Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 69. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 69. Ayet

    ثُمَّ كُل۪ي مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ فَاسْلُك۪ي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلاًۜ يَخْرُجُ مِنْ بُطُونِهَا شَرَابٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ ف۪يهِ شِفَٓاءٌ لِلنَّاسِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Śumme kulî min kulli-śśemerâti feslukî subule rabbiki żululâ(en)(c) yaḣrucu min butûnihâ şerâbun muḣtelifun elvânuhu fîhi şifâun linnâs(i)(k) inne fî żâlike leâyeten likavmin yetefekkerûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Sonra her türlü besleyici ürünlerden ye; Rabb’inin koyduğu kanun­lara boyun eğerek çizdiği yollardan git!” Onların karınlarından, farklı renk ve çeşitlerde şerbet (kıvamında bir sıvı) çıkar ki onda insanlara şifa vardır. İşte bunda da düşünen bir topluluk için açık delil bulunmaktadır."

      Dağlardan evler edin âyeti ile Sonra her türlü meyvelerden ye ve Rabb’inin koyduğu kanunlara boyun eğerek çizdiği yollardan git. Bu ve benzeri âyetlerin lafzî anlamı yeryüzünde gezin dolaşın âyetlerinde olduğu gibi emirdir, fakat bunların gerçeği Allah’ın imkân vermesi ve kolaylaştırmasıdır. Bu âyetlerde de gerçekte pekiştirmek ve anlamayı kolaylaştırmak söz konusudur.

      Hem bu âyette hem onların karınlarından, farklı renk ve çeşitlerde şerbet (kıvamında bir sıvı) çıkar meâlindeki âyette ve daha önce geçen “Sizin için sağmal hayvanlarda da kesin olarak ibret vardır. Nitekim size hayvanın karnında, besin artıklarıyla kan arasında (oluşan), içenlere lezzet veren saf süt içiriyoruz””; “Hurma ağaçlarının ve üzüm asmalarının ürünlerinden hem içki hem de güzel besinler elde edersiniz” anlamına gelen âyetlerde yoktan (hiçlikten) mevcûdatı var etmeye Allah’ın kâdir olduğuna, bunlar hakkında bilgisinin olduğuna ve bunları yönettiğine dair delil vardır. Çünkü Allah, şu değişik cevherlerden, cevherleri ve cinsleri dışında, mevcut olmayan şeyler çıkardı. Bunlar şu hayvanların yedikleri yiyeceklerden çıkarılan ürünlerdir. Örnek; arının yediği meyvelerden çıkardığı bal, inek, koyun, deve gibi hayvanların yediği bitkilerden çıkardığı süt, bağdan çıkarılan üzüm ve meyve suyu, üzüm ve sarhoşluk veren içecekler gibi. Bunlardan çıkan maddelerin hiçbiri yenilenin cinsinden değildir, sulanan (bağın, meyvenin) cevherinden değildir. Bunlar mevcûdâtı yoktan sebepsiz olarak var eden kâdir-i mutlakın bilgisine işaret eder. Bunda Allah’ın bilgisine, yönetmesine ve hikmetine işaret vardır, çünkü yediği bir bitkiden başka, rengi farklı olan, karında o karanlık ortamda o sütü inşa etmek, AUah’ın bilgisinin yaratıkların bilgisi ile, onun hikmetinin insanların hikmeti ile ölçülemeyeceğine, bunun gibi, kudretinin de insanların kudreti ile ölçülemeyeceğine işaret eder.

      Rabb’inin koyduğu kanunlara boyun eğerek çizdiği yollardan git! Denildi ki Rabb’inin yoluna girerek. Denildi ki itaat ederek. Denildi ki bu ifade zilletten gelir. “Zülülen” (ذُلُلًا) yani yumuşaklık ve lütufla. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar”; “Müminlere kanat ger” . “Zülül” (ذُلُل) kelimesi zülden, rıfktan yani yumuşaklıktan gelir. Bu iki anlama gelir: Biri yani Rabb’inin yolları alçaltıldı, diğeri de o yollara girmek sana kolaylaştırıldı, hatta nasıl dilersen öyle girersin.

      Renkleri farklı. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Petek ve baldır. Bazıları şöyle demiştir: Tadı ve lezzeti farklı. Renkler hakkında da şöyle denildi: Beyaz, kırmızı ve sarı renkler.

      Balda Şifa Vardır

      Onda insanlara şifa vardır. Bazıları demiştir ki onda her türlü hastalığa yaralara, hatta her şeye varıncaya kadar insanlar için şifa vardır. Bazıları da şöyle demiştir: Balda her hastalığa değil bazı hastalıklara şifa vardır. Bazıları onda şifa vardır mealindeki beyanı şöyle açıklamıştır: Kur’ânda şifa vardır, onda kalplere dine dair şifa vardır. Bazıları da onda şifa vardır sözünü şöyle yorumlamıştır: Onda bedenlere dair şifa vardır. Eğer bunu murad etmişse o açıktır, balda o şifa vardır. Onda şifa vardır sözü, din adına şifadır mânasına gelmesi de muhtemeldir. Eğer maksat bu ise hakkında düşünme yönünden olur, düşününce idrak eder ve bu şifaya ulaşır.

      Sonra her türlü meyvelerden ye. Bazıları şu yorumu yapmıştır: Arıya yönelik olarak ona her türlü bitkiden yemesi demektir. Bazıları da dağlarda bulunan her türlü meyvelerden ye demektir. Abdullah’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir; Kur an ve bal her ikisi de şifadır. Kur’ân din için şifadır, bal ise bedenler için şifadır.

      Sonra her türlü meyvelerden ye. Meyvelerin tadı, görünümü, kokusu çeşitlidir.

      Rabb’inin koyduğu yollardan git! O da Allah’ın arılar için koyduğu rızık yolları ve sığınma yerleridir. “Zülül” (ذُلُل) şu anlama gelir: O da senin yolun ve rızkın için belirlediği her şeyi sana kolaylaştırdı. Bunun da sebebi şudur: Âdemoğullarmm yararlanması için Allah sana yol yapmak ve onları menfaatlerine vasıta kılmak istedi. Kudret ve hükümranlığını insanlara göstermek için de Allah senin bedenini dilediği gibi küçük yaptı. Onlar bilmelidirler ki, yaratıcılarını hiçbir şey âciz kılmaz ve O vâdettiği diriliş, sevap ve azaba elbette kadirdir.

      Farklı renk ve çeşitlerde şerbet (kıvamında bir sıvı) çıkar. Tür birdir, sonra da onun çeşitleri vardır. Hurma, üzüm ve diğer meyve renkleri gibi tadı, kokusu ve görünüşü de farklı. İşte her balda insanların menfaatleri ve damak tadları açısından şifa vardır.

      Allahın kendilerine dilediği gibi kudretini gösterdiğine göre balda hem din hem de ilim yönünden şifa vardır; açıkladığımız gibi, gözlemleri sayesinde balda Allah’ın kudretini ve yaptığı düzenlemeyi bilirler.

      İşte bunda delil vardır. Kesin bir ibret, delil ve burhan vardır. Düşünen bir topluluk için. Yaptıkları gözleme göre Allah’ın yönetimini, takdirini ve dilediğini yapmaya kadir olduğunu düşünenler için demektir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Sümme (ثُمَّ)

        Kök: s-m-m (edat)

        "Sonra, daha sonra, ardından" anlamlarına gelen, olaylar arasındaki ardışıklığı ve zaman/aşama farkını bildiren atıf (bağlaç) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) bu edatın "terâhî" (gecikme, aşamalılık) bildirdiğini belirtir. Önceki ayette arıya "dağlarda ve ağaçlarda yuva (kovan) kurması" emredilmişti. Suyuti'ye göre "sümme" edatı, arının o mimari inşayı tamamladıktan "sonra" beslenme ve üretim aşamasına geçişini ifade eden kusursuz bir biyolojik ve kronolojik sıralama (tertip) kurar.

        Külî (كُلِى)

        Kök: e-k-l

        Sözlükte "yemek, çiğnemek, tüketmek, beslenmek" anlamlarındaki kökten türeyen müennes (dişil) muhatap emir fiilidir. "Sen ye, beslen" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "e-k-l" kökünün "bir nesneyi bedenin içine almak, onu eksiltip tüketmek ve kendi varlığının bir parçası (gıdası) haline getirmek" manasına geldiğini açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, modern zooloji (hayvan bilimi) ile ayetin gramatikal kurgusu arasındaki o sarsıcı uyumu bu kelime üzerinden tahlil eder. Aydar'a göre, önceki ayetteki "ittehızî" (yuva edin) fiilinde olduğu gibi, buradaki "külî" (sen ye) fiili de gramatikal olarak açıkça "dişil" (müennes) bir formdur. Eski toplumlarda kovanın hakimi ve işçileri erkek (kral arı) sanılırken, Kur'an'ın nektar toplama (yeme) görevini doğrudan "dişi işçi arılara" (külî) hitap ederek vermesi, ilahi vahyin doğa kanunlarını tasvirindeki mutlak isabetinin ve ilmi mucizesinin kanıtıdır.

        Min külli (مِن كُلِّ)

        Kök: m-n + k-l-l

        "-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri ile "hepsi, tamamı, bütünü, her bir çeşidi" anlamlarına gelen "küll" isminin birleşimidir. "Tamamından, her birinden" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında buradaki "min" edatının "teb'îziyye" (kısmilik, bir parçası) veya "ibtidâ-i gaye" (başlangıç noktası) işlevi gördüğüne dikkat çeker. Arı, yeryüzündeki meyvelerin/çiçeklerin fiziksel olarak "tamamını" yemez, yiyemez. Bu yüzden "min" edatı, o muazzam çeşitliliğin "içinden, onlardan birer miktar" almasını ifade ederek cümlenin mantıksal ve biyolojik sınırını çizer.

        Es-semerâti (ٱلثَّمَرَٰتِ)

        Kök: s-m-r

        Sözlükte "meyveler, ürünler, ağacın mahsulü, bitkilerin özü" anlamlarına gelen "semere" kelimesinin çoğuludur. Külli kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak mecrur (esreli) okunur. "Meyvelerin (her çeşidinden)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "s-m-r" kökünün temelinde "bir ağacın veya varlığın kendi özünden üreterek dışarıya taşıdığı, kemale ermiş faydalı öz" manasının bulunduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "semere" kelimesinin sadece etli meyveleri değil, çiçeklerin polenlerini, bitkilerin özsularını ve nektarlarını da kapsayan geniş bir botanik terim olduğunu belirtir. Arının yediği şey, bitkinin en saf, en faydalı ve en tatlı "özüdür" (semeresidir).

        Feslükî (فَٱسْلُكِى)

        Kök: f + s-l-k

        Takibiyye ve sonuç bildiren "fe" bağlacı ile "bir yola girmek, bir ipi iğne deliğinden geçirmek, süzülüp ilerlemek, takip etmek" anlamlarındaki kökten türeyen müennes (dişil) emir fiilidir. "Hemen ardından süzül/gir, o yolları takip et" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "s-l-k" kökünün "bir şeyi başka bir şeyin içine sokmak, nüfuz etmek ve ince bir hattan ilerlemek" manasına geldiğini belirtir. (İpe dizilen boncuklara da sülk denir).

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde bu eylemin "ontolojik bir rota/navigasyon" olduğunu tahlil eder. Cündioğlu'na göre arının uçuşu rastgele bir savrulma değildir; "s-l-k" (sülûk) eylemi, belli bir bilince, amaca ve milimetrik bir hesaba dayanan "şuurlu bir takip ve süzülme" eylemidir. Arı, çiçeğin özünü aldıktan sonra, o ufacık beyniyle kovanına dönmek üzere adeta iğne deliğinden geçer gibi o görünmez hava koridorlarına "nüfuz eder" (feslükî).

        Sübüle (سُبُلَ)

        Kök: s-b-l

        Sözlükte "yollar, açık güzergâhlar, izler, rotalar" anlamlarına gelen "sebîl" kelimesinin çoğuludur. Feslükî fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak mansub okunur. "Yollara, o güzergâhlara (gir)" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sebîl" kelimesinin "içinde yürümesi kolay, açık, belirgin ve engelsiz yol" anlamına geldiğini belirtir. Gökyüzünde görünür bir çizgi olmamasına rağmen, o devasa hava boşluğu arı için işaretlenmiş, fıtratına kodlanmış açık birer "sebîl" (otoyol) hükmündedir.

        Rabbiki (رَبِّكِ)

        Kök: r-b-b + k

        Sözlükte "sahip, efendi, terbiye eden, koruyup gözeten, mutlak otorite" anlamlarındaki "Rabb" ismi ile "senin" anlamındaki müennes/dişil (ki) muhatap zamirinin birleşimidir. Sübüle kelimesinin muzafun ileyhi olarak "Senin Rabbinin (yollarına)" anlamını oluşturur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid kelamı bağlamında arının uçuş rotasının "Rabbinin yolları" (Sübüle Rabbiki) olarak tanımlanmasına dikkat çeker. Ansiklopediye göre arı kendi zekâsıyla harita çıkarmaz; onun güneşe, manyetik alanlara veya kokuya göre yön bulması (arı dansı/navigasyonu), tamamen onu yaratan ve fıtratını "terbiye eden" (Rabb) makamının onun içine çizdiği görünmez ilahi yollardır. Yol da Allah'ındır, o yolda yürümeyi öğreten de O'dur.

        Zülulen (ذُلُلًا)

        Kök: z-l-l

        Sözlükte "boyun eğmiş, itaatkâr, uysal, kolaylaştırılmış, zorluk çıkarmayan" anlamlarına gelen "zelûl" kelimesinin çoğuludur. Ayetteki konumu itibarıyla (hâl zarfı olarak) iki farklı gramatikal/anlamsal yöne işaret edebilir. "Boyun eğdirilmiş/kolaylaştırılmış olarak" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "z-l-l" kökünün "katılığın, zorluğun ve direncin (suûbet) tam zıddı olarak yumuşaklık, uysallık ve boyun eğme" manasına geldiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın varlık ve doğa felsefesinde bu kelimenin kimin hâli (durumu) olduğuna dair iki teolojik okumayı tahlil eder. Izutsu'ya göre, birinci okumada bu kelime "yollara" (sübüle) döner; yani "Rabbin, ne kadar uzak veya sarp olursa olsun o yolları senin fıtratına uysallaştırdı, kolaylaştırdı" demektir. İkinci okumada ise kelime bizzat "arıya" (fail olan dişil zamire) döner; yani "Sen (ey arı), Rabbinin emrine mutlak bir itaatle, hiç isyan etmeden, tam bir boyun eğişle (zülulen) o yollara gir." Her iki okuma da doğadaki o sarsılmaz ilahi nizamı (teshîr/boyun eğdirme felsefesini) mükemmelen resmeder.

        Yahrucü (يَخْرُجُ)

        Kök: h-r-c

        Sözlükte "çıkmak, dışarı vurmak, meydana gelmek, belirmek" anlamlarındaki kökten türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Çıkar, meydana gelir, süzülür" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "h-r-c" kökünün "duhul" (içeri girme) eyleminin tam zıddı olarak "kapalı, içsel ve saklı olan bir durumdan/mekândan, açık, dışsal ve görünür alana geçmek" olduğunu belirtir. Vahiy arının içine (gizliye) inmiş, neticesi ise dışarıya (açığa) şifalı bir sıvı olarak "çıkmıştır" (yahrucü).

        Min bütûnihâ (مِنۢ بُطُونِهَا)

        Kök: m-n + b-t-n + h-a

        "-Den/-dan" anlamındaki "min" edatı, "karın, mide, iç organlar, gizli kısım" anlamlarına gelen "batn" isminin çoğulu olan "bütûn" ve "onların / onun" anlamındaki müennes "hâ" zamirinin birleşimidir. "Onların karınlarından / içlerinden" anlamına gelir.

        Angelika Neuwirth, Mekke metinlerindeki biyolojik ve kozmolojik tasvirleri (ayetleri) incelerken bu ifadenin önemine değinir. Neuwirth'e göre Kur'an, önceki ayette sütün oluşumunu "karınlardan" (bütûn) diyerek anlatmıştı. Burada da balın oluşumunu aynı karanlık ve gizli biyolojik merkeze (bütûnihâ) bağlar. Çiçek tozu (nektar) basit bir toplama işlemiyle kovan duvarına sürülmez; o nektar arının midesine/karnına (bütûn) iner, orada çok özel enzimlerle (kimyasal bir fabrikada) işlenir ve dışarıya yepyeni bir madde olarak çıkar. Kur'an, bu "içsel/biyolojik sentez" sürecine asırlar öncesinden işaret eder.

        Şerâbün (شَرَابٌ)

        Kök: ş-r-b

        Sözlükte "içilen şey, içecek, şurup, sıvı gıda" anlamlarına gelen isimdir. Yahrucü fiilinin faili (çıkan nesne) olarak merfu (ötreli) okunur. "Bir içecek, bir şerbet/sıvı (çıkar)" anlamına gelir. Balın akışkan formunu ifade eder.

        İbn Fâris, "ş-r-b" kökünün "katı olmayan, çiğnenmeden boğazdan aşağı inen ve bedene karışan her türlü sıvı" olduğunu belirtir. Arapçada bala doğrudan "asel" denmesine rağmen burada "şerâb" (içecek/şurup) formunun kullanılması, onun akışkan, içimi kolay ve hücrelere hızla nüfuz eden şifa verici yapısına vurgu yapar.

        Muhtelifün (مُّخْتَلِفٌ)

        Kök: h-l-f

        Sözlükte "birbirinden farklı olan, çeşit çeşit, değişen, birbirine uymayan, zıtlaşan" anlamlarındaki kökten ifti'al babında türeyen ism-i fâildir. Şerâbün kelimesinin sıfatı olarak "Farklı farklı olan, çeşitlilik gösteren (bir içecek)" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihtilaf" kavramının insanlar arasında kullanıldığında "çatışma ve kaos" anlamına gelirken, Allah'ın yarattığı nesneler (renkler, tatlar, bitkiler) için kullanıldığında "göz kamaştırıcı bir çeşitlilik, sanat ve zenginlik" (tenevvü) anlamına geldiğini açıklar. Balın tek tip olmaması, Yaratıcının doğadaki o sonsuz varyasyon (çeşitlilik) sanatının bir tezahürüdür.

        Elvânühû (أَلْوَٰنُهُۥ)

        Kök: l-v-n + h-v

        Sözlükte "renk, tür, çeşit, ton" anlamlarına gelen "levn" kelimesinin çoğulu (elvân) ile "onun" anlamındaki "hû" zamirinin birleşimidir. Muhtelifün sıfatının faili olarak "Renkleri (farklı farklı olan)" anlamını tamamlar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) buradaki görsel şölene dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an, "Farklı tatlarda" veya "Farklı kokularda" demek yerine doğrudan "Renkleri farklı farklı" (muhtelifün elvânühû) diyerek insan zihninde muazzam bir optik/görsel tablo çizer. Arıların beslendikleri çiçeklerin türüne göre beyazdan sarıya, kızıldan koyu kahverengiye (çam balı) kadar değişen o geniş renk skalası, ilahi sanatın estetik bir fırça darbesi olarak okuyucunun gözleri önüne serilir.

        Fîhi (فِيهِ)

        Kök: f-y + h-v

        "-De/-da, içinde" anlamlarındaki "fî" harf-i cerri ile "o, onun" anlamındaki "hî" zamirinin birleşimidir. "Onun içinde (o balın muhtevasında)" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, "fîhi" (onun içinde) ibaresinin öne alınmasının (takdim) "hasr" (vurgu/tahsis) bildirdiğini belirtir. Şifa tamamen o sıvının "içine" hapsedilmiş ve kodlanmıştır.

        Şifâün (شِفَآءٌ)

        Kök: ş-f-y

        Sözlükte "hastalıktan kurtulmak, iyileşmek, devaya kavuşmak, sağlığına dönmek" anlamlarındaki kökten türeyen masdar/isimdir. "Bir şifa, bir iyileştirici güç/deva (vardır)" anlamına gelir. Cümlenin sonraya bırakılmış mübtedasıdır (öznesidir).

        İbn Fâris, "ş-f-y" kökünün temelinde "hastalık, darlık veya bozulma durumunu ortadan kaldırarak bedeni (veya ruhu) kendi doğal, sağlıklı denge (fıtrat) sınırlarına geri döndürmek" manasının bulunduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal ve fizyolojik psikolojisi bağlamında balın "şifa" vasfını tahlil eder. Kılıç'a göre insan, bedeni hastalıklara ve zayıflıklara açık, kırılgan bir varlıktır. Yaratıcı, bu kırılgan varlığın ilacını sentetik veya uzak bir gezegende değil; yine doğanın kalbinde, ufacık bir böceğin midesinde üretilen "fıtri bir farmakoloji" (doğal eczane) olarak insana sunmuştur. Kur'an "Bu baldır" demez, ona doğrudan ontolojik işleviyle isim verir: "Onda şifa vardır."

        Lin-nâsi (لِّلنَّاسِ)

        Kök: l + n-v-s

        "İçin, -e/-a" anlamlarındaki "lâm" (li) edatı ile "insanlar, beşeriyet" anlamlarındaki ismin birleşimidir. "İnsanlar için, insanlık için" anlamına gelir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ekolojik ve teolojik hiyerarşisinde bu ifadenin önemini inceler. Izutsu'ya göre, arı o balı kendisi yemek için değil (arılar kışın balın çok küçük bir kısmını tüketir), devasa petekleri "insanlık için" (lin-nâs) doldurur. Akılsız bir böceğin, kendi ihtiyacından yüzlerce kat fazla gıda üretip bunu başka bir türün (insanın) istifadesine sunması, evrimsel bir bencillikle değil, ancak bütün doğayı insanın hizmetine sunan (teshîr) ilahi bir iradenin (tevhidin) varlığıyla açıklanabilir.

        İnne (إِنَّ)

        Kök: i-n-n (edat)

        Kendisinden sonraki ismi nasb eden ve cümleye mutlak kesinlik katan tekid edatıdır. "Şüphesiz ki, muhakkak ki" anlamına gelir. Doğa gözleminden (arıdan), teolojik ve ahlaki sonuca geçişi sağlayan zihinsel bir eşiktir.

        (فِى)

        Kök: f-y (edat)

        "-De/-da, içinde, hakkında" anlamlarına gelen harf-i cerdir.

        Zâlike (ذَٰلِكَ)

        Kök: z-l-k

        "Şu, o, işte bu" anlamlarına gelen uzak işaret zamiridir. "Muhakkak ki işte bütün bunların (arının uçuşunda, bal yapmasında ve o şifalı renklilikte) içinde" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, burada yine uzak işaret zamirinin (zâlike) kullanılmasının, arının yaşam döngüsündeki o karmaşık mühendisliğin idrak edilmesinin "ne kadar yüce ve hayret verici" bir durum olduğunu (ta'zîm) gramatikal olarak perçinlediğini yineler.

        Le âyeten (لَءَايَةً)

        Kök: l + e-y-y

        Pekiştirme bildiren "lâm" (le) edatı ile "işaret, alamet, mucize, ders" anlamlarına gelen ismin birleşimidir. "Andolsun ki kesin bir ayet/ibretlik bir işaret vardır" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, arının kendisinin veya balın sıradan bir böcek veya yiyecek olmadığını; onların arkalarındaki Mutlak Mühendisi, Yaratıcıyı ve O'nun insana olan şefkatini okutturan, üzeri sembollerle dolu şuurlu birer "ayet" (ontolojik levha) olduğunu belirtir.

        Li kavmin (لِّقَوْمٍ)

        Kök: l + k-v-m

        "İçin, -e/-a ait" anlamlarındaki "lâm" (li) edatı ile "topluluk" anlamındaki ismin birleşimidir. "Bir topluluk için, bir kavim için" anlamına gelir. İşaretin (ayetin) kime fayda sağlayacağını sınırlar.

        Yetefekkerûn (يَتَفَكَّرُونَ)

        Kök: f-k-r

        Sözlükte "derin derin düşünmek, zihni yormak, meseleyi enine boyuna tartmak, tefekkür etmek" anlamlarındaki kökten tefa'ul babında türeyen çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Derin derin düşünen, tefekkür eden (bir topluluk için)" anlamını oluşturur ve ayeti mükemmel bir ahlaki eylemle sonlandırır.

        İbn Fâris, "f-k-r" kökünün temelinde "bir şeyin dış kabuğunu kırıp/eşeleyip içindeki gizli manaya ulaşmak, meseleyi deşmek ve köküne inmek" manasının yattığını açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "tefekkür" eyleminin zihnin sadece anlık bir bağlantı kurması (akletmek) olmadığını; bir konuyu aşama aşama, sebep-sonuç ilişkisi içinde detaylıca analiz eden yoğun bir bilişsel mesai olduğunu belirtir.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde ayetlerin kapanış fiillerindeki (yesme'ûn, ya'kılûn, yetefekkerûn) o muazzam metodolojik dizilime dikkat çeker. Cündioğlu'na göre; suyu ve dirilişi anlatan ayetin sonu "işitmekle" (yesmeûn), üzüm ve içkiyi anlatan ayetin sonu kıyaslama gerektirdiği için "akletmekle" (ya'kılûn) bitmişti. Ancak arı ayetinin sonu "tefekkürle" (yetefekkerûn) biter. Neden? Çünkü ufacık bir böceğin dağları haritalandırması, vücudunda kimyasal reaksiyonlar yapması ve renklere/şifaya bürünmüş bir sıvı üretmesi, anlık bir akıl yürütmeyle anlaşılamaz. Bu, böcek bilimi (entomoloji), kimya, mimari ve felsefenin iç içe geçtiği, insanın saatlerce "derinlemesine düşünmesini, eşelemesini ve zihnini yormasını" gerektiren devasa bir "tefekkür" eylemidir. Doğadaki detay (arı) küçüldükçe, aklın mesaisi (tefekkür) devasa boyutlara ulaşır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X