Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 61. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 61. Ayet

    وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَٓابَّةٍ وَلٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velev yu-âḣiżu(A)llâhu-nnâse bizulmihim mâ terake ‘aleyhâ min dâbbetin velâkin yu-aḣḣiruhum ilâ ecelin musemmâ(en)(s) fe-iżâ câe eceluhum lâ yeste/ḣirûne sâ’a(ten)(s) velâ yestakdimûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Eğer Allah insanları haksızlıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onlara belirlenmiş bir sürenin sonuna kadar mühlet tanıyor. Ama süreleri dolduğunda onu bir an bile ne erteleyebilirler ne de öne alabilirler.”

      Eğer Allah insanları haksızlıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Eğer Allah insanları haksızlıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı. Bu İlâhî beyan yaptıkları karşılık Allah’ın, asilerin kökünü kazıma ve yok etme hakkı olduğuna işaret eder. Fakat Allah lütfü ile onları belirlediği bir müddete kadar bırakmıştır. Eğer Allah’ın böyle yapma hakkı bulunmasaydı yaptığı tehdidin bir anlamı olmazdı. Ebû Zeyd el-Belhî de şöyle demiştir: Allah, yaptığı tehditler sebebiyle kendisine ulaşan zarar yahut fayda için tehdit etmez, fakat hikmetin gerektirdiğine uygun olarak tehdit eder. Bu durum da tehdidin lazım ve vacip olduğuna işaret eder. Biz şöyle diyoruz: Allah hikmetin gereğine göre tehdit ediyor, oysa tehditten sonra Allah (rahmet ve lütfunun gereği olarak) onlara mühlet vermiştir. Buna göre, işledikleri büyük günahlar sebebiyle onları cehennem ateşine soktuktan sonra oradan çıkarması caiz olur.

      Eğer Allah insanları haksızlıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı. Bu âyette Mûtezile’nin sözünü reddetmeye dair delil vardır. Çünkü onlar şöyle diyorlar: Allah bir vakitte iman edeceğini bildiği bir kavmi yahut onların zürriyetlerinden gelip iman edeceklerini bildiği bir kavmi helâk etme hakkına sahip değildir. Çünkü tehdit ettiklerinden bir kısmı iman edebilir yahut onların zürriyetinden iman edecekler çıkabilir. Onları tehdit etmek, Allah onları yaşatsaydı ömrünün sonunda iman edeceğini bildiği kimseleri yok edebileceğine işaret eder. Çünkü bir şeyi yapabilecek olan kimse ancak tehdit edilir. Fakat Allah lütfü ile onu belli bir vakte kadar tehir eder. Bunda, Allah’ın dinde kulları için en faydalı olmayanı (aslah olmayanı) yaptığına işaret vardır. Ayrıca (بِظُلْمِهِمْ) zulümleri sebebiyle meâlindeki ifade hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu, kâfirlere has bir beyandır. Bazıları da, hem kâfirler hem müminlerden büyük-küçük günah işleyen herkese dairdir. Zelle işleyen hiçbir kimse yoktur ki bu sebeple cezalandırılmayı ve azap edilmeyi hak etmiş olmasın. Fakat Allah lütfü ile dilediği kimselerin hatalarını affeder.

      Yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Bazıları şunu söylemiştir: Allah “dâbbe” (دَابَّةٍ) ile insanlar için yarattığı yürüyen hayvanı kastetmiştir. Allah insanları helâk edince hayvanları da yok eder, çünkü o hayvanları insanlar için yaratmıştır. Bazıları da Yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı meâlindeki beyan hakkında şöyle demiştir: Yer üzerinde hiçbir hayvan bırakmazdı demektir. Çünkü dört ayaklı hayvanlar insanlar ne ile yaşıyorlarsa onlar da bununla yaşıyorlar. İnsanlar helâk olunca o hayvanlar da helâk olurlar. Çünkü onların yaşama sebebi olan insanlar ortadan kalkmıştır. Ayrıca Allah’ın dâbbe ile insanı kastetmiş olması da mümkündür. Yani Allah onları zulümlerinden ötürü cezasız bırakmadı, aksine onları helâk etti. Allah onlara dâbbe adını vermiştir, çünkü Allah, onlardan zulüm konumunda söz etmiştir. Her ne kadar başka yerde onları güzel isimlerle isimlendirmiş olsa da. Çünkü başka bir yerde şöyle buyurmuştur: “Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkını vermek Allah’a ait olmasın”. Şüphe yoktur ki insan da bu isimlendirmeye dâhildir. Buna göre diğer yerde geçen dâbbe isimlendirmesine dâhil olmaları mümkündür. Eğer sözü edilen dâbbeden insan kastedilmişse, peygamberler ve elçilerin helâki sadece nesillerinin tükenmesi ile olur. Çünkü peygamberlerin çoğu zâlim (müşrik) babaların çocukları idiler. Babaları helâk edilince bunların elçi ve nebi olacak çocukları doğmazdı, dolayısıyla peygamberlerin helâki o zâlimlerin zulmü sebebiyle değil belki neslin kesilmesi ile olur. Eğer dâbbeden hayvanların kendileri kastedilirse, hayvanlar sadece insan için ve onların menfaatleri için yaratılmıştır, hayvanlar helâk edilince, kimler için yaratılmışlarsa onlar da helâk edilirler. En doğrusunu Allah bilir.

      Ama süreleri dolduğunda onu bir an bile ne erteleyebilirler ne de öne alabilirler. Mûtezile’nin görüşünün geçersizliğine işaret etmektedir. Çünkü onlar şöyle diyorlar: Allah insanlar için eceller belirler, sonra bir kâfir gelip Allah’ın koyduğu ecel gelmeden onu öldürür. Oysa Allah, insanlar için konulan ecel geldikten sonra ne bir saat geri ne bir saat ileriye tehir edilmeyeceklerini haber vermiştir. Mûtezile şöyle diyor: Belki kâfir eceli öne alıp kişiyi öldürür, bu da boş söz söylemektir. Bu iki anlama gelir: Biri, insanlar için belirlenen ecel bir saat geri bırakılmaz, bir saat da ileri alınmaz. İkincisi: Ecelin tehir ve takdimine dair yapdan dualara icabet edilmez.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve lev (وَلَوْ)

        Kök: v + l-v (edat)

        "Ve" bağlacı ile "eğer, şayet, farz edelim ki" anlamlarına gelen şart edatının birleşimidir. Gerçekleşmemiş veya gerçekleşmesi imkansız bir durumu varsaymak için kullanılır.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) "lev" edatının "şart-ı imtinâ'" (imkânsızlık şartı) bildirdiğini belirtir. Suyuti'ye göre bu edat, "gerçekte olmayan bir durumun varsayımı üzerinden" mutlak bir teolojik hakikati ispatlamak için kullanılır. Allah'ın insanları günahları yüzünden hemen cezalandırmadığı bilinen bir gerçektir; ayet, "lev" (şayet öyle yapsaydı) diyerek ilahi sabrın ve merhametin (hilm) evrendeki o devasa boyutunu gramatikal bir faraziyeyle (varsayımla) ortaya koyar.

        Yüâhızu (يُؤَاخِذُ)

        Kök: e-h-z

        Sözlükte "tutmak, yakalamak, sorumlu tutmak, hesaba çekmek, cezalandırmak" anlamlarındaki kökten mufâale babında türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Hesaba çekseydi, anında cezalandırsaydı" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "e-h-z" kökünün temelinde "bir şeyi sıkıca avucunun içine almak, onu kuşatıp el koymak ve boyun eğdirmek" manasının bulunduğunu açıklar. Mufâale babındaki "muâheze" eylemi ise, kişinin yaptığı bir hataya karşılık onu anında derdest edip karşılığını ödetmek (kısas/ceza) demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "muâheze" kavramını sıradan bir fiziksel yakalama değil, hukuki ve teolojik bir "suçüstü ve infaz" eylemi olarak tanımlar. Râgıb'a göre eylemin muzari (geniş/sürekli zaman) formunda gelmesi (yüâhızu); Allah'ın her işlenen günaha (zulme) eşzamanlı olarak anında tepki verip cezayı kesmesi (anlık adalet reaksiyonu) varsayımını ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi bağlamında bu kavramın (muâheze) teolojik işlevini tahlil eder. Kılıç'a göre insan, kendi doğası gereği kendisine yapılan bir haksızlığın anında intikamının alınmasını (muâheze) ister ve Tanrı'dan da bu aceleciliği bekler. Oysa ilahi adalet insan psikolojisindeki bu sabırsız refleksle çalışmaz. Ayet, insanın o "hemen ceza verilsin" fantezisinin evrensel ölçekte ne kadar büyük bir yıkıma (kıyamete) yol açacağını göstererek insan aklını terbiye eder.

        Allâhu (ٱللَّهُ)

        Kök: e-l-h

        Kâinatın mutlak sahibi, yaratıcısı ve mutlak adalet makamının özel ismidir. Cümlede "yüâhızu" (hesaba çekseydi) fiilinin faili (öznesi) konumundadır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, isim ve sıfatlar bahsinde (esma-i hüsna), hesaba çekme eyleminin doğrudan "Allah" lafz-ı celâline bağlanmasının önemini vurgular. "Müntakim" (intikam alan) veya "Cebbâr" isimleri yerine, bütün sıfatları (rahmeti ve adaleti) kendinde toplayan Allah isminin kullanılması, bu varsayımsal cezanın kör bir öfke değil, bizzat uluhiyetin mutlak adaletinin (zulme karşı duruşunun) bir gereği olabileceği ihtimaline işaret eder.

        En-Nâse (ٱلنَّاسَ)

        Kök: n-v-s (veya ü-n-s)

        Sözlükte "insanlar, insanlık, topluluk, beşeriyet" anlamlarına gelen çoğul isimdir. Fiilin mef'ulü (nesnesi) olarak mansub (üstün) okunur. "İnsanları (cezalandırsaydı)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "n-v-s" kökünün temelinde "hareket etmek, yer değiştirmek, sallanmak" manasının bulunduğunu; diğer bir ihtimal olan "ü-n-s" kökünün ise "birbirine alışmak, ünsiyet kurmak ve unutmak (nisyan)" anlamına geldiğini belirtir. İnsanlık, hem sürekli dalgalanan/hata yapan yapısı hem de fıtratını unutmaya meyilli olması sebebiyle bu ismi almıştır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sözlüğünde "en-nâs" (insanlar) kavramının, bireysel ahlaktan ziyade sosyolojik ve kolektif "yığınları" ifade ettiğini belirtir. Izutsu'ya göre Kur'an, insanlığı genellediğinde genellikle onların nankörlüklerine, aceleciliklerine veya zalimliklerine atıf yapar. Burada da "insanlar" (en-nâs) kelimesi, yeryüzünü ifsat eden, toplu halde günah işleyen o kolektif, tarihsel suçlu kitlesini temsil eder.

        Bi zulmihim (بِظُلْمِهِمْ)

        Kök: b + z-l-m + h-m

        "Sebebiyle, yüzünden, karşılık olarak" anlamlarına gelen "bâ" (bi) harf-i cerri, "haksızlık, haddi aşma, karanlık" anlamlarındaki "zulm" masdarı ve "onların" anlamındaki "him" zamirinin birleşimidir. "Onların yaptıkları zulüm yüzünden, haksızlıkları sebebiyle" anlamına gelir. Ceza varsayımının ahlaki gerekçesidir.

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün "ışığın zıddı olan koyu karanlık" ve aynı zamanda "bir şeyi kendi hakkı olan (doğru) yerinden alıp, ona ait olmayan yanlış bir yere koymak" manasına geldiğini açıklar. Nuru (hakikati) karartmak, sınırları ihlal etmektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zulüm" kavramının şirk, adam öldürme, hakkı yeme veya Allah'ın sınırlarını çiğneme gibi her türlü "haddi aşma" (tecavüz) eylemini kapsayan mutlak bir çatı kavram olduğunu belirtir. Râgıb'a göre insanın kendi fıtratına, diğer canlılara veya Yaratıcısına karşı işlediği her ahlaki suç, evrenin nizamında kara bir delik (zulüm) açar.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde "zulüm" kavramını ontolojik bir sapma olarak tahlil eder. Cündioğlu'na göre evren, ilahi adalet (mizan/denge) üzerine kuruludur. İnsanın "zulmü", bu kozmik terazinin kefesini kendi bencil çıkarları için bozması, varoluşsal ahengi tahrip etmesidir. Allah'ın bu zulme anında karşılık vermesi (muâheze) demek, o bozulan teraziyi anında düzeltmek için büyük bir yıkımı tetiklemesi demektir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin Mekke dönemindeki sosyolojik zemini üzerinden okumasını yapar. Öztürk'e göre "zulmihim" (onların zulmü) ifadesi, Kureyş aristokrasisinin kölelere yaptığı işkencelere, yetimlerin malını yemesine ve tevhidi boğan o kurumsal faşizme doğrudan bir atıftır. Mekke'nin o ağır adaletsiz ortamında ezilen ilk müminlerin "Allah bu zalimleri neden hemen helak etmiyor?" şeklindeki psikolojik feryatlarına (ve şüphelerine) ilahi bir cevap ve perspektif sunulmaktadır.

        Mâ terake (مَّا تَرَكَ)

        Kök: m-a + t-r-k

        Olumsuzluk edatı (mâ-i nâfiye) ile "bırakmak, terk etmek, geride bırakmak" anlamlarındaki kökten türeyen mazi (geçmiş zaman) fiilin birleşimidir. "Bırakmazdı, sağ koymazdı, terk etmezdi" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sentaksında bu cümlenin (mâ terake), en baştaki "lev" (şayet) şart edatının "cevabı" (apodosis) olduğunu belirtir. Arap belagatında bu yapı, bir felaketin boyutunun mutlaklığını ve kaçınılmazlığını gramatikal olarak mühürler. Adaletin tavizsiz ve anlık olarak işlemesinin matematiksel sonucu, "geride hiçbir şeyin kalmamasıdır".

        İbn Fâris, "t-r-k" kökünün "bir şeyi kendi haline bırakmak, ilişik kesmek, alıkoymaktan vazgeçmek" manasına geldiğini belirtir. Eylemin olumsuzlanması (bırakmazdı), mutlak bir yok oluş (helak) fermanıdır.

        Aleyhâ (عَلَيْهَا)

        Kök: a-l-v + h-a

        "Üzerinde, üstünde" anlamlarındaki "alâ" harf-i cerri ile dişil (müennes) olan "hâ" (o/ona) zamirinin birleşimidir. "Onun üzerinde (bırakmazdı)" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, buradaki dişil "hâ" zamirinin, ayette açıkça zikredilmemiş olmasına rağmen bağlamdan anlaşılan "el-ard" (yeryüzü/dünya) kelimesine döndüğünü belirtir. Kur'an belagatında bu duruma "karine ile hazf" (bağlam sayesinde bilinen bir kelimenin saklanması/zamirle işaret edilmesi) denir. Yeryüzü, suçun işlendiği ve cezanın kesileceği o devasa sahnedir.

        Min dâbbetin (مِن دَآبَّةٍ)

        Kök: m-n + d-b-b

        "-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri ile "yeryüzünde yürüyen, hafifçe debelenen, hareket eden her türlü canlı" anlamlarına gelen ism-i fâilin birleşimidir. "Hiçbir hareketli canlı, debelenen tek bir varlık bile" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "d-b-b" kökünün temelinde "bir şeyin yeryüzünde yavaş yavaş, sürtünerek veya adım adım ilerlemesi, kımıldaması" manasının bulunduğunu açıklar. Cansız (hareketsiz) kayaların veya dağların aksine, nefes alan ve enerji tüketen tüm biyolojik varlıkları kapsar.

        Râgıb el-İsfahânî, "dâbbe" kavramının karıncalardan fillere, böceklerden insanlara kadar dünya üzerindeki bütün canlı formlarını içine alan en geniş biyolojik terim olduğunu belirtir. Ayette kelimenin belirsiz (nekra) formda ve "min" edatıyla (min dâbbetin) kullanılması, istiğrak (tam kapsayıcılık) ifade eder. Yani, "zerre kadar, gözle görülen veya görülmeyen hiçbir canlı türünü hayatta bırakmazdı" demektir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, insanın işlediği günahın (zulmün) ekolojik ve evrensel boyutunu bu kelime üzerinden tahlil eder. Aydar'a göre ayet, insan merkezli (antroposentrik) kibri yıkan muazzam bir teolojik tablo çizer: İnsanın zulmü, sadece diğer insanlara zarar vermekle kalmaz; tabiatın ve ekosistemin bütününe (tüm dâbbelere) bulaşan bir virüs, kozmik bir kirliliktir. Allah adaleti anında tecelli ettirseydi, insanın o zulümden kaynaklanan kirliliğini temizlemek için, yeryüzündeki tüm yaşamı (hayvanları, bitkileri, masum canlıları) sıfırlamak, tüm dünyayı yıkmak zorunda kalırdı. Bir zalimi hemen helak etmemek, aslında o zalimin etrafındaki (veya o gemideki) masum canlılara (dâbbelere) tanınan bir yaşama hakkıdır.

        Ve lâkin (وَلَٰكِن)

        Kök: v + l-k-n (edat)

        "Ve" bağlacı ile "fakat, ancak, lakin, ne var ki" anlamlarına gelen istidrâk (düzeltme/önceki hükmü değiştirme) edatının birleşimidir.

        Celaleddin el-Suyuti, "lâkin" edatının Arap belagatındaki işlevine dikkat çeker. Bu edat, dinleyicinin zihninde oluşan o "hemen ceza verilsin" veya "yeryüzü helak olacak" şeklindeki gerilimli varsayımı (lev) aniden kesip atarak; ilahi sistemin gerçek (sünnetullah) işleyişine, yani mutlak merhamete ve belirlenmiş plana doğru cümleyi ustaca kıvırır.

        Yüahhıruhüm (يُؤَخِّرُهُمْ)

        Kök: e-h-r + h-m

        Sözlükte "ertelemek, geriye bırakmak, geciktirmek, sonraya atmak, mühlet vermek" anlamlarındaki kökten tef'îl babında (te'hîr) türeyen muzari fiil ve "onları" anlamındaki "hüm" zamirinin birleşimidir. "Fakat O, onları erteler / onlara mühlet verir" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "e-h-r" kökünün "evvel"in zıddı olarak "bir şeyi ön sıradan alıp daha arka bir noktaya, sonraki bir zamana veya konuma doğru itmek" manasına geldiğini açıklar. Tef'îl babı (yüahhır), bu ertelemenin şuurlu, kontrollü ve kasıtlı bir ilahi plan (irade) dahilinde yapıldığını gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sisteminde bu eylemin (te'hîr), Allah'ın "Hilm" (yumuşaklık/sabır) sıfatının doğrudan bir tecellisi olduğuna dikkat çeker. Izutsu'ya göre, bedevi Arap ahlakında "hilm", zayıflık değil, gücü yettiği halde öfkesini kontrol edebilme ve intikamı erteleyebilme erdemidir. Allah'ın zalimleri anında cezalandırmayıp onlara mühlet (te'hîr) vermesi, O'nun acizliğinden veya habersizliğinden değil; mutlak otoritesine duyduğu sonsuz özgüvenden ve kuluna "dönüş/tevbe" fırsatı tanıyan ontolojik sabrından (Hilm'inden) kaynaklanır.

        İlâ ecelin (إِلَىٰٓ أَجَلٍ)

        Kök: i-l-y + e-c-l

        "-E/-a kadar, -e doğru" anlamlarına gelen "ilâ" yönelim edatı ile "süre, mühlet, vade, son durak, belirlenmiş zaman dilimi" anlamlarına gelen "ecel" kelimesinin birleşimidir. "Bir süreye/vadeye kadar" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "e-c-l" kökünün temelinde "bir şeyin varacağı ve nihayet bulacağı mutlak sınır (vakit), kesinleşmiş limit" manasının yattığını belirtir. Zamanın ucu açık bir sonsuzluk değil, sonu olan bir hat olduğunu ifade eder.

        Angelika Neuwirth, Mekke surelerindeki zaman (eskatoloji) algısını incelerken "ecel" kavramının müşriklerin döngüsel/sonsuz zaman (dehr) inancına vurduğu darbeye odaklanır. Neuwirth'e göre müşrikler tarihin kör ve sonsuz bir döngü olduğuna inanıyorlardı. Kur'an, "ilâ ecelin" (bir vadeye kadar) vurgusuyla tarihi "çizgisel" (lineer) ve amaçsal bir felsefeye oturtur. Her bireyin, her toplumun ve bizzat yeryüzünün, yaratıcısı tarafından tayin edilmiş kaçınılmaz bir son noktası (termini) vardır. Erteleme, bu son noktanın varlığını iptal etmez.

        Müsemmâ (مُّسَمًّى)

        Kök: s-m-v

        Sözlükte "isim verilmiş, adı konulmuş, belirlenmiş, tayin edilmiş, tescillenmiş" anlamlarındaki kökten tef'îl babında türeyen ism-i mef'uldür (edilgen ortaç). Ecelin sıfatı olarak "Adı konmuş/tayin edilmiş bir vadeye (kadar)" anlamını tamamlar.

        İbn Fâris, "s-m-v" kökünün "yükselmek, yücelmek, bir şeyi diğerlerinden ayırmak için ona görünür bir işaret/isim koymak" anlamına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "müsemmâ" (tayin edilmiş) kelimesinin ilahi ilimdeki (kaderdeki) şaşmaz kesinliği ifade ettiğini belirtir. Râgıb'a göre mühlet verilmesi (yüahhıruhüm), kararın askıya alındığı, belirsizliğe terk edildiği veya Allah'ın fikrini değiştirdiği anlamına gelmez. Vade, Allah katında "ismi/cismi belirlenmiş, tescillenmiş ve mühürlenmiş" (müsemmâ) mutlak bir zaman dilimidir.

        Fe izâ (فَإِذَا)

        Kök: f + i-z-e (edat)

        Takibiyye ve sonuç bildiren "fe" bağlacı ile "zaman, -dığı zaman, gelip çattığında" anlamlarına gelen şart ve zaman zarfının birleşimidir. "İşte o zaman geldiğinde, o an çatıp da..." anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında bu kurgunun, insanın o uzun ve rahat mühlet (erteleme) yıllarından sonra, aniden ve kesin olarak yüzleşeceği o kırılma anına (kıyamete veya ölüme) gramatikal bir eşik/köprü kurduğunu belirtir.

        Câe (جَآءَ)

        Kök: c-y-e

        Sözlükte "gelmek, ulaşmak, varmak, gelip çatmak, meydana gelmek" anlamlarındaki kökten türeyen mazi (geçmiş zaman) fiildir. "İzâ" edatıyla birlikte "Geldiğinde, gelip çattığında" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "c-y-e" kökünün "bir şeyin veya kişinin, kendi dinamikleriyle veya görünmez bir sevk ile bir mekana ulaşması, hazır bulunması" manasına geldiğini açıklar.

        Ecelühüm (أَجَلُهُمْ)

        Kök: e-c-l + h-m

        "Süre, mühlet, ölüm anı, son sınır" anlamlarındaki "ecel" kelimesi ile "onların" anlamındaki "hüm" zamirinin birleşimidir. "Onların o süresi / kendi vadeleri (geldiğinde)" demektir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilmindeki "ecel" tartışmalarını (Ecel-i müsemmâ / Ecel-i kazâ) bu ayet ekseninde tahlil eder. Ansiklopediye göre Ehl-i Sünnet ve Mu'tezile mezhepleri, insanın ömrünün uzayıp kısalmayacağı (maktulün kendi eceliyle mi öldüğü) konusunda derin felsefi münakaşalara girmişlerdir. Ancak ayetin "câe ecelühüm" (ecelleri geldiğinde) tespiti, ontolojik olarak o son noktanın (ister doğal ölüm, ister helak olsun) ilahi takdirde değişmez bir kilit taşı olduğunu ve bu an geldiğinde beşeri hiçbir müdahalenin işe yaramayacağını mutlak bir şekilde sabitler.

        Lâ yeste'hırûne (لَا يَسْتَأْخِرُونَ)

        Kök: l-a + e-h-r

        Olumsuzluk edatı (lâ) ile "erteleme talep etmek, geciktirmek istemek, geriye kalmak, mühlet dilenmek" anlamlarındaki "e-h-r" kökünden istif'al babında türeyen çoğul muzari fiilin birleşimidir. "Ne (birazcık) erteleyebilirler, ne geriye atabilirler" anlamına gelir.

        İbn Fâris, istif'al babının "talep etme, bir şeyi oldurmaya çalışma" (taleb-i fiil) manası taşıdığını yineler. İnsan, ölüm (veya azap) gelip çattığında çaresizce ekstra zaman (te'hîr) "talep eder" (yeste'hır), ancak bu talep mutlak olarak "reddedilir" (lâ).

        Dücane Cündioğlu, varlık ve zaman felsefesi ekseninde insanın zaman karşısındaki ontolojik acziyetini bu fiil üzerinden okur. Cündioğlu'na göre kibirli insan (zalim), dünyadayken mekânları, insanları ve kaynakları yönetebildiği için "zamanı" da mülkiyetinde sanır. Ancak "ecel" geldiğinde, insanın zamanı (saniyeleri) durdurma, onu esnetme veya geriye sarma gücünün (yeste'hırûne) sıfır olduğu gerçeğiyle yüzleşir. Zamanın tek ve mutlak sahibi, onu yaratan Allah'tır.

        Sâaten (سَاعَةً)

        Kök: s-v-a

        Sözlükte "zaman dilimi, an, vakit, saat, kıyamet anı" anlamlarına gelen, zaman zarfı olarak mansub (üstün) okunan isimdir. "Bir an bile, tek bir saat/dakika kadar bile" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sâat" kelimesinin Kur'an'daki (ve klasik Arapçadaki) kullanımının, modern dildeki 60 dakikalık kronometrik süre olmadığını belirtir. Râgıb'a göre "sâat", insan idrakinin kavrayabileceği en küçük, en kısa zaman birimidir (bir anlık süre). Ölüm veya azap geldiğinde, zalimlerin o çok güvendikleri güçleri onlara "göz açıp kapayıncaya kadar bile" (sâaten) ekstra bir yaşam mühleti kazandıramaz.

        Ve lâ yestakdimûn (وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ)

        Kök: v + l-a + k-d-m

        "Ve" bağlacı, olumsuzluk edatı (lâ) ile "öne almak, öne geçmek, hızlandırmak, vaktinden önce gelmesini talep etmek" anlamlarındaki "k-d-m" kökünden istif'al babında türeyen çoğul muzari fiilinin birleşimidir. Cümlenin ve ayetin kapanışı olarak "Ne de öne alabilirler / hızlandırabilirler" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "k-d-m" kökünün "te'hîr/teahhur"un (gecikmenin) tam zıddı olarak "ön, ileri taraf, bir şeyin önüne geçmek, öncülük etmek" manasına geldiğini açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) ayetin bu kapanış kurgusunun yarattığı o muazzam retorik dengeye (Tıbak/Zıtlık sanatına) dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, ecelin ertelenememesi (lâ yeste'hırûne) anlaşılan bir çaresizliktir; peki kim ölümü "öne almak" (yestakdimûn) ister? Kur'an, zalimlerin dünyadaki o alaycı, meydan okuyan tavırlarına ("Hadi azap nerede kaldı, getir de görelim!" şeklindeki aceleciliklerine) atıf yaparak bu zıt fiili ekler. Ayet, zaman çizgisinin iki ucunu da (ileriyi ve geriyi) insanın elinden alarak o mükemmel kurguyu tamamlar: Ecel o kadar katı, o kadar kusursuz bir ilahi yazılımdır ki; siz istiyorsunuz diye bir saniye bile gecikmez (ertelenmez) ve siz meydan okuyorsunuz diye de bir saniye bile erken gelmez (öne alınmaz). İnsan iradesi, ilahi saatin tik-takları karşısında mutlak olarak felç edilmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X