Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 75. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 75. Ayet

    ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً عَبْداً مَمْلُوكاً لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَمَنْ رَزَقْنَاهُ مِنَّا رِزْقاً حَسَناً فَهُوَ يُنْفِقُ مِنْهُ سِراًّ وَجَهْراًۜ هَلْ يَسْتَوُ۫نَۜ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Daraba(A)llâhu meśelen ‘abden memlûken lâ yakdiru ‘alâ şey-in vemen razeknâhu minnâ rizkan hasenen fehuve yunfiku minhu sirran vecehrâ(an)(s) hel yestevûn(e)(c)-lhamdu li(A)llâh(i)(c) bel ekśeruhum lâ ya’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah size, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının mülkü konumun­daki köle ile katımızdan kendisini güzel bir şekilde rızıklandırdığımız ve bundan gizli-açık başkalarını da yararlandıran kişiyi örnek veriyor; Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah’a mahsustur ama onların çoğu bilmezler."

      Allah size, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasınm mülkü konumundaki köle ile katımızdan kendisini güzel bir şekilde nzıklandırdığımız ve bundan gizli-açık başkalarını da yararlandıran kişiyi örnek veriyor. Bununla örnek verilmesinin iki açıklaması vardır: Birincisi, size göre dünyada bir şeye gücü yetmeyen ve infak etmeye imkânı bulunmayan bir kimse bir şeye sahip olup infak etmeye gücü yeten kişi gibi değildir. Bu, yüce Allah’ın beyanları gibidir: “De ki; hiç körle gören bir olur mu”; “Bu iki grubun durumu, kör ve sağır olan kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer?”. Yani gören ile görmeyen, sağır ile işiten bir olamaz. Buna göre yaratıklara infak etme ve nimet verme imkânı bulunan gerçek mâbut ile buna gücü yetmeyen bâtıl mâbut eşit olmaz.

      İkincisi: Allah kâfiri ve mümini örnek verdi. Kâfir kendisine nimet olarak verilen maldan, Allah’a itaat yolunda yahut hayır işlerinde harcamaz. Mümin ise kendisine verilen bütün nimetleri Allah’a itaat ve hayır yolunda harcar. Bunların ikisi eşit değildir. Allah’a itaat yolunda harcayan, bir şey harcamayan gibi değildir. Bunlardan biri gerçek mâbut ve ilâhın örneği, İkincisi, mümin ve kâfirin örneği olur.

      Ayrıca bu âyette çeşitli deliller vardır. Bunlardan biri şudur: Kudret (istitâat) fiilden ayrılmaz. Çünkü yüce Allah hiçbir şeye gücü yetmeyen buyurduktan sonra kendisini güzel bir şekilde rızıklandırdığımız ve bundan gizli açık başkalarını da yararlandıran kişiyi örnek veriyor diye buyurmuştur. Dolayısıyla fiilin karşısına kudreti koydu. Eğer kudret fiilden ayrılacak olsaydı, kudretin karşısına başka bir kudreti zikreder, fiil karşılığında onun dengi olan fiili zikrederdi. Bu durum kudretin fiilden ayrılmayacağına işaret etmektedir.

      İkincisi: Belirtildiği gibi, köle gerçekten mülkiyete sahip değildir. Bu sebeple hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının mülkü konumundaki köle meâlindeki beyanı getirmiştir. Eğer kölenin bir şeye gücü yetecek olursa o da mülkiyet kime aitse, ancak onun izin verdiği kadar olur. Bunun gibi, yaratılanların hepsi gerçekten mülkiyet vermenin hakikatine sahip değillerdir. Eşyada mülkiyetin hakikati Allah’a aittir (mülkiyeti o verir), izne bağlı olan kulların mülkiyet miktarı kendilerine izin verildiği kadardır.

      Üçüncüsü: Köle, infak etme ve sadaka verme hakkına sahip değildir. Çünkü Allah hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının mülkü konumundaki köle buyurmuş, daha sonra mülkiyete sahip olanlar hakkında kendisini güzel bir şekilde rızıklandırdığımız ve bundan gizli-açık başkalarını da yararlandıran kişi buyuruyor. Bu, kölenin infakta bulunma ve hibe etme hakkına sahip olmadığına işaret eder.

      Katımızdan kendisini rızıklandırdığımız. Veli kullarımızdan yahut dinimizin evliyasından demektir Bu sözlükte caiz ve yaygın bir mânadır Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah’a mahsustur. Bazıları şöyle demiştir: Allah’a hamdolsun meâlindeki cümleyi belirttiklerinin ardından getirdi. Çünkü Allah Teâlâ Hz. Peygamber’e nimetleri ve çeşitli menfaatleri bildirdikten sonra onun ardından Allah’a hamdolsun anlamındaki cümleyi getirmiştir Bazıları da Allah’a hamdolsun meâlindeki sözün övgü olduğunu, insanların çoğunun Allah’a hamd ve senada bulunmayı bilmediklerini haber vermiştir

      Bilmezler. Bu cümlenin, bildiklerinden yararlanmadıkları için onların bilgisi bulunmadığının belirtilmesi mânasına gelmesi muhtemeldir. Yahut, mûcizelere ve delillere bakıp bunlar üzerinde düşünmedikleri ve bunun bir neticesi olarak bilmedikleri için, gerçekten bilgilerinin bulunmadığı anlamında olması ihtimali vardır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Daraballâhu (ضَرَبَ ٱللَّهُ)

        Kök: d-r-b + e-l-h

        Sözlükte "vurmak, çarpmak, damga basmak, örnek getirmek, açıklamak" anlamlarındaki "d-r-b" kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) fiil ile kâinatın Yaratıcısının özel ismi olan "Allah" lafza-i celâlinin birleşimidir. Cümlenin fiili ve failidir (öznesidir). "Allah bir örnek verdi/vurdu, bir kıyas getirdi" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "d-r-b" kökünün asıl anlamının "bir şeyi başka bir şeye şiddetle çarpmak ve onda kalıcı bir iz bırakmak" olduğunu belirtir. Soyut bir düşüncenin (kıyasın), insanların zihnine tıpkı bir madeni paraya damga vurulur gibi somutlaştırılarak nakşedilmesi işlemine bu yüzden "darb-ı mesel" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "darb" eyleminin pedagojik boyutuna dikkat çeker. Râgıb'a göre, bir önceki ayette (74. ayet) müşriklere "Allah'a örnekler getirmeyin (lâ tadribû)" denilerek insanın Tanrı hakkında kıyas yapması yasaklanmıştı. Ancak Allah'ın bizzat Kendisinin insanlara bir "örnek vurması" (Daraballâhu), insanın kavrayamayacağı o metafizik hakikati (Tevhid ve Şirk farkını), insanın kendi dünyasından (köle-efendi ilişkisinden) bir şablonla onun anlayacağı seviyeye indirmesidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid kelamı bağlamında eylemin bizzat Allah'a isnat edilmesini inceler. Müşrikler kendi felsefi veya mitolojik "örnekleriyle" şirki meşrulaştırmaya çalışırken; Mutlak Hakem olan Allah, onlara kendi sosyal pratiklerinden (kölelikten) reddedemeyecekleri kesin bir mantıksal argüman (mesel) "vurarak" tartışmayı ilahi bir kesinlikle bitirir.

        Meselen (مَثَلًا)

        Kök: m-s-l

        Sözlükte "benzer, eş, denk, temsil, sıfat, prototip, ibretlik durum, atasözü, kıyas" anlamlarına gelen isimdir. Daraba fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak mansub (üstün) okunur. "Bir örnek (verdi), bir kıyaslama (yaptı)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "m-s-l" kökünün temelinde "iki şeyin birbirine denk olması, bir şeyin diğerinin aynası veya temsilcisi olarak öne çıkması ve dikilmesi" manasının yattığını açıklar.

        Angelika Neuwirth, Mekke metinlerindeki retorik ve polemik kurguda "mesel" formunun gücüne odaklanır. Neuwirth'e göre Kur'an, teolojik hakikatleri anlatmak için karmaşık felsefi diyaloglar yerine, bedevi toplumunun zihninde anında yankı bulan sarsıcı "meseller" (paraboller/kıyaslar) kurar. Bu ayetteki mesel, Müşriklerin Tanrı tasavvurunu, onların kendi sınıf ayrımları (köle-efendi) üzerinden yargılayan "polemik bir meseldir".

        Abden (عَبْدًا)

        Kök: a-b-d

        Sözlükte "kul, köle, boyun eğen, hürriyeti olmayan insan, mülk edinilmiş kişi" anlamlarına gelen isimdir. Meselen kelimesinden bedel (açıklayıcı unsur) olarak mansub okunur. "(Şöyle) bir köleyi (örnek verdi)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün temelinde "yumuşaklık, uysallık, direnci kırılıp başkasının otoritesine mutlak bir şekilde boyun eğmek ve kendi iradesini sıfırlamak" manasının bulunduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sözlüğünde "abd" kavramının sosyal ve teolojik olmak üzere iki farklı boyutunu tahlil eder. Izutsu'ya göre, teolojik anlamda evrendeki herkes (peygamberler dahil) Allah'ın aciz birer "kuludur" (abddir) ve bu bir şereftir. Ancak ayetteki kullanımıyla "abd", sosyolojik bir statüdür; iradesi elinden alınmış, alınıp satılan, toplumun en alt tabakasındaki "hürriyetsiz köleyi" temsil eder. Kur'an, müşriklerin sahte tanrılarını/putlarını işte bu iradesiz "köle" (abd) statüsüne benzeterek büyük bir zihinsel şok yaratır.

        Memlûken (مَّمْلُوكًا)

        Kök: m-l-k

        Sözlükte "mülk edinilmiş, başkasının sahipliği altına girmiş, kendisine ait hiçbir şeyi olmayan" anlamlarındaki kökten türeyen ism-i mef'ul (edilgen ortaç) formunda sıfattır. "Başkasına ait olan, mülkiyet altındaki (bir köleyi)" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "abd" kelimesi bazen Allah'a itaat eden hür insan (kul) için de kullanılabileceğinden, ayetin bu anlam karışıklığını önlemek için "memlûken" (başkasının mülkü olan, alınıp satılan eşya statüsündeki köle) sıfatını eklediğini belirtir. Bu köle, hukuki olarak kendi bedenine bile sahip değildir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki sıfat tamlamasının (abden memlûken), müşriklerin tapındıkları nesnelerin "ontolojik felcini" gramatikal olarak resmettiğini açıklar. Putlar, başkaları tarafından yontulan, taşınan ve yerleştirilen, hiçbir mülkiyet hakkı olmayan "nesnelerdir" (memlûk).

        Lâ yakdiru (لَّا يَقْدِرُ)

        Kök: l-a + k-d-r

        Olumsuzluk edatı (lâ) ile "güç yetirmek, muktedir olmak, kapasitesi bulunmak, ölçüp biçmek" anlamlarındaki "k-d-r" kökünden türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Asla güç yetiremez, hiçbir şeye gücü ve kapasitesi yoktur" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "k-d-r" kökünün "bir şeyin miktarını, ölçüsünü belirlemek ve o eylemi gerçekleştirecek mutlak bir kudrete/iradeye sahip olmak" manasına geldiğini açıklar. Olumsuz formu (lâ yakdiru), mutlak bir çaresizlik ve irade felcidir.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde bu fiilin barındırdığı ontolojik acziyeti tahlil eder. Cündioğlu'na göre, mülk edinilmiş bir köle sadece hukuki olarak değil, eylemsel olarak da "felçlidir". O, efendisinin izni olmadan ne bir söz söyleyebilir, ne bir mal bağışlayabilir, ne de kendi kaderini çizebilir. Ayet, cansız putların o dilsiz ve eylemsiz hiçliğini, efendisinin karşısında titreyen ve hiçbir inisiyatif alamayan bir kölenin "güçsüzlüğünde" (lâ yakdiru) somutlaştırır.

        Alâ şey'in (عَلَىٰ شَىْءٍ)

        Kök: a-l-v + ş-y-e

        "Üzerine, -e/-a karşı" anlamlarındaki "alâ" harf-i cerri ile "şey, nesne, miktar, ufacık bir olgu" anlamlarına gelen ismin birleşimidir. "Hiçbir şeye (gücü yetmez)" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin dizilişinde (sentaks) "şey'en" veya "şey'in" kelimesinin olumsuzluk edatından (lâ) sonra nekra (belirsiz) formda kullanılmasının, Arap belagatında "istigrak/umum" (mutlak sıfırlama) bildirdiğini yineler. Bu köle (veya benzetilen put), sadece büyük meselelere değil; evrendeki ufacık bir toz zerresine, basit bir karara veya rızka (şey'in) dair bile en ufak bir yetkiye sahip değildir. Otoritesi sıfırdır.

        Ve men (وَمَن)

        Kök: v + m-n (edat)

        "Ve" bağlacı ile "kimse, o kişi ki, her kim ki" anlamlarına gelen ism-i mevsulün (ilgi zamiri) birleşimidir. Kıyasın (meselin) ikinci tarafına, yani mutlak güce ve özgürlüğe sahip olan tarafa geçişi sağlar.

        Razaknâhu (رَّزَقْنَٰهُ)

        Kök: r-z-k + n-a + h-v

        Sözlükte "kesintisiz bağışlamak, beslemek, gıda vermek, imkân sunmak" anlamlarındaki kökten türeyen mazi fiilin birinci çoğul (Biz) çekimi ve "onu" anlamındaki "hû" zamirinin birleşimidir. "Ve o kimse ki, Biz onu rızıklandırdık" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "r-z-k" kökünün "canlıların varlıklarını idame ettirmeleri için onlara fayda verici bir şekilde ulaştırılan bedel, lütuf ve imkân" manasına geldiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid kelamı bağlamında buradaki birinci çoğul şahıs (Biz) vurgusuna dikkat çeker. Kıyastaki bu ikinci profil (hür ve zengin insan); kendi gücüyle değil, doğrudan doğruya "Bizim onu rızıklandırmamızla" (razaknâhu) bu konuma gelmiştir. Allah, kendi verdiği nimetle özgürleşen bir kulu, hiçbir şeye gücü yetmeyen bir köleyle kıyaslatarak "yaratan ile yaratılan" arasındaki farkı beyan eder.

        Minnâ (مِنَّا)

        Kök: m-n + n-a

        "-Den/-dan, katından" anlamındaki "min" harf-i cerri ile "biz, bizim" anlamındaki birinci çoğul (nâ) zamirinin idgamla birleşmiş halidir. "Bizim katımızdan, tarafımızdan" anlamına gelir. Rızkın mutlak ve yegâne kaynağını perçinler.

        Rızkan (رِزْقًا)

        Kök: r-z-k

        Sözlükte "rızık, geçimlik, faydalanılan nesne, nimet, servet" anlamlarına gelen isimdir. Razaknâhu fiilini pekiştiren mef'ul-ü mutlaktır. "Geniş bir rızıkla, muazzam bir nimetle" anlamına gelir.

        Hasenen (حَسَنًا)

        Kök: h-s-n

        Sözlükte "güzel, iyi, temiz, faydalı, bol, mükemmel" anlamlarındaki ism-i fâil/sıfattır. Rızkan kelimesini niteleyerek "Güzel, bol ve temiz bir rızıkla" anlamını oluşturur.

        Râgıb el-İsfahânî, "hüsün" kavramının sadece niceliksel (çokluk) bir durumu değil, niteliksel olarak helal, temiz ve fayda veren bir zenginliği de ifade ettiğini belirtir. Bu hür insan, elindeki o temiz ve bol nimeti kendi iradesiyle yönetme erdemine (hürriyetine) sahiptir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke'nin sosyo-ekonomik bağlamı üzerinden bu kıyastaki iki tipi (meseli) karşılaştırır. Öztürk'e göre Kur'an terazinin bir kefesine; pazarda satılan, cebinde tek kuruşu olmayan, efendisinden habersiz bir hurma bile veremeyen zavallı bir "köleyi" (memlûk) koyar. Terazinin diğer kefesine ise; Allah'ın bolca servet (rızk-ı hasen) verdiği, o serveti kendi özgür iradesiyle yöneten, toplumda saygın, hür ve cömert bir "efendiyi" koyar. İnsanın aklına şu soruyu düşürür: Siz bu ikisini bir tutar mısınız?

        Fe hüve (فَهُوَ)

        Kök: f + h-v

        Takibiyye ve sonuç bildiren "fe" bağlacı ile "O" anlamına gelen üçüncü tekil şahıs munfasıl (ayrık) zamirinin birleşimidir. "İşte o (hür ve rızıklandırılmış olan kişi)" anlamına gelir.

        Yünfiku (يُنفِقُ)

        Kök: n-f-k

        Sözlükte "harcamak, tükenmek, elden çıkarmak, tünelden geçip gitmek, infak etmek, dağıtmak" anlamlarındaki kökten if'al babında türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "İnfak eder, harcar, kendi iradesiyle dağıtır" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "n-f-k" kökünün asıl anlamının "bir şeyin bulunduğu yerden çıkıp gitmesi, eksilmesi ve tünel (nifak/nafak) gibi iki ucu açık bir yoldan geçmesi" olduğunu açıklar. İnfak eylemi, insanın elindeki serveti biriktirmeyip (stoklamayıp), onu yoksullara, muhtaçlara ve hayır yollarına "akıtması/dağıtması" eylemidir. Bu, kölenin çaresizliğinin tam zıddı olan aktif, hür ve cömert bir irade beyanıdır.

        Minhu (مِنْهُ)

        Kök: m-n + h-v

        "-Den/-dan" anlamındaki "min" edatı ile "o, ondan" anlamındaki "hû" zamirinin birleşimidir. "Ondan, o kendisine verilen rızıktan" anlamına gelir.

        Sırran (سِرًّا)

        Kök: s-r-r

        Sözlükte "gizli, saklı, içsel, kimsenin görmediği, fısıltı" anlamlarına gelen masdar/isimdir. Yünfiku fiilinin yapılış şeklini (hâlini) belirterek "Gizlice, gösterişten uzak bir şekilde" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sır" kelimesinin burada insanın iç dünyasındaki samimiyeti, ihlası ve gösterişten (riyadan) uzak bir ahlaki duruşu ifade ettiğini belirtir. Hür insan, rızkı dağıtırken efendisinden (Allah'tan) korktuğu için değil; o eylemi bir erdem olarak içselleştirdiği için "gizlice" de yapar.

        Ve cehran (وَجَهْرًا)

        Kök: v + c-h-r

        "Ve" bağlacı ile "açıkça, yüksek sesle, herkesin gözü önünde, alenî" anlamlarına gelen masdar/ismin birleşimidir. "Ve açıkça, herkesin önünde" anlamına gelir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) "sırran" ve "cehran" kelimelerinin peş peşe kullanılmasının yarattığı "Tıbak" (zıtlık) sanatının kapsayıcılığına dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an; bu hür insanın infakını/iyiliğini sadece bir duruma hapsetmez. O insan öylesine özgür, öylesine cömert ve otorite sahibidir ki; iyiliği bazen gizlice (samimiyetle), bazen de başkalarına örnek olmak için açıkça (cesaretle) yapar. Bu, iradenin ve mülkiyetin mutlak kullanım (tasarruf) hürriyetidir; kölenin felçli haline vurulan son darbedir.

        Hel (هَلْ)

        Kök: h-l (edat)

        Soru ve merak bildiren, cümleyi istifham (soru) formuna sokan edattır. "Acaba ... mı/mi?" anlamına gelir.

        Yestevûn (يَسْتَوُۥنَ)

        Kök: s-v-y

        Sözlükte "eşit olmak, denk olmak, aynı hizaya gelmek, seviyelenmek" anlamlarındaki kökten ifti'al babında (istivâ) türeyen çoğul muzari fiildir. "Hiç eşit olurlar mı? Bir tutulurlar mı?" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında buradaki "hel" edatı ile kurulan sorunun bir cevap beklemediğini; bunun Arap belagatında "istifham-ı inkârî" (reddetme, şiddetle kınama ve imkânsızlığı vurgulama) işlevi gördüğünü belirtir. Soru, "Asla ve kat'a eşit olamazlar!" şeklindeki mutlak bir yargıyı muhatabın kendi vicdanına onaylatır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki mantıksal argümanın teolojik hedefini tahlil eder. Aydar'a göre müşriklere sorulan bu soru şudur: "Siz kendi pazarınızda, kendi toplumunuzda zavallı, dilsiz, beş parasız bir köle ile; mal mülk sahibi, cömert ve hür bir efendiyi (rızık vereni) birbirine eşit tutar mısınız? Asla tutmazsınız. O halde, hiçbir şeye gücü yetmeyen aciz putları, evrenin rızkını veren, mutlak hür ve güç sahibi Allah'a nasıl 'eşit' tutar (şirk koşar) da onlara taparsınız?" Sosyolojik bir absürtlük üzerinden, teolojik bir absürtlük (şirk) paramparça edilir.

        Elhamdü (ٱلْحَمْدُ)

        Kök: h-m-d

        Sözlükte "övgü, şükür, takdir, senâ, yüceltme" anlamlarına gelen masdar/isimdir. Harf-i tarif (el) ile belirlenmiş mübtedadır. "Bütün övgüler, mutlak şükür ve yüceltme" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "h-m-d" kökünün "birine, sahip olduğu mutlak kemal (kusursuzluk), güzellik ve lütuflarından dolayı iradi olarak en üstün saygıyı ve övgüyü sunmak" manasına geldiğini açıklar.

        Lillâhi (لِلَّهِ)

        Kök: l + e-l-h

        "İçin, -e/-a ait" anlamlarındaki tahsis edatı "lâm" ile "Allah" isminin birleşimidir. Elhamdü kelimesinin haberidir. "Sadece Allah'a aittir, Allah içindir" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, kıyasın ardından gelen bu ifadenin ("Elhamdülillâh"), şirki reddeden tevhidin ontolojik bir şiarı/sloganı olduğunu belirtir. Mademki putların hiçbir gücü (lâ yakdiru) yoktur ve mademki rızkı, nimeti ve hayatı sadece Allah vermektedir; o halde boyun eğilmeye, ibadet edilmeye ve "övülmeye" (hamd) layık olan tek ve mutlak makam da sadece "Allah'tır". Şirk aklı putları överken, Kur'an aklı övgüyü yalnızca Mutlak Fail'e (Allah'a) tahsis eder.

        Bel (بَلْ)

        Kök: b-l (edat)

        "Bilakis, hayır öyle değil, tam aksine, doğrusu şu ki" anlamlarına gelen, cümlenin akışını değiştirip önceki durumu reddeden istidrâk (düzeltme/geçiş) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, "bel" edatının burada "idrâb-ı intikâlî" (konuyu bir üst boyuta ve asıl soruna taşıma) işlevi gördüğünü belirtir. Mesele sadece mantıksal bir kıyası anlamamak değildir; mesele çok daha derin bir cehalet problemidir.

        Ekseruhum (أَكْثَرُهُمْ)

        Kök: k-s-r + h-m

        Sözlükte "daha çok, en çok, çoğunluk" anlamlarına gelen ism-i tafdil (üstünlük) formu ile "onların" (hüm) zamirinin birleşimidir. "Onların çoğu, (insanların/müşriklerin) büyük bir çoğunluğu" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "k-s-r" kökünün "kılletin (azlığın) zıddı olarak çokluk, yığın ve niceliksel fazlalık" manasına geldiğini belirtir. Hakikati anlamama hastalığının birkaç kişiye değil, toplumun (müşriklerin) genel (kolektif) bir karakterine dönüştüğünü ifade eder.

        Lâ ya'lemûn (لَا يَعْلَمُونَ)

        Kök: l-a + a-l-m

        Olumsuzluk edatı (lâ) ile "bilmek, idrak etmek, gerçeği kavramak" anlamlarındaki "a-l-m" kökünden türeyen çoğul muzari fiildir. "Bilmezler, idrak etmezler, gerçeği kavrayamazlar" anlamına gelir ve ayeti nihayete erdirir.

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "bir şeyin özüne nüfuz edecek kesin bir idrake sahip olmak" manasına geldiğini yineler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın epistemolojik (bilgisel) acziyeti bağlamında bu kapanış cümlesinin içerdiği sosyolojik eleştiriyi tahlil eder. Kılıç'a göre, Mekke'nin aristokratları, kendilerini çok akıllı, tüccar ve siyaset dehası (bilenler) olarak görüyorlardı. Ancak Kur'an, onlara o çok basit "köle ve efendi" kıyasını yaptıktan sonra; onların o yüzeysel dünyevi bilgilerinin, evrenin hakikatini (tevhidi) kavramaya yetmediğini, derin bir ontolojik körlük içinde olduklarını ve "çoğunluğunun (ekseruhum) aslında hiçbir şey bilmediğini" (lâ ya'lemûn) beyan ederek, Cahiliye'nin o devasa kibrini yerle bir eder. Nankörlük ve şirk, aklın değil, mutlak bir cehaletin (bilmemenin) sonucudur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X