök: s-m-a
Sözlükte "işitmek, duymak, kulak, duyma yetisi, sesi idrak etme" anlamlarına gelen masdar/isimdir. Ce'ale fiilinin birinci mef'ulüdür (nesnesidir). "İşitmeyi, duyma yetisini (var etti)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "s-m-a" kökünün "sesin sadece kulağa çarpması değil; o titreşimin idrak edilerek akla ve kalbe iletilmesi, sözün manasının kavranması" manasına geldiğini açıklar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, modern embriyoloji ve Kur'an'ın anatomik sıralaması arasındaki o muazzam uyumu tahlil eder. Aydar'a göre Kur'an'da epistemolojik araçlar (duyular) sayılırken daima "işitme" (sem') başa alınır, görme ve kalp onu takip eder. Bunun biyolojik sebebi, anne karnında ve doğumdan hemen sonra insanda ilk aktif olan, ilk gelişen duyunun "işitme" organı olmasıdır. Teolojik (Kur'ani) sebebi ise; hakikati, vahyi ve ilahi tebliği almanın ilk ve en hayati yolunun "kulak vermek/dinlemek" (sem') olmasıdır. İnsan önce duyar, sonra görür, sonra yorumlar. (Ayrıca sem' kelimesi masdar olduğu için çoğul değil, tekil formda kullanılmıştır).
Ve'l-ebsâra (وَٱلْأَبْصَٰرَ)
Kök: v + b-s-r
"Ve" bağlacı ile "göz, görme duyusu, bakış, görsel idrak, basiret" anlamlarına gelen "besar" kelimesinin çoğulu olan "ebsâr" kelimesinin birleşimidir. İkinci nesnedir. "Ve gözleri, görme yetilerini (var etti)" anlamına gelir.
Râgıb el-İsfahânî, "besar/ebsâr" kavramının hem fiziksel dünyayı renki ve boyutlu olarak "görme" eylemini hem de bu görmenin ardından gelen zihinsel bir aydınlanmayı (basireti) ifade ettiğini belirtir. Göz, evrenin işaretlerini (ayetlerini) okumak için insana verilmiş en büyük optik/teolojik penceredir.
Ve'l-ef'idete (وَٱلْأَفْـِٔدَةَ)
Kök: v + f-e-d
"Ve" bağlacı ile "kalp, gönül, akıl, idrak merkezi, duyguların ve aklın yandığı yer" anlamlarına gelen "fuâd" kelimesinin çoğulu olan "ef'ide" kelimesinin birleşimidir. Üçüncü nesne olarak "Ve kalpleri/gönülleri (var etti)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "f-e-d" kökünün temelinde "ateşte kızartmak, yanmak, hararet, sıcaklık ve heyecan/etkilenme" manasının bulunduğunu açıklar. İnsanın idrak merkezine "fuâd" denmesi; onun duygularla çırpınan, etkilenen, yanan ve gelen verileri aktif bir şekilde işleyen sımsıcak bir "akıl/gönül fırını" olmasındandır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) "kalb" ile "fuâd" arasındaki o ince anlamsal farka dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an, bilginin ve vahyin depolandığı sağlam merkeze genellikle "kalb" derken; kulağın ve gözün getirdiği dış verilerin anlık olarak işlendiği, idrak edildiği, heyecanla sentezlendiği o dinamik analiz merkezine "fuâd" (ef'ide) der. Fuâd, duyuların (sem' ve ebsâr) emrine verildiği ve onlardan gelen datayı anlamlandıran aktif insan aklıdır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi bağlamında bu üçlü dizilimin (sem', ebsâr, ef'ide) muazzam epistemolojik sacayağını kurduğuna dikkat çeker. Kılıç'a göre insan, evrenle ilişkisini bu üç yolla kurar: Kulak (işitme) tarihsel/işitsel veriyi alır, Göz (görme) mekânsal/fiziksel veriyi alır, Kalp/Akıl (ef'ide) ise bu iki kanaldan akan veriyi "hakikat" (ilim) potasında eritir. İnsanı "hiçbir şey bilmeyen" o sıfır noktasından çıkarıp eşref-i mahlukat (sorumlu bir varlık) yapan tek şey, bu üç ilahi cihazın insana "bağışlanmasıdır".
Lealleküm (لَعَلَّكُمْ)
Kök: l-a-l + k-m
"Umulur ki, ola ki, -sın diye, ta ki, -meniz için" anlamlarına gelen taraccî (umut/beklenti) veya ta'lîl (sebep) bildiren edat ile muhatap çoğul (siz) zamirinin birleşimidir. "Umulur ki siz, (şöyle yapmanız) için" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında "lealle" edatının Allah hakkında kullanıldığında bir "şüphe veya belirsizlik" ifade etmediğini; Arap belagatında bunun "nedensellik ve amaca bağlama" (ta'lîl/tevkî) işlevi gördüğünü belirtir. Yani: "Size bu kulakları, gözleri ve kalpleri rastgele değil; sırf şu ahlaki sonuca/hedefe ulaşasınız (ta ki şunu yapasınız) diye verdi" anlamı taşır.
Teşkürûn (تَشْكُرُونَ)
Kök: ş-k-r
Sözlükte "verilen nimeti bilmek, iyiliği açığa çıkarmak, teşekkür etmek, nimeti vereni övmek ve o nimeti amacına uygun kullanmak" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul muhatap muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Şükredersiniz, şükredesiniz diye" anlamına gelir ve ayeti ahlaki bir zirveyle noktalar.
İbn Fâris, "ş-k-r" kökünün temelinde "küfr'ün (örtmenin/nankörlüğün) tam zıddı olarak; gizli kalmış bir iyiliği, lütfu veya nimeti açıkça ortaya sermek, onu överek ve hakkını vererek görünür kılmak" manasının bulunduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde bu kapanış fiilinin (teşkürûn) insanın tüm epistemolojik (bilgisel) donanımıyla olan bağını tahlil eder. Izutsu'ya göre "şükür", dille sadece "teşekkür ederim" demek değildir. Şükür, Allah'ın verdiği o "kulağı, gözü ve idrak merkezini (fuâdı)", veriliş amacına uygun olarak evrendeki tevhidi (hakikati) okumak, dinlemek ve anlamak için "kullanmaktır". Eğer insan o gözü ve kulağı bâtıla, şirke ve kibre hizmet etmek için kullanırsa, bu felsefi bir nankörlüktür (küfürdür). Kur'an, insanın mutlak bir hiçlikten (lâ ta'lemûn) bilgiye ve idrake ulaştığı o devasa evrimi anlatır ve insana şu ontolojik borcu yükleyerek ayeti kapatır: "Sizi cahil bir et yığını olmaktan kurtarıp, gören ve anlayan bir şuura yükselten Allah'a karşı yegâne insani göreviniz, o donanımı hakikati bulmak için kullanarak 'şükretmektir'." Şükür, aklın ve idrakin zekâtıdır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla