Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 76. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 76. Ayet

    وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً رَجُلَيْنِ اَحَدُهُمَٓا اَبْكَمُ لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَهُوَ كَلٌّ عَلٰى مَوْلٰيهُۙ اَيْنَمَا يُوَجِّهْهُ لَا يَأْتِ بِخَيْرٍۜ هَلْ يَسْتَو۪ي هُوَۙ وَمَنْ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِۙ وَهُوَ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vedaraba(A)llâhu meśelen raculeyni ehaduhumâ ebkemu lâ yakdiru ‘alâ şey-in vehuve kellun ‘alâ mevlâhu eynemâ yuveccihhu lâ ye/ti biḣayr(in)(s) hel yestevî huve vemen ye/muru bil’adli vehuve ‘alâ sirâtin mustekîm(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Yine Allah şu iki insanı örnek veriyor: Biri dilsizdir, elinden hiçbir şey gelmez, efendisinin sırtında yüktür, onu nereye gönderse yararlı bir so­nuçla gelmez. Şimdi bununla adaleti emreden ve kendisi de dosdoğru yolda bulunan kimse bir olur mu?"

      Yine Allah şu iki insanı örnek veriyor: Biri dilsizdir, elinden hiçbir şey gelmez, efendisinin sırtında yüktür, onu nereye gönderse yararlı bir sonuçla gelmez. Dediler ki: Bu örneğin birinci örnekte belirttiğimiz gibi iki yoruma ihtimali vardır. Birincisi: Mümin ve kâfirdir. Allah kâfiri, hiçbir şey yapamayan ve efendisine bir hayır ve menfaat sağlamayarak yük olan dilsiz köleye benzetti. Mümini de efendisine her türlü hayır ve fayda sağlayan kimseye benzetti. Allah buyuruyor: Sizce bunlar eşit midirler? Eşit olamazlar Buna göre Allah’a hiçbir şekilde itaat türünden bir iş yapmayan kâfir kişi ile her türlü itaati yapan kişi, hayrı yerine getiren adaletle emreden her mümin kul ile eşit olmazlar.

      İkincisi: Allah bâtıl mabuda karşılık gerçek mâbuda örnek verdi. Allah şöyle buyuruyor; Size her nimeti ve her hayrı veren, bütünüyle âdil olmayı emreden; dilsiz, bir şeye gücü yetmeyen, fayda yahut zarar veremeyen, cevap veremeyen, ibadet edenlerine ve hizmet edenlerine muhtaç olan varlıklarla eşit olur mu, bu onunla bir olur mu? Elbette örnek olarak da eşit olmazlar. Ancak burada hakkı konuşmayan ve adaleti emretmeyenle örnek verildi; adaleti emretmeyen dilsize mukabil adaleti emreden zikredildi. Birincisinde infak etme yetkisine sahip olmayana mukabil infak etme yetkisine sahip olan örnek verildi.

      O dosdoğru yoldadır. Yani o dosdoğru hak yol üzerindedir, o gerçek mabuttur. Ebû Avsece şöyle demiştir: “Keli” (كَلٌّ) başkasının sırtına yük olandır. Onun dışındaki edebiyatçılar da aynen böyle söylemiştir. Bazıları ise şunu demiştir: “Keli” (كَلٌّ) yoksul demektir, ikisi de birdir. Ebkem, dilsizdir, o da kesinlikle konuşamayandır. Ve şunu da dediler: Adaleti emreden, tevhidi emreden demektir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve daraballâhu (وَضَرَبَ ٱللَّهُ)

        Kök: v + d-r-b + e-l-h

        "Ve" bağlacı, "vurmak, çarpmak, örnek getirmek, somutlaştırmak" anlamlarındaki "d-r-b" kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) fiil ve kâinatın Yaratıcısının özel ismi olan "Allah" lafza-i celâlinin birleşimidir. "Ve Allah bir örnek verdi/vurdu" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "d-r-b" kökünün temelinde "bir şeyi başka bir şeye şiddetle çarpmak ve onda kalıcı, sarsıcı bir iz bırakmak" manasının bulunduğunu açıklar. Kıyas ve benzetme yapmaya (darb-ı mesel) bu ismin verilmesi, soyut bir felsefi fikrin, muhatabın zihnine bir mühür gibi "vurularak" somutlaştırılmasındandır.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) önceki ayette yer alan köle-efendi meselinin (kıyasının) hemen ardından, araya başka bir konu girmeden "ve daraballâhu" (Allah bir örnek daha vurdu) diyerek yeni bir kıyasa geçilmesinin, Arap belagatında idraki kuşatmak (tekid ve tahkik) için yapıldığını belirtir. Birinci örnek mülkiyet/güç üzerineyken, bu ikinci örnek doğrudan doğruya akıl, iletişim ve fayda (ontolojik işlev) üzerinedir.

        Meselen (مَثَلًا)

        Kök: m-s-l

        Sözlükte "benzer, eş, denk, temsil, sıfat, ibretlik durum, atasözü, kıyas" anlamlarına gelen isimdir. Daraba fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak mansub (üstün) okunur. "Bir örnek (verdi), bir kıyaslama (yaptı)" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "mesel" kavramının, akılla kavranması zor ve metafiziksel olan bir hakikati (Tevhid ve Şirk farkını), herkesin kendi günlük hayatında tecrübe ettiği sıradan ve somut bir "örnek/şablon" üzerinden zihinlere nakşetmek olduğunu belirtir.

        Angelika Neuwirth, Mekke metinlerindeki retorik kurguda "mesel" formunun polemik gücüne odaklanır. Neuwirth'e göre Kur'an, teolojik hakikatleri anlatmak için karmaşık felsefi diyaloglar kurmak yerine; muhatabının itiraz edemeyeceği, kendi içtimaî (sosyal) hayatından çekip çıkardığı son derece keskin ve vurucu "meseller" (paraboller) kurarak muhatap aklını köşeye sıkıştırır ve teslim alır.

        Racüleyni (رَّجُلَيْنِ)

        Kök: r-c-l

        Sözlükte "adam, erkek, yaya yürüyen, güçlü kimse" anlamlarına gelen "racül" kelimesinin tesniye (ikil) formudur. Meselen kelimesinden bedel (açıklayıcı unsur) olarak mansub okunur. "İki adam(ı örnek verdi)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "r-c-l" kökünün "ayak üzerinde durmak, yürümek ve gücünü ayaklarından (kendi tabanından) almak" manasına geldiğini belirtir. Burada kıyasın cansız nesneler üzerinden değil, doğrudan doğruya irade ve eylem sahibi "iki adam" (insan/racül) üzerinden yapılması, örneğin psikolojik ve ahlaki boyutunu derinleştirir.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde bu "iki adam" tasvirinin ontolojik birer arketip (ilk örnek) olduğuna dikkat çeker. Cündioğlu'na göre Kur'an, burada sadece iki sıradan insanı anlatmaz; terazinin iki kefesine, yeryüzündeki "iki farklı varoluş biçimini" (Tevhid ehli ile Şirk ehlinin veya bizzat Yaratıcı ile aciz putların durumunu) insan suretine büründürerek yerleştirir.

        Ehadühümâ (أَحَدُهُمَا)

        Kök: e-h-d + h-m-a

        "Birisi, herhangi biri" anlamındaki "ehad" kelimesi ile "o ikisinin" anlamındaki tesniye/ikil (hümâ) zamirinin birleşimidir. "O ikisinden birisi" anlamına gelir. Cümlenin yeni öznesi (mübtedası) olarak kurguyu başlatır.

        Ebkemu (أَبْكَمُ)

        Kök: b-k-m

        Sözlükte "dilsiz, anadan doğma konuşamayan, derdini anlatamayan, aklı kıt" anlamlarına gelen isim/sıfattır. Ehadühümâ mübtedasının haberidir. "(O ikisinden biri) dilsizdir" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "b-k-m" kökünün "dilin bağlanması, konuşma yetisinin tamamen kilitli/iptal edilmiş olması ve ses çıkaramama" manasına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ebkem" kelimesinin sadece fizyolojik bir ses kısıklığı (dilsizlik) olmadığını; aklın, idrakin ve iletişimin tamamen felç olması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb'a göre ebkem, ne başkasının sözünü anlayabilir ne de kendi içindekini ifade edebilir. Kur'an, müşriklerin taptığı cansız putları (veya o putlara tapan kör taklitçi müşriki) işte bu "ontolojik ve zihinsel dilsizlik" (ebkem) sıfatıyla tanımlar. Onlar hakikate karşı dilsiz, sağır ve kör bir hiçliktedirler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında bu sıfatın (ebkem) bedevi toplumundaki değer yargılarıyla olan çatışmasını tahlil eder. Izutsu'ya göre Arap toplumu, söz ustalarına (şairlere) ve güzel konuşan hatiplere tapan bir söz (belagat) toplumuydu. Kur'an, onların ilahi vasıflar yükleyerek taptıkları o tanrıların, Arap aklının en nefret ettiği ve en eksik/zavallı gördüğü vasfa, yani "dilsizliğe" (ebkem) sahip olduğunu yüzlerine vurarak o teolojik illüzyonu paramparça eder. Dilsizden tanrı olmaz.

        Lâ yakdiru (لَا يَقْدِرُ)

        Kök: l-a + k-d-r

        Olumsuzluk edatı (lâ) ile "güç yetirmek, kapasitesi olmak, ölçüp biçmek, muktedir olmak" anlamlarındaki "k-d-r" kökünden türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Hiçbir şeye gücü yetmez, muktedir olamaz" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "k-d-r" kökünün "bir şeyin miktarını/sonucunu belirlemek ve o belirlenen amaca ulaşacak mutlak bir kuvvete (kudrete) sahip olmak" manasına geldiğini belirtir. Eylemin olumsuzlanması (lâ yakdiru), dilsiz adamın (putun) sadece iletişimde değil, eylem alanında da mutlak bir felç hali yaşadığının tescilidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke'nin polemik kurgusu çerçevesinde bu fiilin teolojik ağırlığına dikkat çeker. Öztürk'e göre müşrikler putlarına yağmur yağdırması, hastaları iyileştirmesi veya savaşta galibiyet vermesi (kudret göstermesi) için yalvarıyorlardı. Ayet, "lâ yakdiru" (onun gücü hiçbir şeye yetmez) diyerek; sahte tanrıların (ve onlara bağlanan aklın) evrendeki nedensellik ve eylem kapasitesini "sıfır" noktasına indirger.

        Alâ şey'in (عَلَىٰ شَىْءٍ)

        Kök: a-l-v + ş-y-e

        "Üzerine, -e/-a karşı" anlamlarındaki "alâ" harf-i cerri ile "şey, nesne, olay, varlık, zerre" anlamlarına gelen ismin birleşimidir. Lâ yakdiru fiilinin sınırlarını belirler. "Hiçbir şey üzerine (gücü yetmez)" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin dizilişinde (sentaks) "şey'in" kelimesinin olumsuzluk edatından (lâ) sonra nekra (belirsiz) formda kullanılmasının, Arap belagatında "istigrak/umum" (mutlak sıfırlama) bildirdiğini yineler. Bu dilsiz ve aciz varlık (ebkem); gökleri yaratmak gibi büyük işler bir tarafa, yeryüzündeki tek bir karıncaya veya tek bir toz zerresine (şey'in) bile hükmedecek güce sahip değildir.

        Ve hüve (وَهُوَ)

        Kök: v + h-v

        "Ve" bağlacı ile "O" anlamına gelen üçüncü tekil şahıs munfasıl (ayrık) zamiridir. "Ve o (dilsiz ve aciz adam)" anlamına gelir.

        Kellün (كَلٌّ)

        Kök: k-l-l

        Sözlükte "yük, ağırlık, zahmet, asalak, bakımından fayda gelmeyen, yoran kimse/nesne" anlamlarına gelen masdar/isimdir. Hüve mübtedasının haberidir. "Koca bir yüktür, asalak bir külfettir" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "k-l-l" kökünün temelinde "bir şeyin ağırlaşıp zayıflaması, keskinliğini yitirmesi (kılıcın körelmesi gibi), başkasına muhtaç olacak kadar dermansız ve yorucu bir ağırlık (külfet) haline gelmesi" manasının bulunduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi bağlamında "kell" kavramının şirki nasıl deşifre ettiğine odaklanır. Kılıç'a göre insan, fıtraten Tanrı'dan yardım bekler, O'na sığınır (dua eder). Ancak müşrik akıl, taştan ve tahtadan ürettiği putları korumak, yıkamak, tapınağını temizlemek, hırsızlardan saklamak zorundadır. Yani Tanrı insana yardım edeceği yerde, putperestlikte insan Tanrı'sına (puta) hamallık yapmak zorundadır. İşte "kellün" (o bir yüktür) ifadesi; şirkin, insana fayda sağlamak yerine insanın sırtına binmiş ontolojik, psikolojik ve rasyonel devasa bir "yük/asalak" olduğunu ilan eder. İnsan kendi ürettiği tanrıya bakıcılık yapmaktadır.

        Alâ mevlâhu (عَلَىٰ مَوْلَىٰهُ)

        Kök: a-l-v + v-l-y + h-v

        "Üzerine, -e/-a karşı" anlamlarındaki "alâ" harf-i cerri, "efendi, yönetici, sahip, koruyucu, bakıcı" anlamlarındaki "mevlâ" ismi ve "onun" anlamındaki "hû" zamirinin birleşimidir. "Kendi efendisine, kendi bakıcısına karşı (koca bir yüktür)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "v-l-y" kökünün "iki şeyin arasına hiçbir yabancı maddenin giremeyeceği kadar birbirine yakın olması, otorite ve velayet bağı" manasına geldiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid kelamı bağlamında buradaki ironiyi tahlil eder. Normalde "mevlâ" kelimesi, koruyan, gözeten yüce otorite için (Allah için) kullanılır. Ancak bu örnekte "mevlâ", o aciz dilsiz köleyi (veya putu) sahiplenen, ona bakan "müşrik efendidir". Kıyasın vurduğu darbe şudur: İnsan (efendi) kendi mülkiyetindeki dilsiz bir köleden bile ona yük (kell) olduğu için rahatsız olurken; nasıl olur da kainatın efendisi olan Allah'a, o dilsiz ve aciz (yük olan) putları ortak koşabilir? Yük olan şeyden, ilah olmaz.

        Eynemâ (أَيْنَمَا)

        Kök: e-y-n + m-a (edat)

        Soru ve mekân bildiren "eyne" (nereye) edatı ile şart bildiren "mâ" edatının birleşimidir. "Her nereye, hangi yöne, nereye doğru" anlamlarına gelen şart (koşul) zarfıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, "eynemâ" edatının eylemin mekânsal faydasızlığını (mutlak işlevsizliği) gramatikal olarak tüm olasılıklara yaydığını belirtir. Seçilen hiçbir yön, hiçbir mekân veya hiçbir hedef bu acizliği (kell olma durumunu) değiştirmeyecektir.

        Yüveccihhü (يُوَجِّههُّ)

        Kök: v-c-h + h-v

        Sözlükte "yüzünü çevirmek, yönlendirmek, bir yere göndermek, vazife vermek" anlamlarındaki kökten tef'îl babında (tevcih) türeyen muzari fiil ve "onu" anlamındaki (hü) zamirinin birleşimidir. Eynemâ şart edatının fiilidir. "(Efendisi) onu her nereye yönlendirirse/gönderirse" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "v-c-h" kökünün asıl anlamının "bir şeyin ön tarafı, yüzü ve bir amaca doğru doğrudan karşısına almak/istikamet belirlemek" olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "tevcih" fiilinin sadece fiziksel bir gönderme değil, bir meseleyi halletmesi için (elçi olarak) birini görevlendirmek olduğunu belirtir. Müşrikler putlarına yağmur için, şifa için veya bereket için yönelip onlara "görev verdiklerinde" (yüveccihhü); o dilsiz ve aciz nesneler hiçbir istikamette (eynemâ) en ufak bir fayda üretemezler.

        Lâ ye'ti (لَا يَأْتِ)

        Kök: l-a + e-t-y

        Olumsuzluk edatı (lâ) ile "getirmek, gelmek, meydana çıkarmak, yapmak" anlamlarındaki "e-t-y" kökünden türeyen muzari fiildir. Eynemâ şartının cevabı olduğu için (cezm) sonundaki illet harfi düşmüştür. "(Hiçbir şey) getirmez, getiremez, yapamaz" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün "bir şeyin kolaylıkla, doğallıkla ve planlandığı şekilde meydana gelmesi/ulaşması" manasına geldiğini belirtir. Ancak "lâ ye'ti" ile bu doğal üretim kapasitesi tamamen sıfırlanmıştır.

        Bi hayrin (بِخَيْرٍ)

        Kök: b + h-y-r

        "İle, -i/-ı" anlamlarındaki "bâ" (bi) harf-i cerri ile "iyilik, fayda, iyi sonuç, istenen/arzu edilen şey" anlamlarına gelen ismin birleşimidir. "Hiçbir iyilik/fayda (getiremez)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "h-y-r" kökünün "şerrin tam zıddı olarak; akıl, fıtrat ve ihtiyaç bakımından herkesin arzuladığı, fayda ve bereket üreten üstünlük" manasına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "hayr" kavramını ontolojik değer ekseninde tahlil eder. Râgıb'a göre o dilsiz köle (veya put); ne kadar yönlendirilirse yönlendirilsin zerre kadar "hayır" üretemez. Çünkü "hayır" üretebilmek için idrak (akıl), irade, güç ve özgürlük gerekir. Oysa şirk, iradesiz, sağır ve kör nesneleri merkeze aldığı için, ontolojik olarak mutlak bir verimsizlik, kısırlık ve "hayırsızlık" bataklığıdır. Şirkten fayda gelmez.

        Hel (هَلْ)

        Kök: h-l (edat)

        Soru ve merak bildiren, cümleyi istifham (soru) formuna sokan edattır. "Acaba ... mı/mi?" anlamına gelir. Meselin (kıyasın) ikinci tarafına geçiş yapıp vurucu yargıyı muhatabın yüzüne çarpmak için gramatikal bir eşik kurar.

        Yestevî (يَسْتَوِى)

        Kök: s-v-y

        Sözlükte "eşit olmak, denk olmak, aynı hizaya gelmek, dengelenmek" anlamlarındaki kökten ifti'al babında (istivâ) türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Hiç eşit olur mu? Bir/denk tutulur mu?" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, önceki ayette (75. ayet) olduğu gibi buradaki "hel" edatı ile kurulan "hel yestevî" sorusunun da Arap belagatında "istifham-ı inkârî" (reddetme, imkânsızlığı vurgulama ve şiddetle kınama) işlevi gördüğünü belirtir. Soru, muhataba verilmiş kesin bir "Asla denk olamazlar!" itirazıdır.

        Hüve (هُوَ)

        Kök: h-v

        "O" anlamına gelen üçüncü tekil şahıs munfasıl (ayrık) zamiridir. "O (az önce anlatılan, dilsiz, yüke dönüşmüş, faydasız köle/put)" anlamına gelir.

        Ve men (وَمَن)

        Kök: v + m-n

        "Ve" bağlacı ile "o kimse ki, şu kişi ile" anlamlarına gelen ism-i mevsulün (ilgi zamiri) birleşimidir. Kıyasın ikinci tarafını (fayda sağlayan, konuşan profili) sahneye çıkarır.

        Ye'müru (يَأْمُرُ)

        Kök: e-m-r

        Sözlükte "emretmek, buyurmak, yönlendirmek, otorite kurmak, inşa etmek" anlamlarındaki kökten türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Emreder, yönetir, sözü ve buyruğu geçer" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "e-m-r" kökünün temelinde "bir işi doğrudan doğruya var etmek, yönlendirmek ve bir eylemin yapılması için mutlak ve kesin bir otorite kurmak" manasının yattığını açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu eylemin kıyastaki o "ebkem" (dilsiz) sıfatıyla oluşturduğu mutlak zıtlığa dikkat çeker. Aydar'a göre; put (veya o dilsiz köle) kendi derdini bile anlatamayacak kadar pasif, sağır ve "ebkem" iken; kıyasın bu ikinci tarafındaki (Yaratıcı veya hür mümin) taraf, aktiftir, canlıdır ve sürekli olarak evreni/toplumu "emrederek, yönlendirerek" (ye'müru) yöneten konuşkan (mütekellim) bir otoritedir.

        Bil-adli (بِٱلْعَدْلِ)

        Kök: b + a-d-l

        "İle, -i/-ı" anlamlarındaki "bâ" (bi) harf-i cerri ile "adalet, eşitlik, denge, doğruluk, orta yol" anlamlarına gelen ismin birleşimidir. Ye'müru fiilinin mef'ulüdür. "Adaletle, hakkaniyetle (emreder)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "a-d-l" kökünün "zıtlıkların ve aşırılıkların (zulmün/eğriliğin) zıddı olarak; tam bir düzlük, denge, istikamet ve iki kefesi eşit terazi" manasına geldiğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, varlık ve ahlak felsefesi ekseninde "adalet" kavramının ontolojik karşılığını tahlil eder. Cündioğlu'na göre bu bağlamda "adalet"; sadece sosyolojik bir hukuki terim değil, doğrudan doğruya "Tevhid'in" (Allah'ı birlemenin) kendisidir. Şirk nasıl ki evrenin fıtratını bozan en büyük sapma ve haksızlıksa (zulümse); Tevhid de eşyayı yerli yerine koyan, hakikati dengeleyen mutlak "adalettir". Yaratıcı (ve O'nun emrindeki mümin), evreni bu ilahi dengeyle (bil-adli) yönetir ve emreder. Adalet üretemeyen, tanrı olamaz.

        Ve hüve (وَهُوَ)

        Kök: v + h-v

        "Ve" bağlacı ile "O" (kendisi) anlamına gelen zamirin birleşimidir. "Ve o kimsenin kendisi de" anlamına gelir. Cümleyi ve o mükemmel profili sonuca bağlar.

        Alâ sırâtın (عَلَىٰ صِرَٰطٍ)

        Kök: a-l-v + s-r-t

        "Üzerine, -de/-da" anlamlarındaki "alâ" harf-i cerri ile "yol, cadde, ana güzergâh" anlamlarına gelen ismin birleşimidir. "Bir yol üzerindedir, bir güzergâhtadır" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "s-r-t" kökünün asıl anlamının "geniş, açık ve içine gireni yutan (isteyerek veya kolayca içine çeken) yutmak eylemi" olduğunu açıklar. Büyük ve ana yollara 'sırât' denmesi, yolcuyu adeta içine çekip kaybolmaktan korumasındandır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "sırât" kelimesinin etimolojik kökenini inceler. Jeffery'e göre bu kelime saf Arapça olmayıp, büyük ihtimalle Klasik dönemdeki Roma yolları (via strata - döşenmiş/kaplanmış ana yol) teriminden Süryanice/Aramice üzerinden Arapçaya geçmiş ve Kur'an'da dini/ahlaki hakikatin o "ana ve sarsılmaz otoyolunu" ifade eden kusursuz bir teolojik metafora dönüşmüştür.

        Müstekîmin (مُّسْتَقِيمٍ)

        Kök: k-v-m

        Sözlükte "doğru, pürüzsüz, eğriliği olmayan, dik, hedefe sapan olmadan götüren" anlamlarındaki kökten istif'al babında türeyen ism-i fâildir. Sırâtın kelimesinin sıfatı olarak "Dosdoğru olan (bir yol üzerindedir)" anlamını oluşturur ve ayeti mühürler.

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün "ayağa kalkmak, dik durmak, devrilmemek ve bir şeyi dengede/doğru tutmak" manasına geldiğini belirtir. İnsanın omurgasına (kıvam) da bu isim verilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "müstakîm" (dosdoğru) kelimesinin; aklın, inancın ve eylemin şüphe, hurafe ve şirket (eğriliklerden) tamamen arınmış o sarsılmaz eksenini (Tevhid'i) ifade ettiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sözlüğünde bu ayetin kapanışındaki (Sırât-ı Müstakîm) tabirin, ayetin başındaki kurguyla nasıl muazzam bir çatışma (zıtlık) yarattığını tahlil eder. Izutsu'ya göre ayetin başında "ebkem" (dilsiz), yük olan (kellün) ve hiçbir fayda getirmeyen (lâ ye'ti bi hayrin), felçli, savrulmuş, amaçsız ve karanlık bir "put/müşrik" profili çizilmişti. Ayetin sonunda ise; sürekli adalet (Tevhid) emreden, yönü belli, rotası aydınlık, pürüzsüz ve dimdik (müstekîm) bir yolda emin adımlarla yürüyen o sarsılmaz "Hak/Mümin" profili çizilir. Kur'an, muhatabına o can alıcı teolojik soruyu sorarak tartışmayı bitirir: Hedefi olmayan felçli bir asalakla (şirk); hedefe dimdik yürüyen adil bir otorite (Tevhid) hiç birbirine "eşit" (yestevî) olabilir mi?

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X