تَاللّٰهِ لَقَدْ اَرْسَلْـنَٓا اِلٰٓى اُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ فَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 63. Ayet
Daralt
X
-
"Allah’a andolsun, senden önceki çeşitli topluluklara da mutlaka elçiler göndermiştik; fakat şeytan onlara yaptıklarını allayıp pulladı. Bugün de şeytan öylelerinin velisidir. Onlar için dehşetli bir azap vardır."
Allah’a andolsun, senden önceki çeşitli topluluklara da mutlaka elçiler göndermiştik. Bu yeminin sebepsiz bir yemin olması ihtimali yoktur, fakat onların peygamberliği inkâr etmelerinden ötürü yapılmış yemindir. Bu durumda Allah’a andolsun, senden önceki çeşitli topluluklara göndermiştik meâlindeki ifade ile yemin etmiştir. Nitekim senin ümmetine seni gönderdik de senin ümmetine güzel gösterdiği gibi, şeytan onlara işlerini süslü gösterdi. Şeytan bugün olduğu gibi o zaman da onların velisi idi.
Şeytan onlara yaptıklanm allayıp pulladı. Allah şöyle buyuruyor: Bunlar şeytanın, işlerini allayıp pulladığı ilk kimseler değillerdir, fakat geçmiş ümmetlerde de şeytanın, yaptıkları işleri kendilerine güzel gösterdiği, bu sebeple de peygamberlerini yalanladıkları olmuştur. Dolayısıyla sen ilk yalanlanan değilsin, belki yalanlanmakta seninle aynı durumu yaşayan ortakların vardır. Bugün de şeytan öylelerinin velisidir. Bazıları şeytan öylelerinin velisidir meâlindeki beyan hakkında şu yorumu yapmıştır: Dünyada şeytan, onların velisidir, çünkü dünya onların aralarında dostluk yurdudur. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda buyurulduğu gibi; “Bazıları bazılarının velileridir”; “Onların velileri şeytandır”. Âhirette ise birbirine düşman olurlar, şu beyanlarda buyurulduğu gibi: “Allah’a itaatsizlikten sakınanlar dışında, dostlar bile o gün birbirinin düşmanıdır”; “Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız”; “Yandaşı (şeytan), ‘Rabbim! Onu ben azdırmadım, o kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi’ der”. Bu ve benzeri diğer âyetler. Bunların âhirette de birbirinin dostu olma ihtimali yoktur, aksine birbirine lânet edecekler ve uzaklaşmaya çalışacaklardır, işte bu düşmanlık alâmetidir. Bugün de şeytan öylelerinin velisidir meâlindeki beyan hakkında şunları söylemiştir: Şeytan onlara daha yakındır, bu sebeple kendilerine yaklaştırılır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allah’ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır”. Şeytan öylelerinin velisidir. Yani şeytan onların sahibi ve arkadaşıdır. Tıpkı şu âyetlerde belirtildiği gibi: “[Şeytan onun arkadaşıdır]; “(Allah, görevlilere buyurur:) “Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah’ın dışında taptıklarını; hepsini cehennemin yoluna sürün!”.
Yorumu Yorumla
-
Tallâhi (تَاللَّهِ)
Kök: t + e-l-h
Yemin (kasem) bildiren "Tâ" harfi ile kâinatın Yaratıcısının özel ismi olan "Allah" lafzının birleşimidir. "Allah'a yemin olsun ki, Allah'a andolsun ki" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "e-l-h" kökünün ibadet edilen ve sığınılan mutlak makam olduğunu belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) Arapçadaki diğer yemin edatları olan "vav" (vallâhi) ve "bâ" (billâhi) ile "tâ" (tellâhi/tallâhi) edatı arasındaki o ince belagat farkını tahlil eder. Suyuti'ye göre "Tâ" harfi, sadece ve sadece "Allah" lafza-i celâline bitişen, son derece nadir, özel, şiddetli bir kesinlik ve yoğun bir teolojik ciddiyet (bazen de öfke veya taaccüb) barındıran en üst düzey yemin formudur.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) ayetin bu şiddetli yeminle başlamasının psikolojik arka planına dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Hz. Peygamber, Mekkeli müşriklerin akıl almaz inatları, iftiraları (önceki ayetlerde geçen kız çocuğu isnatları) ve nankörlükleri karşısında derin bir üzüntü yaşamaktaydı. İlahi hitap, "Tallâhi" (Allah'a andolsun ki) diyerek bizzat kendi zatı üzerine yemin edip; bu inkarın sadece Hz. Muhammed'in şahsına yönelik bir durum olmadığını vurgulayarak peygamberin o daralan göğsünü edebi ve teolojik bir güvenle ferahlatır.
Lekad (لَقَدْ)
Kök: l + k-d (edat)
Pekiştirme, tekit ve yemin bildiren "lâm" (le) edatı ile mazi (geçmiş zaman) fiillerinin başına gelerek eylemin kesin olarak gerçekleştiğini (tahkik) bildiren "kad" edatının birleşimidir. "Andolsun ki muhakkak, şüphesiz ki kesin olarak" anlamlarına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında peş peşe gelen "Tallâhi" (yemin) ve "Lekad" (ikili pekiştirme) edatlarının birleşmesiyle cümlenin başında muazzam bir "tekid-i katmerli" (kat kat pekiştirme) oluştuğunu belirtir. Müşriklerin inkarı ne kadar şiddetliyse, Kur'an'ın bu tarihsel hakikati beyan ederken kullandığı gramatikal kesinlik de o kadar şiddetli ve sarsılmazdır.
Erselnâ (أَرْسَلْنَا)
Kök: r-s-l
Sözlükte "göndermek, serbest bırakmak, peşi sıra yollamak, elçi tayin etmek" anlamlarındaki kökten if'al babında (irsâl) türeyen mazi (geçmiş zaman) fiilin birinci çoğul (biz) şahıs çekimidir. "Biz gönderdik, elçiler yolladık" anlamına gelir.
İbn Fâris, "r-s-l" kökünün temelinde "bir şeyi sükûnetle, yumuşaklıkla ve peş peşe yönlendirmek, akışına bırakmak" manasının bulunduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın varlık ve iletişim felsefesinde "irsâl" (peygamber gönderme) kavramının ontolojik işlevini tahlil eder. Izutsu'ya göre, Yaratıcı (Allah) ile yaratılan (insan) arasında kategorik bir varoluşsal uçurum vardır. "Erselnâ" (Biz gönderdik) eylemi, bu sessizliği ve uçurumu kapatan, ilahi iradenin beşeri tarihe müdahale etmesini sağlayan o dikey iletişim hattının (vahyin/nübüvvetin) bizzat Allah tarafından kurulduğunu ifade eder.
İlâ (إِلَىٰٓ)
Kök: i-l-y (edat)
"-E/-a, tarafına, yönüne, -e doğru" anlamlarına gelen, eylemin hedefini ve istikametini belirten yönelim edatıdır (harf-i cer). Gönderilen elçilerin muhataplarını işaretler.
Ümemin (أُمَمٍ)
Kök: e-m-m
Sözlükte "topluluklar, nesiller, inanç/zaman veya mekân etrafında birleşen zümreler, ümmetler" anlamlarına gelen "ümmet" kelimesinin çoğuludur. İlâ edatından dolayı mecrur (esreli) okunur. "Topluluklara, ümmetlere" anlamına gelir.
İbn Fâris, "e-m-m" kökünün "bir hedefe yönelmek, kastetmek, öne geçmek, ana kaynak olmak ve etrafında toplanılan merkez" manalarına geldiğini belirtir. İnsan kalabalığına ümmet denmesi, onların ortak bir hedefe (amaca veya lidere) yönelmiş şuurlu bir bütünlük arz etmelerindendir.
Râgıb el-İsfahânî, "ümmet" kavramının sadece rastgele bir insan yığını olmadığını; din, zaman veya mekân gibi ortak bir bağ ile birbirine kenetlenmiş sosyolojik bir formasyon olduğunu açıklar. Kur'an bu kelimeyi çoğul (ümem) kullanarak, inkarcılığın tarihsel köklerine işaret eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, Mekke döneminin sosyolojisi ekseninde bu kelimenin çoğul kullanımını tahlil eder. Aydar'a göre Kureyş toplumu, kendi inançlarını ve statükolarını yeryüzündeki tek geçerli sistem (merkez) sanıyorlardı. Kur'an, "ümem" (geçmiş medeniyetler/topluluklar) diyerek Hz. Peygamber'e hitap ederken, aslında müşriklere de şu tarihsel gerçeği hatırlatır: "Siz ne ilksiniz ne de son; sizden önce de devasa medeniyetler, büyük kalabalıklar (ümmetler) vardı ve onlar da tıpkı sizin gibi elçileri inkar ettiler."
Min kablike (مِّن قَبْلِكَ)
Kök: m-n + k-b-l + k
"-Den/-dan" anlamındaki "min" edatı, "önce, evvel, ön taraf" anlamlarındaki zaman/mekân zarfı "kabl" ve "senin" anlamındaki muhatap (ke) zamirinin birleşimidir. "Senden önce (yaşamış olan)" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetteki bu zaman zarfının "erselnâ" fiiline bağlanarak cümlenin anlamını tarihselleştirdiğini belirtir. Hz. Muhammed'in getirdiği mesajın (Tevhid'in) yepyeni bir icat (bid'at) olmadığını, tam aksine insanlık tarihi kadar eski, kesintisiz bir "peygamberler silsilesinin" son halkası olduğunu gramatikal olarak vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, psikolojik ve pedagojik bağlamda bu ifadenin Hz. Peygamber'i teselli (tesliye) amacına odaklanır. Öztürk'e göre Mekke'nin o ağır baskı ortamında yalanlanan, yalnızlaştırılan ve iftiralara uğrayan elçiye "Senden önce de..." (min kablike) denilmesi; "Bu yalanlama senin şahsındaki bir eksiklikten değil, insanlık tarihinin (müşrik aklının) o değişmez, kronik nankörlüğünden kaynaklanmaktadır" mesajını vererek, peygamberin omuzlarındaki o devasa psikolojik yükü hafifletir.
Fezeyyene (فَزَيَّنَ)
Kök: f + z-y-n
Takibiyye ve sonuç bildiren "fe" bağlacı ile "süslemek, güzelleştirmek, yaldızlamak, çekici kılmak, cezbetmek" anlamlarındaki kökten tef'îl babında (tezyîn) türeyen mazi fiildir. "Bunun üzerine / derken ... onlara süslü gösterdi" anlamına gelir.
İbn Fâris, "z-y-n" kökünün "bir şeyin çirkinliğini (şîn) örtüp, onu göze, kalbe veya akla hoş gelecek şekilde güzelleştirmek, bezemek" manasına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "zinet/tezyin" kavramını ontolojik olarak tahlil ederken zinetin gerçek (fıtri güzellik) ve sahte (göz boyama/illüzyon) olmak üzere ikiye ayrıldığını belirtir. Râgıb'a göre buradaki "tezyîn" eylemi, şeytanın çirkin, ahlaksız ve yıkıcı olan eylemleri (şirki, zulmü) insanın nefsi arzularına hitap edecek şekilde bir sahte ambalajla (illüzyonla) sarıp sarmalamasıdır. Günah, olduğu gibi görünse insan onu işlemez; şeytanın asıl işlevi günahı "estetik" ve "cazip" kılmaktır.
Dücane Cündioğlu, estetik ve ahlak felsefesi bağlamında şeytanın bu "tezyîn" (süslü gösterme) eylemini analiz eder. Cündioğlu'na göre insanlık tarihi boyunca kötülük asla salt "kötülük" olarak pazarlanmamıştır. Şeytanın ontolojik tuzağı, ahlaksızlığı "özgürlük" adıyla, putperestliği "atalara saygı" adıyla, sömürüyü ise "kabile onuru" adıyla kavramsallaştırarak "süslü/estetik" (zeyyene) bir forma sokmasıdır. Şeytan bir zorba değil, bir yanılsama (illüzyon) sanatçısıdır; çirkinliğe estetik bir maske giydirir.
Lehümü (لَهُمُ)
Kök: l + h-m
"İçin, -e/-a" anlamlarındaki "lâm" edatı ile "onlara, onlar" anlamındaki "hüm" zamirinin birleşimidir. "Onlara, geçmişteki o topluluklara" anlamına gelir.
Eş-Şeytânü (ٱلشَّيْطَٰنُ)
Kök: ş-t-n
Sözlükte "haktan ve rahmetten uzaklaşan, isyankar, ayartıcı, yanıp helak olan" anlamlarına gelen isimdir. "Fezeyyene" eyleminin faili (öznesi) olarak ötreli (merfu) okunur. "Şeytan (süslü gösterdi)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "ş-t-n" kökünün temelinde "bir şeyin asıl merkezden, haktan ve doğrudan çok uzaklara savrulması, muhalefet edip isyan etmesi" manasının bulunduğunu açıklar. Şeytan, ilahi rahmetten koptuğu için bu ismi almıştır. (Kökün "ş-y-t" yani yanıp tutuşmak/helak olmak anlamına geldiğini savunan dilimciler de vardır).
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "Şeytan" kelimesinin etimolojik yolculuğunu inceler. Jeffery'e göre bu kelime Sami dillerinde köklü bir geçmişe sahiptir; Eski Ahit İbranicesindeki "Satan" (düşman, karşı çıkan) kelimesiyle akraba olmakla birlikte, doğrudan Etiyopya dilinden (Ge'ez - Saytân) Arapçaya geçmiş ve Kur'an'ın tevhidi evreninde o nihai "kötülük ve ayartma prensibi" olarak merkezileşmiştir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "şeytan" figürünün cahiliye aklından Kur'ani akla geçişteki devrimini tahlil eder. Izutsu'ya göre İslam öncesi Arap şiirinde şeytanlar, çöllerde yaşayan, şairlere ilham veren cinler veya kurnaz yılanlar gibi fiziksel/mitolojik varlıklardı. Kur'an, "Şeytan" kelimesini bu bedevi mitolojisinden söküp alır ve onu doğrudan insan kalbine fısıldayan, ahlaki seçimleri sabote eden, yalanı "süslü gösteren" (zeyyene) o evrensel, zihinsel ve ontolojik "kötülük faili/ayartıcısı" statüsüne yükseltir.
A'mâlehüm (أَعْمَٰلَهُمْ)
Kök: a-m-l + h-m
Sözlükte "işler, eylemler, şuurlu fiiller, icraatlar" anlamlarına gelen "amel" kelimesinin çoğulu ile "onların" anlamındaki "hüm" zamirinin birleşimidir. Fezeyyene fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak mansub okunur. "Onların amellerini, o çirkin işlerini" anlamına gelir.
İbn Fâris, "a-m-l" kökünün "bir amaca yönelik olarak irade, kast ve çaba ile gerçekleştirilen fiil" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "amel" ile "fiil" kavramları arasındaki felsefi farka değinir. Râgıb'a göre her amel bir fiildir, ancak her fiil amel değildir. Fiil, istemsizce (refleksif) veya cansızlar tarafından da yapılabilir; fakat "amel", sadece aklı, iradesi ve niyeti olan insanın seçerek yaptığı bilinçli işlerdir. Şeytan, insanların o bilinçli olarak seçip işledikleri şirklerini, zulümlerini (amellerini) onlara doğru yoldaymışlar gibi "süslü" göstermiştir.
Fehüve (فَهُوَ)
Kök: f + h-v
Takibiyye ve sonuç bildiren "fe" bağlacı ile "O" anlamına gelen üçüncü tekil şahıs munfasıl (ayrık) zamirinin birleşimidir. "İşte bu yüzden, bunun bir sonucu olarak o (Şeytan)" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında buradaki "fe" edatının nedensellik (sebebiyye) kurgusu yarattığını belirtir. Suyuti'ye göre ayet; "Mademki insanlar akıllarını kullanmayıp şeytanın o sahte süslemelerine aldandılar, işte bunun mutlak sosyolojik ve ontolojik sonucu olarak (fe) şeytan da onların lideri haline gelmiştir" diyerek, otorite devrinin nasıl gerçekleştiğini gramatikal olarak belgeler.
Veliyyühümü (وَلِيُّهُمُ)
Kök: v-l-y + h-m
Sözlükte "yakın dost, koruyucu, otorite sahibi, veli, sırdaş, yönetici" anlamlarındaki isim ile "onların" (hüm) zamirinin birleşimidir. "Onların dostudur, onların velisi/yöneticisidir" anlamına gelir.
İbn Fâris, "v-l-y" kökünün temelinde "iki şeyin arasına hiçbir yabancı maddenin veya mesafenin giremeyeceği kadar birbirine yapışık/yakın olması, yan yana dizilmesi" manasının bulunduğunu açıklar. İnsan ile şeytan arasındaki "velayet" (dostluk), ruhların karanlıkta birbirine yapışması, ayrılmaz bir bütüne dönüşmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, "velayet" kavramının; inançta, eylemde ve yardımlaşmada mutlak bir birlikteliği ifade ettiğini belirtir. Şeytan onların "velisi" olduğuna göre, artık inisiyatif şeytanın elindedir; müşrikler kendi iradelerini, ahlaklarını ve kararlarını bütünüyle şeytanın otoritesine (vesayetine) teslim etmişlerdir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal özgürlüğü bağlamında bu kavramın içerdiği trajediyi inceler. Kılıç'a göre insan, fıtratı gereği "Allah'ın velayeti" (koruması) altında olmak üzere tasarlanmıştır. Ancak insan Allah'tan koptuğunda (şirke düştüğünde) boşlukta kalamaz; o ontolojik boşluğu hemen şeytanın otoritesi (veliyyühüm) doldurur. Özgürleştiğini zannederek putlara tapan veya dünyevi arzularının peşinden giden müşrik insan, aslında farkında olmadan en aşağılık diktatörün (Şeytan'ın) gönüllü kölesi (velisi) haline gelmiştir.
El-yevme (ٱلْيَوْمَ)
Kök: y-v-m
Sözlükte "gün, bugün, o gün, içinde bulunulan zaman dilimi" anlamlarına gelen, zaman zarfı olarak mansub (üstünlü) okunan isimdir. "Bugün" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, tefsir metodolojisinde bu kelimenin işaret ettiği zaman dilimi hakkında iki farklı ve güçlü görüşü aktarır. Birinci görüşe göre "el-yevme" (bugün), ahireti/kıyamet gününü işaret eder; yani "Dünyada nasıl onlara süslü gösterdiyse, kıyamet gününde de şeytan onların dostu/arkadaşı olarak kalacak ve birlikte cehenneme gideceklerdir." İkinci (ve bağlama daha uygun olan) görüşe göre ise "el-yevme" (bugün), Hz. Peygamber'in yaşadığı "şimdi ve buradaki dünya hayatını" ifade eder. Yani: "Geçmiş ümmetlere nasıl musallat olduysa, bugün (el-yevme) senin karşına çıkan o Mekkeli müşriklerin de velisi/dostu aynı şeytandır, tarih tekerrür etmektedir."
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'ın tarih felsefesinde bu kelimenin kullanımına dikkat çeker. "El-yevm" kelimesi, geçmişte helak olan (Nuh, Ad, Semud gibi) kavimlerle, o an Hz. Peygamber ile mücadele eden Kureyş toplumu arasında sosyolojik bir bağ kurar. Kötülüğün faili (şeytan) ve kötülüğün yöntemi (tezyin) değişmemiştir; dünkülerin velisi kim idiyse, "bugünkülerin" (el-yevme) velisi de odur. Bu, kötülüğün evrensel sürekliliğidir.
Ve lehüm (وَلَهُمْ)
Kök: v + l + h-m
"Ve" bağlacı, "için, -e/-a ait" anlamlarındaki mülkiyet/tahsis edatı "lâm" (le) ve "onlar" (hüm) zamirinin birleşimidir. "Ve sadece kendileri içindir, onlarındır" anlamına gelir. Suçun ortak (şeytanla) işlenmesine rağmen, cezanın bizzat o şımarık faillere (müşriklere) tahsis edileceğini bildirir.
Azâbün (عَذَابٌ)
Kök: a-z-b
Sözlükte "şiddetli acı, ceza, eziyet, işkence, mahrumiyet" anlamlarına gelen isimdir. Cümlenin mübtedası (öznesi) konumundadır. "Bir azap (onlarındır)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "a-z-b" kökünün asıl anlamının "insanı çok sevdiği, arzuladığı bir şeyden (hayattan, konfordan, serinlikten) alıkoymak, onu engellemek ve onu şiddetli bir acıya mahkûm etmek" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatoloji (ahiret) terminolojisinde "azap" kavramının cahiliye dönemi dünyevi ceza mantığıyla olan çatışmasını inceler. Müşrikler, dünyadaki bedevi sistemde işledikleri suçlardan kabile asabiyetiyle (soy gücüyle) veya fidye ödeyerek kurtulabileceklerini zannediyorlardı. Kur'an, ahirette "onlar için" (lehüm) hazırlanan o ilahi azabın; kabile gücünün, fidyenin veya veli edindikleri (fehüve veliyyühüm) o şeytanın engel olamayacağı, insanın tek başına yüzleşmek zorunda kalacağı ontolojik ve mutlak bir yıkım olduğunu beyan eder. Şeytanın dostluğu cezayı iptal etmez.
Elîmün (أَلِيمٌ)
Kök: e-l-m
Sözlükte "çok acı veren, dayanılmaz sızı, şiddetli ızdırap veren, elem dolu" anlamlarına gelen, "fa'îl" mübalağa (aşırılık) kalıbında türemiş sıfattır. Azap kelimesini niteleyerek "Elem verici, can yakıcı, dayanılmaz bir azap" anlamını oluşturur. Cümlenin ve ayetin kapanışıdır.
İbn Fâris, "e-l-m" kökünün temelinde "insanın tahammül sınırlarını aşan, bedene ve ruha nüfuz eden şiddetli ve sürekli sızı, ağrı" manasının bulunduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "elem" kavramının sadece fiziksel bir yanma değil, insanın kendi ahmaklığını ve nankörlüğünü idrak etmesinden kaynaklanan o çok ağır "vicdani ve ruhsal parçalanmayı" (psikolojik sızıyı) da kapsadığını belirtir. İnsan ahirette, dünyada "süslü" (zeyyene) gördüğü o günahların aslında ne kadar boş bir illüzyon olduğunu ve o yalanlar uğruna ebedi hayatını nasıl mahvettiğini anladığında, o pişmanlık hissi azabın "elîm" (can yakıcı) olan en ağır boyutunu oluşturur.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin muazzam retorik (belagat) kurgusunu bu son kelime üzerinden özetler. Öztürk'e göre ayet, dünyevi aldanışı ve uhrevi çöküşü kusursuz bir zıtlık (mukabele) içinde sunar. Dünyada işlenen günahlar şeytan tarafından onlara tatlı, estetik ve "süslü" (zeyyene) gösterilmişti; onlar bu "süse" aldanıp şeytanı dost edindiler. Ancak o süslü illüzyonun ahirette ulaştığı mutlak gerçeklik (son durak), hiçbir süsü ve hafifletici yanı olmayan o saf, çıplak ve dayanılmaz "acıdır" (elîm). Yalancı zinetin (süsün) faturası, ebedi elemdir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla