وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَمْلِكُ لَهُمْ رِزْقاً مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ شَيْـٔاً وَلَا يَسْتَط۪يعُونَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 73. Ayet
Daralt
X
-
"Allah’ı bırakıp da kendilerine göklerden ve yerden en küçük bir rızık sağlama imkânı olmayan, buna güçleri yetmeyen şeylere mi tapıyorlar?"
Allah’ı bırakıp da kendilerine göklerden ve yerden en küçük bir rızık sağlama imkânı olmayan. Yani herhangi bir fayda sağlamayan. En doğrusunu Allah bilir ya, nefis arzusuna bağlı olarak bazı yaratıklara tabî olmamak ve işlerimizi, bize ne bir faydası ne de bir zararı dokunmayan, hiçbir şekilde rızık verme imkânı bulunmayan varlıklara dayanmamak için Allah bize bunları hatırlattı. Nitekim şunlar ne bir faydası ne de bir zararı olmadığını bildikleri halde onlara uyup ibadet etmişlerdir. Allah onlara fayda, zarar ve rızık verme imkânına sahip olmadıklarını bildikleri yaratıklara ibadet etmelerindeki sefihliklerini hatırlatıyor, böylece Allah’ın yanında yaratılmışlara karşı onların yaptıkları gibi yapmayalım.
Ayrıca kendilerine göklerden ve yerden en küçük bir rızık sağlama imkânı olmayan, meâlindeki beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Bu beyanda öne alma (takdim) vardır. Bazıları da şöyle demiştir: Yani sözü edilenlere sahip olmayan, Allahtan başka nesnelere ibadet ediyorlar. Bazıları da şu anlamı vermiştir: Göklerde ve yerde kendilerine rızık verme imkânına sahip olmayan ve hiçbir şey yapamayan Allahın dışındaki varlıklara ibadet ediyorlar. Bazıları da şöyle demiştir: Göklerde ve yerde kendilerine rızık ya da başka bir şey veremeyen Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet ediyorlar.
Yorumu Yorumla
-
Ve ya'büdûne (وَيَعْبُدُونَ)
Kök: a-b-d
"Ve" bağlacı ile "boyun eğmek, itaat etmek, tapınmak, kulluk etmek, hizmetine girmek" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Ve onlar ibadet ediyorlar, tapınıyorlar" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "a-b-d" kökünün temelinde "yumuşaklık, uysallık, direnci kırılıp mutlak bir boyun eğişle teslim olmak" manasının bulunduğunu açıklar. İnsanın kendi iradesini, üstün gördüğü başka bir iradenin önünde sıfırlamasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "ibadet" kavramının sıradan bir saygı veya itaat olmadığını; insanın kendisini yaratan ve yaşatan makama karşı duyduğu "zilletin (alçakgönüllülüğün ve küçülmenin) en uç ve en derin noktası" olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımıyla müşrikler, fıtraten sadece Yaratıcıya sunulması gereken bu en derin boyun eğişi (ibadeti), ontolojik olarak kendilerinden bile aşağıda olan aciz nesnelere sunarak fıtratı tersyüz etmektedirler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sözlüğünde bu eylemin bedevi (Cahiliye) toplumundaki köle-efendi diyalektiği üzerinden okumasını yapar. Izutsu'ya göre "a-b-d" kökü (abd/köle), insanın bir efendinin mutlak mülkiyetine girmesidir. Müşrikler, evrenin asıl efendisini bırakıp, kendi elleriyle yonttukları taştan ve tahtadan figürleri kendilerine "efendi" (rabb) tayin ederek, kendi kendilerini o cansız nesnelerin gönüllü "köleleri" (abidleri) haline getirmişlerdir. Bu, aklın köleleşmesidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi bağlamında ibadet eyleminin ontolojik bir sığınma refleksi olduğunu tahlil eder. Kılıç'a göre insan, kendi faniliğini ve acziyetini derinden hisseden bir varlıktır; bu yüzden fıtraten mutlak ve sonsuz bir güce "sığınma, tapınma" ihtiyacı duyar. Ancak tevhid inancından sapan müşrik akıl, bu sonsuzluk ihtiyacını gidermek için Yaratıcıya yönelmek yerine; korkularını dindirmek amacıyla uydurduğu sahte güç odaklarına (putlara veya kurumlara) "tapınarak" (ya'büdûne) sahte bir psikolojik güvenlik alanı inşa etmeye çalışır.
Min dûni (مِن دُونِ)
Kök: m-n + d-v-n
"-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri ile "aşağısında, berisinde, gayrısında, peşinden, dışında, astı" anlamlarına gelen ismin birleşimidir. "Başkasından, aşağısında olandan, bırakıp da" anlamına gelir.
İbn Fâris, "d-v-n" kökünün "bir şeyin seviye, değer veya mekân olarak diğerinin mutlak surette aşağısında, gerisinde veya berisinde kalması" manasına geldiğini açıklar. Teolojik bir "seviye düşüklüğünü" (astlığı) ifade eder.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) "min dûnillâhi" (Allah'ın dûnundan/peşinden) tamlamasındaki edatların, Arap belagatında "istبدâl" (birini bırakıp diğerini onun yerine ikame etme) veya "şirk" (Allah'la birlikte O'ndan daha aşağıda olanı otorite kılma) durumunu gramatikal olarak resmettiğini belirtir. Bu, merkezin kaydırılıp kenardakinin merkeze alınmasıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, Mekke dönemi müşriklerinin sosyolojik ve teolojik hiyerarşisini bu kelime üzerinden tahlil eder. Aydar'a göre müşrikler Allah'ın varlığını reddetmiyorlardı; ancak O'nu ulaşılamaz, en tepedeki uzak bir Yaratıcı olarak görüp; günlük hayatlarına, yağmurlarına, savaşlarına ve rızıklarına müdahale etmesi için Allah'ın "dûnunda/astında" (alt kademesinde) yer alan ve O'na şefaatçi olacağına inandıkları aracı tanrılar/putlar (Lât, Menât, Hubel) icat etmişlerdi. Kur'an, "min dûn" diyerek bu hiyerarşik paganizmi deşifre eder.
Allâhi (ٱللَّهِ)
Kök: e-l-h
Kâinatın mutlak sahibi, yaratıcısı ve yegâne otorite makamının özel ismidir (lafza-i celâl). Dûni kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak mecrur (esreli) okunur. "Allah'ı (bırakıp da, O'nun astından)" anlamını oluşturur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid kelamı bağlamında bu ayette ibadetin, doğrudan doğruya bütün kemal sıfatlarını kendinde toplayan İsm-i A'zam'a (Allah) yöneltilmesi gerektiğinin, diğer tüm yönelişlerin ise ontolojik bir "haddi aşma" olduğunun altını çizer.
Mâ (مَا)
Kök: m-a
"O şeyi ki, o şeylere ki" anlamlarına gelen ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Ya'büdûne fiilinin mef'ulünü (tapınılan nesneleri) tanımlamak üzere cümleyi bağlar.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sentaksında akıllı ve şuurlu varlıklar için kullanılan "men" (kimse) edatı yerine, cansız ve akılsız nesneler için kullanılan "mâ" (şey) edatının tercih edilmesinin, Arap belagatında "tahkîr" (aşağılama ve değersizleştirme) bildirdiğini belirtir. Müşriklerin büyük bir saygıyla ve ilahi vasıflar yükleyerek taptıkları o putlar; ilahi hitabın gramerinde hiçbir aklı ve şuuru olmayan basit birer "nesne/şey" (mâ) seviyesine indirilerek yerle bir edilir.
Lâ yemlikü (لَا يَمْلِكُ)
Kök: l-a + m-l-k
Olumsuzluk edatı (lâ) ile "sahip olmak, hükmetmek, elinde tutmak, mutlak tasarruf hakkı bulunmak" anlamlarındaki kökten türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Malik değillerdir, zerre kadar sahip değillerdir, hiçbir güçleri yoktur" anlamına gelir. Mâ edatının sıla (açıklama) cümlesidir.
İbn Fâris, "m-l-k" kökünün "bir şey üzerinde tam, katı ve mutlak bir tasarruf yetkisine, otoriteye sahip olmak; onu dilediği gibi yönetmek ve başkalarının müdahalesine kapatmak" manasına geldiğini açıklar. Eylemin olumsuzlanması (lâ yemlikü), putların varlık üzerinde hiçbir hukuki veya ontolojik hükmünün (otoritesinin) bulunmadığının tescilidir.
Râgıb el-İsfahânî, "mülkiyet" kavramının sadece bir nesneyi elinde tutmak değil, o nesne üzerinde bağımsızca karar verebilme "kudreti" olduğunu belirtir. Râgıb'a göre müşriklerin taptığı nesneler (putlar, gezegenler veya melekler), rızık vermek bir yana, kendi varlıklarını bile dışarıdan gelen bir müdahaleye karşı koruyacak "mülkiyet/tasarruf" gücünden yoksundurlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke toplumunun sınıfsal yapısı bağlamında bu fiilin barındırdığı o devasa ironiyi ve polemik gücünü tahlil eder. Öztürk'e göre Kureyş aristokrasisi, "mülkiyete" (mala, kölelere, kervanlara sahip olmaya) tapan, gücü tamamen mülkiyet üzerinden tanımlayan pragmatist bir tüccar sınıfıydı. Kur'an, mülkiyeti bu kadar yücelten o tüccar aklını, bizzat kendi değer yargısıyla vurur: "Siz ki mülkiyete bu kadar aşıksınız; peki göklerde ve yerde zerre kadar 'mülkiyeti olmayan' (lâ yemlikü), beş parasız, aciz ve hiçbir şeye sözü geçmeyen bu nesnelere (putlara) neden tapıyorsunuz?" Bu, şirkin mantıksal iflasının yüzlerine vurulmasıdır.
Lehüm (لَهُمْ)
Kök: l + h-m
"İçin, -e/-a ait" anlamlarındaki "lâm" edatı ile "onlar, onlara" anlamındaki (hüm) zamirinin birleşimidir. Lâ yemlikü fiilinin dolaylı tümleci olarak "Onlar için, o tapınan müşriklere" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, "lehüm" ibaresinin rızıktan önceye alınmasının (takdim), müşriklerin putlardan bekledikleri o kişisel ve bencil menfaat/fayda beklentisine gramatikal bir işaret olduğunu belirtir. Tapınmalarının ardında hakikat arayışı değil, tamamen kendilerine yönelik (lehüm) ekonomik/dünyevi bir "fayda sağlama" ihtirası yatmaktadır.
Rızkan (رِزْقًا)
Kök: r-z-k
Sözlükte "faydalanılan nesne, kesintisiz bağış, yiyecek, gıda, nimet, geçimlik, maddi-manevi lütuf" anlamlarındaki kökten türeyen isimdir. Lâ yemlikü fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak mansub okunur. "Bir rızka (sahip değillerdir)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "r-z-k" kökünün "canlıların hayatını sürdürmesi ve varlıklarını idame ettirmesi için onlara düzenli, sürekli ve fayda verici bir şekilde ulaştırılan bedel" manasına geldiğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde "rızık" kavramını ontolojik bir bağlamda okur. Cündioğlu'na göre rızık, sadece midenin gıdası değil; varlığın (insanın) yeryüzündeki varoluşunu devam ettirebilmesi için muhtaç olduğu her türlü "ontolojik yakıttır" (sağlık, yağmur, rüzgar, enerji). Putların veya sahte tanrıların bu evrensel yakıtı (rızkı) yoktan var edip dağıtacak bir altyapısı, fabrikası veya kudreti yoktur. Rızık veremeyen, tanrı olamaz.
Mine's-semâvâti (مِنَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ)
Kök: m-n + s-m-v
"-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri ile "gökler, yükseklikler, kozmik tavan" anlamlarına gelen ismin çoğul formunun birleşimidir. "Göklerden (sağlanacak bir rızka)" anlamına gelir.
Angelika Neuwirth, Mekke metinlerindeki kozmolojik çiftlerin (gök ve yer) polemik kurgusundaki önemine dikkat çeker. Neuwirth'e göre gökyüzü (semâvât); yağmurun, ışığın ve ilahi lütfun iniş merkezidir. Kur'an, müşriklerin sahte tanrılarının bu devasa kozmik laboratuvarda (göklerde) hiçbir hissesinin, karar yetkisinin veya bulutları sevk etme gücünün olmadığını coğrafi/kozmik bir ufuk çizerek ispatlar.
Ve'l-ardı (وَٱلْأَرْضِ)
Kök: v + e-r-d
"Ve" bağlacı ile "yeryüzü, arz, toprak, ayak basılan zemin" anlamlarındaki ismin birleşimidir. "Ve yeryüzünden" anlamına gelir.
İbn Fâris, "e-r-d" kökünün gökyüzünün (yüksekliğin) tam zıddı olarak "alçakta olan, ağır, yoğun ve boyun eğen katı zemin" manasına geldiğini açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) gökler ve yerin (semâvât ve ard) peş peşe zikredilmesiyle oluşan "Tıbak" (zıtlık/kapsayıcılık) sanatına odaklanır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre; yukarıdan yağan yağmur (gök) ile aşağıdan biten bitkiler (yer), yeryüzündeki tüm rızık kaynaklarının bütüncül bir özetidir. Kur'an, evrenin en üstünden en altına kadar olan bu iki mutlak sınırı çizerek; putların bu devasa varlık sahnesinin hiçbir yerinde, hiçbir köşesinde zerre kadar "rızık üretim potansiyeline" sahip olmadıklarını o muazzam edebi/kozmik çemberin içine hapsederek ilan eder.
Şey'en (شَيْـًٔا)
Kök: ş-y-e
Sözlükte "şey, nesne, varlık, zerre miktar, ufacık bir nesne" anlamlarına gelen isimdir. Lâ yemlikü fiilinin anlamını pekiştiren ve sınırlarını sıfırlayan mef'ul-ü mutlaktır. "Hiçbir şeye, zerre kadarına bile (malik değillerdir)" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, "şey'en" kelimesinin burada "nekra fi siyakı'n-nefy" (olumsuzluk bağlamında belirsiz isim) olarak kullanılmasının Arap belagatında "istigrak/umum" (mutlak ve istisnasız bir şekilde tüm ihtimalleri kapsayıp sıfırlama) bildirdiğini açıklar. Putların göklerde ve yerde büyük gezegenleri kontrol etmesi bir yana, havada uçuşan tek bir toz zerresine veya topraktaki tek bir buğday tanesine (şey'en) bile söz geçirme veya onu yaratma hakları/mülkiyetleri mutlak surette yoktur. Hiçlik, kelimelerle mühürlenmiştir.
Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın polemik dili ekseninde bu kelimenin müşrik teolojisine vurduğu nihai darbeyi tahlil eder. Reynolds'a göre müşrikler, putlarının en azından Allah katında küçük bir referans/şefaat (şey'en) gücü olduğuna inanıyorlardı. Kur'an, onların sahte tanrılarına atfettikleri o en son umut kırıntısını da "şey'en" (hiçbir şeye, zerre kadar bile güçleri yoktur) diyerek paramparça eder. Sahte tanrılar sistemden tamamen silinir.
Ve lâ yestatî'ûn (وَلَا يَسْتَطِيعُونَ)
Kök: v + l-a + t-v-a
"Ve" bağlacı, olumsuzluk edatı (lâ) ile "güç yetirmek, kapasitesi olmak, yapabilmek, eylemi gerçekleştirmeye muktedir olmak" anlamlarındaki "t-v-a" kökünden istif'al babında türeyen çoğul muzari fiilin birleşimidir. "Ve (asla) güç yetiremezler, ve buna (hiçbir zaman) kapasiteleri/yetenekleri yoktur" anlamına gelir. Ayetin kapanış cümlesidir.
İbn Fâris, "t-v-a" kökünün temelinde "kerhen/zorlamanın zıddı olarak; bir şeye gönüllü olarak itaat etmek, boyun eğmek ve bir eylemi gerçekleştirmek için gerekli gücü/çabayı sergileyebilmek" manasının yattığını açıklar. İstita'a, bir işe girişebilme donanımıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "istita'a" kavramının felsefi/kelami boyutunu tahlil eder. Râgıb'a göre "istita'a", bir varlığın bir eylemi gerçekleştirebilmesi için "bedensel bütünlüğe, araçlara, zamana ve ontolojik kapasiteye" aynı anda sahip olma durumudur. Putların (veya sahte liderlerin) rızık indirmesi bir tarafa; onların kolları, ayakları, iradeleri, yaşamları veya yaratma/fayda verme kapasiteleri (istita'aları) yapısal olarak yoktur. Onlar cansız ve felçli varlıklardır.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ve ontolojik kapasite bağlamında ayetin bu kapanış fiilindeki muazzam mantıksal sıralamaya dikkat çeker. Cündioğlu'na göre Kur'an, müşriklerin inanç sistemini (putları) iki aşamalı kusursuz bir felsefi iptale tabi tutar. Ayet önce "lâ yemlikü" (şu anda mülkiyete/rızka sahip değillerdir) diyerek onların "mevcut (aktüel) durumdaki acziyetlerini" resmeder. Ancak müşrik aklı "Belki şu an sahip değiller ama ileride sahip olup bize rızık verebilirler" şeklinde bir kuruntuya kapılabilir. İşte ayet bu kuruntuyu kökünden kesmek için "ve lâ yestatî'ûn" (bırakın şu anı, onların rızık verme veya sahip olma gibi bir fıtri/ontolojik 'potansiyelleri/kapasiteleri' ebediyen yoktur) diyerek cümlenin sonunu mühürler. Putlar sadece şu an fakir değillerdir; onlar varoluşsal ve yapısal olarak herhangi bir şeye güç yetirme (istita'a) ihtimalinden mutlak surette yoksundurlar. Sıfır kapasiteli nesnelere tapınmak, aklın kendi kendini inkârıdır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla