Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 70. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 70. Ayet

    وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ ثُمَّ يَتَوَفّٰيكُمْ وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ اِلٰٓى اَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْ لَا يَعْلَمَ بَعْدَ عِلْمٍ شَيْـٔاًۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ قَد۪يرٌ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Va(A)llâhu ḣalekakum śümme yeteveffâkum(c) veminkum men yuraddu ilâ erżeli-l’umuri likey lâ ya’leme ba’de ‘ilmin şey-â(en)(c) inna(A)llâhe ‘alîmun kadîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Sizi Allah yarattı, sonra da vefat ettirecektir. İçinizden, (sahip ol­dukları) bilgiden hiçbir şeyi bilmeyecek yaşa, ömrün en düşkün çağına kadar yaşatılanlarda vardır. Kuşkusuz Allah ilim ve kudret sahibidir."

      Sizi Allah yarattı, sonra da vefat ettirecektir. İçinizden, (sahip oldukları) bilgiden hiçbir şeyi bilmeyecek yaşa, ömrün en düşkün çağına kadar yaşatılanlar da vardır.

      Şöyle bir soru sorulabilir: Bizi yaratmasını, sonra bizi öldürmesini, sonra sözü edilen hale bizi çevirmesini belirtmesinde Allah’ın bize karşı hangi lütfü vardır ki bizi çevirdiği halde hiçbir şey bilmiyoruz?

      Buna şu cevap verilir: En doğrusunu Allah bilir ya, bu nimetlerin anılmasının birkaç şekilde yorumlanması muhtemeldir. Birincisi şudur: Allah kullarına sizi yaratan ve vefat ettirenin kendisi olduğunu hatırlatıyor. Sonra sizi bir şey bilmediğiniz zamandaki duruma döndürür, onun hâkimiyet ve sultası altında olduğunuz halde, nasıl oldu da bunlardan hiçbirini yapma imkânına sahip olmayan putlara taptınız, Allah’ın ilâhhğma ve ibadetine başkalarını ortak ettiniz. Yahut bu âyet, siz bir şey değilken sizi yarattığını, yaşattıktan sonra da vefat ettireceğini, sizi akıllı bilgili yaptıktan sonra da bir şey bilmediğiniz eski hale döndüreceğini hatırlatıyor. Buna sahip olan ve kadir olan varlık öldükten sonra sizi diriltmeye de elbette kadir olur, yok olduktan sonra diriltmeye de gücü yeter. Yahut Allah böyle bir hatırlatma da bulunuyor, çünkü bu sayede insanların yaratılış amacının özellikle yok olmak değil, aksine başka bir amaç olduğunu bilsinler. Allah daha önce çeşitli nimetleri ve sözü edilen imkânları kulların emrine verdiğini belirtmesi, yaratılışlarındaki amacın özellikle fani olmak olmadığını hatırlatmaktır. Çünkü yaratılış eğer sadece fani olmak için olsaydı, kullar için bunca nimetleri ve gıdaları yaratmasında bir anlam kalmazdı. Ki o nimet ve gıdaları da, emirlerine âmâde kıldığı imkânları da kullar için yarattı.

      Ebû Bekir el-Esam Allah sizi yarattı cümlesi hakkında şunları söyledi: Siz ölü nutfeler halinde idiniz de sizi yarattı, sonra çocuk olarak ve yaşlı durumda sizi vefat ettirir, sizden bir kısmınızı da ömrün en düşkün çağma kadar yaşatır. Güçlü, bilgili ve işleri yönetir duruma getirdikten sonra, kulunu aklı bozulacak yaşlılığa ve bilgiden sonra bilgisiz hale çevirir ki ömür ve rızkın kendilerinden dolayı düzenlenip güçlendirildiğini insanlar bilsinler. Çünkü ömür ve rızık mevcuttur fakat onlarla birlikte insanlar eskir, tükenir ve bilgisiz bir konuma döner. Bu da insanın bu serüveninin beslenme ile değil Allah’ın düzenlemesi ve lütfuyla oluşmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Kuşkusuz Allah ilim sahibidir. Yani Allah yaratıkları hakkında yaptığı düzenlemeyi bilir. Yaratıklar da o sayede yaratıklarının kadir olduğunu ve O’nun kendilerini işlere yönelttiğini idrak ederler, böylece hakim ve âlim olurlar. Bu işleri düzenleyen hikmet sahibidir, dilediği şekilde gücü yetendir.

      Âyette ecellerin farklı farklı kılınmasını belirtmekteki hikmet, kulların daima korku ve ümit içinde olmaları içindir. Çünkü insanların ecelleri eğer bir olursa, kendilerine ölümün geleceği vakti bilecekleri için buna güvenir ve karşılıklı olarak mâsiyet işlerlerdi. İkincisi: Kendileri ve mülkleri hakkındaki tedbirin başkasına ait olup kendilerine ait bulunmadığını bilmeleri içindir. Çünkü yönetmek ve emretmek kendilerine ait olsaydı her biri en kuvvetli olan durumu tercih ederdi.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vallâhu (وَٱللَّهُ)

        Kök: v + e-l-h

        "Ve" bağlacı ile kâinatın mutlak sahibinin özel ismi olan "Allah" lafzının birleşimidir. Cümlenin mübtedası (öznesi) konumundadır. "Ve Allah, Allah ise" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "vav" (ve) bağlacının önceki ayetlerdeki kozmolojik/biyolojik ayetlerden (sütün ve balın yaratılışı) doğrudan doğruya insanın kendi antropolojik/biyolojik varlığına (yaratılış ve ölüm döngüsüne) muazzam bir geçiş (isti'nâf) sağladığını belirtir. Doğayı anlatan Yaratıcı, sözü aniden insanın kendi faniliğine getirir.

        Halakaküm (خَلَقَكُمْ)

        Kök: h-l-k + k-m

        Sözlükte "yoktan var etmek, ölçüp biçmek, bir şeye pürüzsüz bir form vermek" anlamlarındaki kökten türeyen mazi (geçmiş zaman) fiili ile muhatap çoğul (sizi) zamirinin birleşimidir. "Sizi yarattı, sizi var etti" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "h-l-k" kökünün "bir şeyi tesadüfen değil, muazzam bir ölçüyle, milimetrik bir hesapla ve pürüzsüz bir şekilde (takdir ederek) inşa etmek" manasına geldiğini açıklar. İnsanın yaratılışı rastgele bir biyolojik savrulma değil, başı ve sonu hesaplanmış kusursuz bir tasarımdır.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "halk" (yaratma) eyleminin, hiçlikten (adem) varlığa çıkarılmayı ifade ettiğini belirtir. Râgıb'a göre insanın yeryüzündeki varlığı, bu fiille (halakaküm) doğrudan Yaratıcının iradesine kilitlenir; insan kendi kendini var edemediği gibi, kendi varlığının süresini belirleme hakkına da sahip değildir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sözlüğünde bu eylemin bedevi narsisizmine (kibrine) vurduğu darbeye odaklanır. Izutsu'ya göre, kendi kabile gücüne ve servetine güvenen müşrik insan, kendi bedenini mutlak mülkiyeti sanıyordu. Kur'an, "Halakaküm" (Sizi O yarattı) diyerek insanın ontolojik bağımsızlık iddiasını iptal eder. İnsan, varoluşunu borçlu olduğu bir failin (Allah'ın) tasarrufu altındadır.

        Sümme (ثُمَّ)

        Kök: s-m-m (edat)

        "Sonra, daha sonra, ardından" anlamlarına gelen, zaman farkı ve aşamalılık bildiren atıf (bağlaç) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, bu edatın Kur'an belagatında "terâhî" (gecikme, uzaklık) bildirdiğini yineler. İnsanın yaratılışı (doğumu) ile ölümü (veya yaşlılığı) arasında geçen o uzun ömür, gençlik, kibir ve koşturmaca yılları, bu tek kelimelik "sümme" (sonra) edatının içine sıkıştırılarak zamanın ne kadar hızlı aktığı (fani olduğu) gramatikal olarak hissettirilir.

        Yeteveffâküm (يَتَوَفَّىٰكُمْ)

        Kök: v-f-y + k-m

        Sözlükte "tamamlamak, sözünü yerine getirmek, eksiksiz almak, ruhu kabzetmek, vefat ettirmek" anlamlarındaki kökten tefa'ul babında türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiil ile "sizi" (küm) zamirinin birleşimidir. "Sizi vefat ettirecektir, canınızı (tam ve eksiksiz olarak) alacaktır" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "v-f-y" kökünün temelinde "bir şeyi eksik bırakmaksızın kendi sınırına (kemale) ulaştırmak, bir sözü veya süreyi tastamam doldurmak" manasının bulunduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "vefat" kavramının Kur'ani manasına dikkat çeker. Râgıb'a göre Kur'an, ölüm için sadece "mevt" (yok oluş/sükunet) kelimesini kullanmaz. "Toveffî" (yeteveffâ), insanın süresinin (ecelinin) dolması ve ona verilen ruhun (emanetin) eksiksiz, pürüzsüz bir şekilde asıl sahibine (Allah'a) geri verilmesidir. İnsan yok olmaz, sadece süresini doldurup "teslim alınır".

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde bu fiilin ontolojik derinliğini tahlil eder. Cündioğlu'na göre insan ölümü bir "kayıp, tükeniş veya hiçlik" olarak algılar. Ancak "yeteveffâküm" fiili, ölümü bir yok oluş değil; bir "tahsilat", bir emanetin geri alınması ve varoluş sözleşmesinin "tamamlanması" (vefa) olarak tanımlar. Allah, fırlatıp attığı bir varlığı değil; süresi dolunca "eksiksizce kendi katına geri aldığı" (yeteveffâ) bir varlığı anlatır.

        Ve minküm (وَمِنكُم)

        Kök: v + m-n + k-m

        "Ve" bağlacı, "-den/-dan, içinden" anlamındaki "min" edatı ile "siz, sizin" anlamındaki muhatap çoğul (küm) zamirinin birleşimidir. "Ve sizin içinizden (öyleleri vardır ki)" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, "min" edatının "teb'îziyye" (bir kısmı, bütünden ayrılan parça) işlevi gördüğünü belirtir. Ölüm (vefat) herkes için mutlak bir sonken; cümlenin devamında anlatılacak olan o trajik "yaşlılık ve bunama" hali (erzel-i umur) herkesin değil, "sizin içinizden sadece bazılarının" (minküm) deneyimleyeceği spesifik bir kader/imtihan olarak tasnif edilir.

        Men (مَّن)

        Kök: m-n (edat)

        "Kimse, o kişi ki" anlamlarına gelen ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Yaşlılık trajedisini yaşayacak olan o muhatapları tanımlamak üzere cümleyi bağlar.

        Yüraddü (يُرَدُّ)

        Kök: r-d-d

        Sözlükte "geri çevirmek, iade etmek, döndürmek, eski haline getirmek" anlamlarındaki kökten türeyen meçhul (edilgen) muzari fiildir. "Geri çevrilir, geri döndürülür, itilir" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "r-d-d" kökünün "bir şeyin ilerlemesini durdurarak onu geldiği yöne doğru geri çevirmek, eski haline itmek" manasına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin kurgusunda bu fiilin meçhul (yüraddü - döndürülür) olarak kullanılmasının barındırdığı ontolojik çaresizliğe dikkat çeker. Öztürk'e göre insan gençliğinde hayatını kendi iradesiyle (malum fiille) yönettiğini, kariyerini ve gücünü kendi aklıyla kazandığını sanır. Ancak yaşlılık başladığında irade devreden çıkar. İnsan kendi isteğiyle yaşlanmaz; hücreleri, bedeni ve hafızası adeta görünmez bir el tarafından zorla, çaresizce ve kerhen bebeklik/acziyet noktasına doğru "geri itilir / döndürülür" (yüraddü). Bu meçhul fiil, insanın zaman karşısındaki mutlak mağlubiyetinin gramatikal ispatıdır.

        İlâ (إِلَىٰٓ)

        Kök: i-l-y (edat)

        "-E/-a, tarafına, yönüne, ...noktasına kadar" anlamlarına gelen, eylemin son sınırını (gaye) ve yönünü bildiren yönelim edatıdır (harf-i cer).

        Erzeli (أَرْذَلِ)

        Kök: r-z-l

        Sözlükte "en değersiz, en düşük, en aşağı, en kalitesiz, en sefil" anlamlarına gelen ism-i tafdil (kıyaslama/en üstünlük derecesi) formunda kelimedir. İlâ edatından dolayı mecrur (esreli) okunur. "En reziline, en düşük noktasına, en sefil durumuna" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "r-z-l" kökünün "bir şeyin en kıymetli/iyi olan kısmının (hıyar/ceyyid) tam zıddı olarak, geriye kalan işe yaramaz, atılacak posa, bayağılık ve zayıflık" manasına geldiğini açıklar. İhtiyarlığın beden ve zihin fonksiyonlarını tamamen iptal ettiği o düşkünlük haline bu ismin verilmesi, insanın yaşam kalitesinin en dibe (posa haline) vurmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "erzel" kelimesinin sadece fiziksel bir çöküş olmadığını; aklın, hafızanın ve sosyal saygınlığın (itibarın) da tamamen kaybedildiği, insanın başkalarına mutlak muhtaç (bebek gibi) bir "düşkünlük" haline gelmesi olduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) bu kelimenin fonetik (ses) kurgusunu inceler. Bintü'ş-Şâtı'ya göre "erzel" kelimesindeki (r-z-l) harflerinin yan yana gelişi, dilde ağır, pasif ve sönük bir titreşim yaratır. Kelimenin tınısı bile insana o yaşlılıktaki dermansızlığı, yavaşlığı ve çökmüşlüğü hissettirir. İnsanın zirvesi (gençliği) ne kadar güçlü ve akıcı ise, sonu olan "erzel" de o kadar ağır ve yorucudur.

        El-umuri (ٱلْعُمُرِ)

        Kök: a-m-r

        Sözlükte "hayat, ömür, yaşama süresi, inşa edilen zaman" anlamlarına gelen masdar/isimdir. Erzeli kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak "Ömrün (en düşük/sefil çağına)" anlamını oluşturur.

        İbn Fâris, "a-m-r" kökünün temelinde "bir yeri onarmak, inşa etmek, harap olmaktan (harabiyetten) kurtarmak, bedeni yaşatmak" manasının bulunduğunu belirtir. Ömür, insanın zaman içinde inşa ettiği bir binadır; ancak o bina (ömür) uzadıkça "erzel" (yıkım ve enkaz) aşamasına dönmektedir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi bağlamında "erzel-i umur" (ömrün en düşük çağı) tamlamasının içerdiği o derin trajediyi tahlil eder. Kılıç'a göre insan fıtratı her zaman ileriye, gelişmeye ve güçlenmeye ayarlıdır. Ancak ömrün çok fazla uzaması (erzel-i umur), bir lütuf gibi görünse de aslında insanın kendi yıkımını izlediği, evlatlarının gözünde yüke dönüştüğü, onurunun zedelendiği psikolojik bir felakettir. Ayet, uzun yaşamanın (ömrün) her zaman bir "nimet" olmadığını, şuur kaybedildiğinde bunun bir "zillet" olabileceğini göstererek insanın kibirle hayata (dünyaya) tutunma hırsını yerle bir eder.

        Likey (لِكَىْ)

        Kök: l + k-y

        "İçin, -sın diye, ta ki" anlamlarına gelen sebep (ta'lîl) edatı "lâm" ile muzari fiili nasb eden (gelecek zaman katan) "key" edatının birleşimidir. Geriye döndürülmenin (yüraddü) ontolojik ve acı verici "sebebini/akıbetini" açıklamaya başlar.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında "likey" edatının, peşinden gelen o cehalet halini, insanın yaşlanmasının kaçınılmaz bir "sonucu/maksadı" olarak fiile bağladığını belirtir. Doğanın yasası gereği, beden çürüdüğünde zihin de mecburen o karanlık noktaya doğru (likey) çekilecektir.

        Lâ ya'leme (لَا يَعْلَمَ)

        Kök: l-a + a-l-m

        Olumsuzluk edatı (lâ) ile "bilmek, idrak etmek, kavramak" anlamlarındaki "a-l-m" kökünden türeyen muhatap (veya üçüncü şahıs) muzari fiildir. "Likey" edatından dolayı nasb (üstün) okunur. "Hiçbir şey bilmesin diye, idrakini/hafızasını kaybetsin diye" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "nesnenin veya gerçeğin özüne nüfuz edip, onu diğerlerinden ayıracak kesin bir nişâneye/bilgiye sahip olmak" anlamına geldiğini belirtir. Olumsuz form (lâ ya'leme), insanın zihnindeki o bilgi işaretlerinin, kavramların ve hayat tecrübelerinin tamamen silinip yok olmasını (Alzheimer/bunama) ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın varlık ve bilgi (epistemoloji) felsefesinde bu fiilin insanın tekâmülüne vurduğu o sarsıcı zıtlığı inceler. Izutsu'ya göre insan ömrü, cehaletten (bebeklikten) bilgiye (ilme) doğru ilerleyen bir süreçtir. Ancak "erzel-i umur" (ileri yaşlılık) geldiğinde, bu epistemolojik ilerleme aniden tersine döner. İnsan, onca yıl biriktirdiği tecrübeyi, felsefeyi, tanıdığı yüzleri ve hatta kendi kimliğini bile idrak edemeyecek (lâ ya'leme) o karanlık, ilkel bilgisizliğe geri itilir. Bu, bilginin insan aklında kalıcı bir mülk olmadığının en büyük kanıtıdır.

        Ba'de (بَعْدَ)

        Kök: b-a-d

        Sözlükte "sonra, ardından" anlamlarına gelen zaman zarfıdır. Zıtlığı ve değişimi vurgular.

        İbn Fâris, "b-a-d" kökünün "kabl" (önce) kelimesinin zıddı olduğunu ve "bir durumun sona erip yerine bambaşka yeni bir durumun gelmesi" anlamına geldiğini yineler.

        İlmin (عِلْمٍ)

        Kök: a-l-m

        Sözlükte "bilgi, tecrübe, idrak, kavrayış, bilme" anlamlarına gelen masdar/isimdir. "Bir bilgiden sonra, o kadar şey bildikten sonra" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilm" kavramının burada insanın gençlik ve olgunluk çağında elde ettiği akademik bilgiyi, mesleki tecrübeyi, hayat bilgisini ve çevre/akraba idrakini kapsadığını belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilminde insan ve Allah arasındaki bilgi (ilim) kıyaslamasını bu ayet üzerinden yapar. Ansiklopediye göre, insanın bilgisi (ilmi) "hâdis"tir (sonradan olmadır); yani öğrenilir, birikir ve en önemlisi hastalıklara/yaşlılığa yenilerek "unutulur/yok olur" (ba'de ilmin). Oysa cümlenin sonunda gelecek olan Allah'ın bilgisi (Alîm), hiçbir zamana, beyin hücresine veya yaşlılığa tabi olmayan mutlak ve ebedi bir ilimdir. İnsanın kibri, kendi "geçici/silinebilir" ilmine güvenmesinden kaynaklanır.

        Şey'en (شَيْـًٔا)

        Kök: ş-y-e

        Sözlükte "şey, nesne, varlık, miktar, ufacık bir nesne" anlamlarına gelen isimdir. Lâ ya'leme fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak mansub okunur. "Hiçbir şeyi, en ufak bir şeyi bile (bilmesin diye)" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, "şey'en" kelimesinin burada "nekra fi siyakı'n-nefy" (olumsuzluk bağlamında belirsiz isim) olarak kullanıldığını ve Arap belagatında bunun "umum" (mutlak ve istisnasız kapsayıcılık) bildirdiğini açıklar. İleri yaşlılıkta (b켰ama anında) insan felsefi veya ağır bilimsel bilgileri unutmakla kalmaz; çocuğunun yüzü, kaşığın nasıl tutulacağı veya kendi isminin ne olduğu gibi o en basit "şey'leri" (şey'en) bile bilemez hale gelir. İdrak, sıfır noktasına döner.

        İnne (إِنَّ)

        Kök: i-n-n (edat)

        Kendisinden sonraki cümleyi nasb eden ve o hükme mutlak kesinlik katan tekid edatıdır. "Şüphesiz ki, muhakkak ki" anlamına gelir. İnsanın trajik düşüşünden, Allah'ın sarsılmaz makamına geçişi perçinler.

        Allâhe (ٱللَّهَ)

        Kök: e-l-h

        Kâinatın mutlak sahibi ve yaratıcısının özel ismidir. İnne edatının ismi olarak mansub (üstün) okunur. "Şüphesiz ki Allah" anlamına gelir.

        Alîmün (عَلِيمٌ)

        Kök: a-l-m

        Sözlükte "her şeyi hakkıyla bilen, gizliyi ve açığı mutlak bir idrakle kuşatan" anlamlarına gelen, "fa'îl" (mübalağa) kalıbında Allah'ın ismidir. İnne edatının birinci haberidir. "Hakkıyla bilendir, mutlak bilgi sahibidir" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün insanın bilgisi için kullanıldığında "bir nesneye nüfuz etmek" iken, Allah için kullanıldığında o nesneyi doğrudan "var eden (takdir eden) kusursuz bilgi ve kuşatma" olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin epistemolojik zıtlık (mukabele) sanatına dikkat çeker. Aydar'a göre Kur'an terazinin bir kefesine insanın gençliğinde kasıldığı o "bilgisini" (ilmin) ve sonrasında o bilginin tamamen silinip sıfırlanmasını (lâ ya'leme şey'en) koyar. Terazinin diğer kefesine ise, ne zamanla ne yaşlılıkla ne de unutkanlıkla malul olmayan, kainattaki her zerreye (ve o hafızasını kaybeden insanın tüm geçmişine) bütünüyle hakim olan Allah'ın "Alîm" sıfatını yerleştirir. İnsan unutur, ancak Allah unutmaz (ve asla yaşlanmaz).

        Kadîrün (قَدِيرٌ)

        Kök: k-d-r

        Sözlükte "her şeye gücü yeten, mutlak kudret ve ölçü sahibi, kudreti hiçbir şeyle sınırlandırılamayan" anlamlarına gelen, "fa'îl" (mübalağa) kalıbında Allah'ın ismidir. İnne edatının ikinci haberi olarak cümleyi ve ayeti mühürler.

        İbn Fâris, "k-d-r" kökünün temelinde "bir şeyin miktarını, ölçüsünü, sonunu belirlemek ve o belirlenen ölçüyü uygulayacak mutlak bir güce (kudrete) sahip olmak" manasının yattığını açıklar.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde ayetin bu kapanış isminin (Kadîr), insanın bedensel çöküşü karşısındaki teolojik konumunu tahlil eder. Cündioğlu'na göre; insan hayatın başlangıcında "Halakaküm" (yaratma/güç) ile inşa edilir, ancak ömrün sonunda "erzel-i umur" (zayıflık/güç kaybı) ile çaresizce yere serilir. İnsan ne kendi bedenini yaşlanmaktan kurtarmaya ne de o yok olan aklını geri getirmeye "kâdir" (güç yetiren) değildir. Kur'an, en güçlü göründüğü çağda bile kibrinden geçilmeyen insana kendi biyolojik acziyetini (bunamayı) gösterdikten sonra; "Şüphesiz ki yegâne Kadîr (mutlak güç sahibi) Allah'tır" diyerek, evrendeki gücün, iradenin ve bilginin insanın cebinde değil, yalnızca Yaratıcının elinde olduğunu mutlak bir ontolojik yargıyla (tokatla) zihinlere mühürler. Acziyet yaratılanın, kudret ise sadece Yaratan'ın sıfatıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X