وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذ۪ي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتاً وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 68. Ayet
Daralt
X
-
"Ve Rabb’in bal arısına şöyle ilham etti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine yuvalar edin.”
Ve Rabb’in bal arısına şöyle ilham etti: “Dağlardan yuvalar edinin. Bazı müfessirler şöyle demiştir; Vahyetti: Yani arıların kalplerine “anılanları yap” diye attı. Vahiy atmak, bırakmaktır. Bu adla adlandırılmasının sebebi, kalbine bırakılan ve atılanın, biri bunu yapıp bıraktığının farkına varmaksızın, kalplere nüfuz etmesi ve süratle kalpte vaki olmasıdır. O da vesvese verilen yahut kalbine vesvese bırakılan kimseler, birinin kendisini davet ettiğini yahut o işi güzel gösterdiğini bilmeksizin Allah’ın, vesvese vermeye şeytanı muktedir kılmasıdır. Bunun gibi, herhangi bir kimsenin buna çağırdığını yahut kalbine ilham ettiğini bilmeden, meleklerin âdemoğluna yaptığı ühamlar da böyledir. Bütün bu olgular şeytanı ve melekleri inkâr edenlere karşı bir cevap teşkü eder. Onlar inkârcılardan bir zümre olup şöyle derler: İnsanların nefislerine yerleştirilen, şehvetler ve arzular onları sevkeden ve yönelten unsurlardır, şeytan değil. Onlara şöyle denilir: Hakkında düşünmeden yahut istemeden veya önceden düşünmeden insana bazı fikirler gelir. Bu husus, bir başkasının bunları insanın kalbine bıraktığına işaret eder, bunlar arzu ve şehvetlerin etkisiyle oluşan işler değildir. Bu da aynı şekilde, başkasının bu konuda bir dahli olmaksızın, Allah’ın insanı itaatlara muvaffak kıldığına ve lütufta bulunduğuna işaret eder. İnsanların işledikleri türlü günahlarda ve mâsiyetlerde İlâhî yardımdan mahrum kalmaları da böyledir.
Hem Rabb’in bal arısına şöyle ilham etti. Yani arı ve diğer hayvanlara ilham etmesi iki şekilde yorumlanması muhtemeldir: Biri şudur: Allah bu hayvanları çeşitli tabiatlarda yarattı; ki onlar bu tabiat sayesinde menfaatleri, tehlikeleri, yaşama yerlerini, beden ve ruhlarını devam ettirecek hususları bilirler; beden ve ruhun zararına ve faydasına olanları, kendilerini buna çağıran yahut buna işaret eden, emreden ve yasaklayan birinin var olduğunu bilmezler mânasına gelmesi muhtemeldir. Fakat onlar yaratılıştan bunları biliyorlar; daha birçok şeyi de herhangi bir kimsenin kendilerine öğrettiğini bilmeden bunları tabii olarak bilirler. Buna şu örnekler verilebilir: Suda yüzen kaz, ona yüzmek öğretilmeden yüzer; havada uçan kuş da böyledir, kendisine uçmak öğretilmeden uçar. Buna göre, bu hayvanların bildiğini bilmeksizin sözü edilen fayda ve zararları anlaması ve bilmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi: Muhtemeldir ki yüce Allah bu eşyanın yaratılışını, emir, yasak gibi hitaplara vakıf olacak ve benzerini insanın bilemeyeceği hususları bilecek kabiliyette yarattı. Görmez misin ki insan faydalı ve tehlikeli olan şeyleri ancak öğrenmekle bilir, hayvanlar ise hacmi ne kadar küçük olursa olsun, (öğretilmeksizin) bilir, öyle ki tehlikelerden korunur, faydalı olan eylemlere ve nesnelere rağbet eder. Bu hayvanların emir, yasak ve hitapları anladığına işaret eden delillerden biri yüce Allah’ın şu âyetidir: “Nihayet oraya geldiklerinde vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder. Derilerine, “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye sorarlar. “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu” derler. îlk önce sizi O yarattı, şimdi de yine O’na dönüyorsunuz”. Görmez misin ki, onlar (organlar) hitabı anladıkları için şöyle cevap verdiler: “Allah bizi konuşturdu” cümlesi ile cevap verdiler. En doğrusunu Allah bilir.
Dil âlimlerinden bazıları şöyle demiştir: Arap kelâmında vahiy birkaç anlama gelir: Bunlardan biri nübüvvet vahyidir. O da Allah’ın meleklerini peygamberlerine ve elçilerine göndermesidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Herhangi bir beşer ile Allah’ın konuşması ancak vahiy ile olmuştur.. Vahiy türlerinden biri de işaret anlamına gelen vahiydir. Tıpkı şu âyette olduğu gibi; “Onlara vahyetti ki, sabah-akşam Allah’ı teşbih edin”. Vahyin başka bir şekli de ilhamdır. Şu âyetlerde belirtildiği gibi: Senin Rabb’in arıya vahyetti; “Mûsâ’nın anasına vahyettik ki...”; “...Senin Rabb’in yere vahyetti ki...”. Vahiy şekillerinden biri de fısıldama anlamına gelen vahiydi (isrâr). Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar”. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Bize göre vahyin aslı bir insanın arkadaşına gizli tutması için bir söz söylemesidir. Bazan da vahiy ima yolu ile ve yazı ile de olur. Vahyin esası, daha önce neden bu adı aldığını anlatırken belirttiğimiz gibi, süratle kalpte vaki olması ve kalbe atılmasıdır. Ebû Bekir el-Esam şöyle demiştir: Vahyin yorumu şudur: Vahiy, vahyedeni ve irşat edeni vahyedilenin bilmesidir. Bu da iki şekilde olur: Biri şudur: Allah insan dışındaki her biyolojik varlığa sahip canlıyı menfaatine yönelecek ve kendisini yok edecek tehlikelerden kaçmayı doğuştan sahip kıldığı bilgilerle yol gösterdi, tıpkı dinî ve dünyevî konularda faydasına olan bilgileri insana öğretimle gideceği yolu gösterdiği gibi. AUah Teâlâ her hayvana faydasını ve zararını, yaratılışını düzenleyerek öğretmesini örnek vermiştir. Tıpkı insana hitap ve beyanla öğrettiği gibi Senin Rabb’in arıya vahyetti. Yani Allah yaratılışına yerleştirdiği bilgilerle arıya yol gösterdi ve işarette bulundu ki, dağlardan ve ağaçlardan insanların kurdukları çardaklardan oralarda bulunan evler edin. Yani insanların mesken olarak yaptıkları nesnelerden ev edin. “Arîş” (عريش) tavanı olmayan ve duvarlardan oluşan yapıdır. Arı fıtratıyla onun boşluklarını ev edinir. Bütün bunlar insanların menfaati içindir.
Üstelik bu gizHce öğretme ve bilgileri yaratılışına koyma sadece arıya has olmayıp bütün hayvanlar için söz konusudur. Çünkü belirttiğimiz gibi hayvanlar tehlikeler, menfaatler, yaşamayı sağlayan gıdalar, helâk olmasına sebep olan her şeyi öğrenim görmeden bilirler, oysa insanlar, bütün bunları öğrenim dışında bir yolla bilemez. En doğrusunu Allah bilir ya, bu iki sebebe dayanır: Birincisi imtihana tabî tutmaktır. Çünkü insanlar öğretilerek smanmışlardır, öğrettiklerini dikkate alma teklifi Allah’tan insanlara bir sınamadır. Hayvanların ise sınanması söz konusu değildir. Dolayısıyla bu işleri kendilerine öğretilmeden bilirler. Yahut şu sebebe dayanır: Bu insanın öğretilerek bilmesi, öğrenmede bazısı bazısına üstün olduğu içindir. Çünkü hayvanların küçüğü ve büyüğü bunları bilmede eşittir. Âdemoğullarmda ise öğrenmede üstünlük ve farklılık mevcuttur. En doğrusunu Allah bilir.
Şöyle bir soru sorulabilir: Hayvanların hepsi o ilham ve vahiy konusunda ortak olunca, diğer hayvanlar arasından arıyı özellikle zikredip tahsis etmesinin anlamı nedir?
Buna şu cevap verilir: Arıya tahsis edilerek vahiyden söz edilmesi, en doğrusunu Allah hilir ya, arı dışındaki o hayvanların arıda yaratılan faydaları verememesidir. Bu faydalar insanlara ancak eğitim ve öğretimle verilir. Arıya ise bunlar öğretilip eğitilmeden doğuştan verilir. En doğrusunu Allah bilir.
İnsanların kurdukları çardaklardan. Denildi ki bu, yaptıkları binalardan demektir. Bu ifadeden kastedilen şey edinilen çardaktır. Çardak da ahşaptan yapılır.
Yorumu Yorumla
-
Ve evhâ (وَأَوْحَىٰ)
Kök: v-h-y
"Ve" bağlacı ile "gizlice bildirmek, hızlıca işaret etmek, fısıldamak, ilham etmek" anlamlarındaki kökten if'al babında (ihyâ/vahiy) türeyen mazi (geçmiş zaman) fiildir. "Ve vahyetti, ilham etti, içgüdüsel olarak kodladı" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "v-h-y" kökünün temelinde "bir mesajı, dışarıdaki üçüncü şahısların duyamayacağı veya anlayamayacağı kadar büyük bir hızla, gizlilikle ve doğrudan muhatabın içine/zihnine aktarmak" manasının bulunduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "vahiy" kavramının Kur'an'daki ontolojik çeşitliliğine dikkat çeker. Râgıb'a göre vahiy sadece peygamberlere Cebrail vasıtasıyla gelen şer'i/dini bir mesaj (kelam) değildir. Ayetteki kullanımıyla vahiy, "ilhâm-ı fıtrî" veya "teshîr" (boyun eğdirme) olarak adlandırılır. Allah'ın arıya vahyetmesi; o minicik canlının sinir sistemine, fıtratına ve genetiğine o devasa mimari ve kimyasal görevi (bal yapmayı) şaşmaz bir içgüdü olarak "şifrelemesi/kodlamasıdır". Arı, ilahi iradenin biyolojik bir uygulayıcısıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında vahiy kavramının bedevi Arapçasından Kur'ani terminolojiye geçişini tahlil eder. Izutsu'ya göre Cahiliye dönemi şiirinde "vahiy", şairlerin cinlerden aldıkları gizli fısıltılar veya kayalara kazınmış anlaşılmaz işaretler için kullanılırdı. Kur'an bu kelimeyi alır ve Yaratıcının, yaratılmışlarla (bir peygamberle veya bir böcekle) kurduğu o doğrudan, dikey ve şaşmaz "ontolojik iletişim ve programlama" ağına dönüştürür. Doğa, bu fıtri vahiyle (işaretle) hareket eden dilsiz bir ordudur.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde Yaratıcının doğaya müdahalesini bu fiil üzerinden okur. Cündioğlu'na göre evren kendi başına işleyen kör bir makine (deizm) değildir. "Evhâ" (vahyetti) fiili, Allah'ın evrendeki en küçük zerreyle (bir arıyla) bile anbean iletişim halinde olduğunu, o canlının rotasını ve yaşam amacını bizzat Kendi iradesiyle belirlediğini gösteren muazzam bir tevhidi (ontolojik) yönlendirmedir. Arının geometrisi, ilahi vahyin fiziğe dönüşmüş halidir.
Rabbüke (رَبُّكَ)
Kök: r-b-b + k
Sözlükte "sahip, efendi, terbiye eden, koruyup gözeten, mutlak otorite" anlamlarındaki "Rabb" ismi ile "senin" anlamındaki muhatap tekil (ke) zamirinin birleşimidir. Evhâ fiilinin faili (öznesi) olarak "Senin Rabbin (vahyetti)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün "bir varlığa sahip çıkmak, onu adım adım ıslah etmek, beslemek, yeteneklerini geliştirerek onu kemale erdirmek" manasına geldiğini açıklar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid kelamı ve isim-sıfatlar (esma-i hüsna) bahsinde eylemin doğrudan "Allah" lafzıyla değil de "Rabbüke" (Senin Rabbin) ismiyle yapılmasının önemini vurgular. Ansiklopediye göre "Rabb" ismi, terbiye etmeyi ve fıtratı şekillendirmeyi içerir. Arının o kusursuz altıgen petekleri inşa etmesi ve çiçeklerin özünü şifalı bir gıdaya dönüştürmesi, kendi aklının değil; onu yoktan var eden ve ona bu görevi kusursuzca öğreten (terbiye eden) "Rabb'in" bir eseridir.
İlâ'n-nahli (إِلَى ٱلنَّحْلِ)
Kök: i-l-y + n-h-l
"-E/-a, tarafına" anlamlarına gelen "ilâ" yönelim edatı (harf-i cer) ile "bal arısı, arılar" anlamlarına gelen ismin birleşimidir. Vahyin kime yöneldiğini belirleyerek "Bal arısına (vahyetti)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "n-h-l" kökünün etimolojik olarak çok çarpıcı bir temele dayandığını belirtir. İbn Fâris'e göre bu kök, "birine hiçbir karşılık veya bedel beklemeksizin, tamamen karşılıksız bir şekilde hediye/bağış vermek" (nihle) anlamına gelir. Arıya bu ismin (nahl) verilmesi tesadüf değildir; o, yediği acı tatlı her türlü poleni kendi bedeninde işleyip, insanlığa karşılıksız ve paha biçilemez bir bağış/hediye (bal) sunduğu için bu fıtri isme layık görülmüştür.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) ayetin kurgusunu inceler. Bintü'ş-Şâtı'ya göre "nahl" kelimesi ism-i cinstir. Ancak Kur'an belagatında doğadaki bu muazzam endüstriyel faaliyetin faili olarak, devasa cüsseli hayvanlar (filler, aslanlar, develer) değil de hacim olarak küçücük bir "böceğin" seçilmesi, ilahi kudretin mikroskobik boyuttaki (detaydaki) ihtişamını insan aklına kazıyan sarsıcı bir teolojik ironidir.
Enittehızî (أَنِ ٱتَّخِذِى)
Kök: e-n + e-h-z
"Şöyle ki, -mesi/ması" anlamlarına gelen açıklama edatı (en-i müfessire) ile "tutmak, yakalamak, edinmek, inşa etmek, benimsemek" anlamlarındaki "e-h-z" kökünden ifti'al babında türeyen müennes (dişil) muhatap emir fiilinin (ittehızî) birleşimidir. Arıya verilen vahyin içeriğini açıklar: "Kendine evler/yuvalar edin! İnşa et!" anlamına gelir.
İbn Fâris, "e-h-z" kökünün temelinde "bir şeyi sıkıca avucunun içine almak, bırakmamak ve tamamen kendi mülkiyetine/tasarrufuna geçirmek" manasının bulunduğunu belirtir. İfti'al babındaki "ittihaz" ise, büyük bir çaba ve iradeyle o yeri kendine mesken kılmak, benimsemektir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "en" edatının ardından gelen fiilin "ittehızî" (ey dişi varlık, edin/yap) şeklinde müennes (dişil) bir emir kipiyle gelmesinin gramatikal ve biyolojik mucizesine dikkat çeker.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, modern entomoloji (böcek bilimi) ile ayetin gramatikal yapısı arasındaki o sarsıcı uyumu tahlil eder. Aydar'a göre eski toplumlarda arı kovanının yöneticisinin ve işçilerinin "erkek" olduğu zannediliyordu. Ancak Kur'an, kovanı inşa etme, dağlarda yuva kurma, nektar toplama ve bal yapma emirlerini "ittehızî" (sen edin) ve sonraki ayetlerdeki "küllî" (sen ye), "üslükî" (sen yürü) şeklindeki "dişil" emir kipleriyle doğrudan "dişi işçi arılara" yöneltmiştir. Bu gramatikal tercih (dişil kip), Kur'an'ın doğa kanunlarını tasvirindeki o mutlak isabetin (ilahi ilmin) kusursuz bir tecellisidir.
Mine'l-cibâli (مِنَ ٱلْجِبَالِ)
Kök: m-n + c-b-l
"-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri ile "dağ, sarsılmaz kütle, doğal yükselti" anlamlarına gelen "cebel" kelimesinin çoğulunun birleşimidir. "Dağlardan (kendine evler edin)" anlamına gelir. Arının yuva kuracağı ilk ve en temel doğal mekanı belirler.
İbn Fâris, "c-b-l" kökünün "büyüklük, şiddet, sarsılmazlık, yükseklik ve kütlesel ağırlık" manasına geldiğini açıklar.
Celaleddin el-Suyuti, buradaki "min" edatının "teb'îziyye" (bir kısmından, bazısından) işlevi gördüğünü belirtir. Arı, dağların tamamını değil, o sarsılmaz kütlelerin içindeki en güvenli, en korunaklı oyukları ve yarıkları seçerek oraları kendisine mesken tutar.
Angelika Neuwirth, Mekke metinlerindeki mekânsal tasvirlerin (kozmolojik hiyerarşinin) kurgusuna odaklanır. Neuwirth'e göre Kur'an, arının yuva yapacağı alanları rastgele saymaz. Doğadaki en vahşi, en yüksek ve insan elinin en zor ulaşacağı "dağlar" (cibâl) listesinin ilk sırasına yerleştirilmiştir. Bu, arının bağımsız, özgür ve tamamen doğanın zirvesine kodlanmış o fıtri savunma içgüdüsünün mekânsal bir ifadesidir.
Büyûten (بُيُوتًا)
Kök: b-y-t
Sözlükte "gecelenen yer, ev, yuva, kapalı mesken, oda, yapı" anlamlarına gelen "beyt" kelimesinin çoğuludur. İttehızî (edin) fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak mansub okunur. "Evler, yuvalar (edin)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "b-y-t" kökünün asıl anlamının "geceyi geçirmek, karanlık çöktüğünde güvenle sığınılan barınak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "beyt" kavramının sadece rastgele bir kovuk olmadığını; belli bir mimari plana, düzene, güvenliğe ve fonksiyona sahip "inşa edilmiş alan" olduğunu açıklar. Râgıb'a göre ayetteki mucize, arının o ördüğü altıgen peteklerin, içinde yavru büyütülen, gıda (bal) depolanan ve kışın sığınılan devasa ve kusursuz bir mimari kompleks (büyût/evler) olarak tanımlanmasıdır. Akılsız bir böcek, ilahi vahiyle en kusursuz mühendise dönüşmüştür.
Ve mine'ş-şeceri (وَمِنَ ٱلشَّجَرِ)
Kök: v + m-n + ş-c-r
"Ve" bağlacı, "-den/-dan" anlamındaki "min" edatı ile "ağaç, gövdesi olan bitki, dallanıp budaklanan şey" anlamlarındaki ismin birleşimidir. "Ve ağaçlardan (evler edin)" anlamına gelir. Arının yuva kuracağı ikinci doğal mekândır.
İbn Fâris, "ş-c-r" kökünün temelinde "dalların veya nesnelerin birbirine girmesi, iç içe geçmesi, karmaşıklaşması ve yükselmesi" manasının yattığını açıklar. Kökü yerde sabit, dalları göğe uzanan büyük bitkileri ifade eder.
Ve mimmâ (وَمِمَّا)
Kök: v + m-n + m-a
"Ve" bağlacı, "-den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri ile "o şeylerden ki, her ne ki" anlamındaki ism-i mevsulün (mâ) idgamla birleşmiş halidir. "Ve o şeylerden ki, ve o kurdukları/yaptıkları şeylerden" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, ayette art arda gelen "min" edatlarının arının yaşam alanlarındaki çeşitliliği (doğal olandan suni olana geçişi) tasnif ettiğini belirtir. Dağlar ve ağaçlar doğanın kendi oluşumlarıyken, bu edatla (mimmâ) başlayan kısım cümlenin seyrini doğrudan doğruya insanın doğaya müdahale ettiği o üçüncü aşamaya (suni kovanlara/yapılara) taşır.
Ya'rişûn (يَعْرِشُونَ)
Kök: a-r-ş
Sözlükte "çardak kurmak, asma kütüğü dikmek, yükseltmek, bina etmek, destekleyip çatı yapmak" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "İnsanların kurdukları çardaklardan, yaptıkları kovanlardan/yapılardan (da evler edin)" anlamına gelir ve ayeti noktalar.
İbn Fâris, "a-r-ş" kökünün "bir şeyi yerden yukarıya doğru yükseltmek, gölge yapması veya bitkilerin sarılması için sütünlar üzerinde bir tavan/yapı (çardak) inşa etmek" manasına geldiğini açıklar. Hükümdar tahtına "arş" denmesi de onun yerden yüksekte olmasındandır.
Râgıb el-İsfahânî, "ya'rişûn" fiilinin, doğrudan insan eliyle üretilen ve bir destek mekanizmasına dayanan mimari çabaları ifade ettiğini belirtir. Arı sadece ıssız dağlarda ve vahşi ormanlardaki ağaçlarda kalmaz; insanın kendi bağı, bahçesi ve çatısı (çardakları) için "inşa ettiği" veya özel olarak arı için hazırladığı o kurgusal yapılara da girerek oraları kendine "ev" (kovan) edinir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke ve Taif gibi bölgelerin sosyo-tarımsal bağlamı üzerinden bu fiili tahlil eder. Öztürk'e göre "ya'rişûn" eylemi; insanların bağlarda üzüm asmalarını yükseltmek için kurdukları çardakları, evlerinin saçaklarını veya bizzat bal elde etmek için kendi elleriyle ördükleri ahşap/sazlık kovanları ifade eder. Ayet, arının o ilahi içgüdüsünün (vahyin) mekânsal uyum kabiliyetini muazzam bir hiyerarşiyle resmeder: İnsan eli değmemiş en vahşi doruklardan (cibâl), ormanlardaki ağaçlara (şecer) ve nihayet insanın kendi eliyle kurduğu suni çatılara (ya'rişûn) kadar, arı her koşulda görevini (bal yapmayı) şaşmaz bir itaatle yerine getiren ilahi bir memurdur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla