يَتَوَارٰى مِنَ الْقَوْمِ مِنْ سُٓوءِ مَا بُشِّرَ بِه۪ۜ اَيُمْسِكُهُ عَلٰى هُونٍ اَمْ يَدُسُّهُ فِي التُّرَابِۜ اَلَا سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 59. Ayet
Daralt
X
-
"Verilen müjdenin (kendisine göre) kötülüğünden dolayı halktan gizlenir. Böyle bir alçaltıcı duruma rağmen onu yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün! Görün işte, ne kötü yargıda bulunuyorlar!"
Verilen müjdenin (kendisine göre) kötülüğünden dolayı halktan gizlenir. Bu beyanda Allah kız çocuğuna karşı nasıl davranıldığını belirtiyor. Kendisine zarar verecek ve sohbetini kötüleştirecek şekilde alçalarak tutacak mı, yoksa canlı olarak toprağa mı gömecek? O şöyle diyor: Rabbim kızları tercih etti, dolayısıyla kız çocuğunu ona göndereyim, çünkü kız çocukları Allah’a daha çok yakışır. îşte o kız çocuğu yüce Allah’ın, hakkında “Diri diri gömülen kıza hangi günahından ötürü öldürüldüğü sorulduğunda...” buyurduğu kızlardır. Onlar bunu, geçim endişesi ile yapıyorlardı. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızın canına kıymayın! Biz onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır”.
Görün işte, ne kötü yargıda bulunuyorlar! Kendileri için hoş karşılamadıkları kız çocuklarını Allah’a nispet etmekle ne kötü yargıda bulunuyorlar. Yahut onların “Allah bize bunu emretti” demelerinde, yahut “Bu Allah’a, bu da ortaklarımıza (putlara)” meâlindeki sözleri ile benzer sözlerinde vardıkları yargı ne kötüdür! En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Yetevârâ (يَتَوَارَىٰ)
Kök: v-r-y
Sözlükte "örtünmek, bir şeyin arkasına geçip saklanmak, gözden kaybolmak, gizlenmek" anlamlarındaki kökten tefa'ul babında türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Halktan gizlenir, köşe bucak saklanır" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "v-r-y" kökünün temelinde "bir nesnenin arkasına geçerek dışarıdan görünmesini engellemek, bir şeyi gözlerden saklamak ve örtmek" manasının bulunduğunu belirtir. Tefa'ul babı, kişinin bu eylemi yoğun bir çaba ve iradeyle, bizzat kendi bedeni üzerinde uygulamasını (kendini saklamaya çalışmasını) ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "tevârî" kavramının sıradan bir yer değiştirme olmadığını; kişinin işlemiş olduğu bir suç, hissettiği derin bir utanç veya toplumun gözünden düşme korkusuyla kendini fiziksel ve psikolojik olarak "yok etme/görünmez kılma" çabası olduğunu açıklar. Müşrik baba, kız çocuğu haberiyle hissettiği o sahte utancı taşıyamadığı için insan içine çıkamaz hale gelir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi bağlamında bu fiilin (yetevârâ) yarattığı sosyo-psikolojik izolasyona dikkat çeker. Kılıç'a göre; kabile içinde "erkek babası" sıfatıyla güç gösterisi yapmak, meydanlarda görünmek isteyen narsisistik Cahiliye insanı, kızı olduğunda aniden o toplumsal sahneden çekilir. Kendini değersiz, eksik ve yenilmiş hissettiği için adeta bir suçlu psikolojisiyle "köşe bucak kaçmaya" (yetevârâ) başlar. Bu kelime, kibrin kendi içindeki ezikliğe dönüşmesinin en somut bedensel yansımasıdır.
Minel-kavmi (مِنَ ٱلْقَوْمِ)
Kök: m-n + k-v-m
"-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri ile "topluluk, halk, aynı soydan gelen insanlar, kabile" anlamlarındaki "kavm" kelimesinin birleşimidir. "Halktan, kendi toplumundan (kavminden)" anlamına gelir. Saklanma eyleminin kimden yapıldığını belirtir.
İbn Fâris, "k-v-m" kökünün "insanların bir amaç etrafında birlikte ayağa kalkması, dik durması ve birbirine dayanarak bir güç oluşturması" manasına geldiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sözlüğünde "kavm" kavramını bedevi (Cahiliye) toplumunun varoluşsal temeli üzerinden okur. Izutsu'ya göre çöldeki bir Arap için "kavm", onun kimliği, onuru, güvenlik ağı ve yegâne sığınağıdır (asabiyet). İnsanın kendi kavminden kaçması (yetevârâ minel-kavmi), aslında kendi dünyasının ve onurunun çökmesi demektir. Kız babası olmak, müşrik aklında onu kavminin (asabiyetinin) dışında itilen bir zavallıya dönüştürdüğü için bu kaçış, en büyük sosyolojik trajedidir.
Min sûi (مِن سُوٓءِ)
Kök: m-n + s-v-e
"-Den dolayı, yüzünden" anlamında sebep (ta'lîl) bildiren "min" edatı ile "kötülük, çirkinlik, ayıp, utanç, insana üzüntü veren şey" anlamlarına gelen "sû'" isminin birleşimidir. "Kötülüğü/utancı yüzünden" anlamına gelir.
İbn Fâris, "s-v-e" kökünün "güzelliğin, iyiliğin ve aydınlığın tam zıddı olan; varlığı bozan, insana acı, utanç ve çirkinlik hissi veren her türlü fena durum" olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "sû'" kavramının burada mutlak/ontolojik bir kötülük olmadığını; tamamen müşriklerin o hastalıklı, cinsiyetçi ve çarpık zihinlerinde (kendi algılarında) ürettikleri "sübjektif bir kötülük/utanç" algısı olduğunu belirtir. Kur'an, onların o kız çocuğunu bir lütuf değil de bir "sû'" (felaket ve utanç kaynağı) olarak görmelerini onların kendi algıları üzerinden tasvir ederek bu karanlık zihniyeti teşhir eder.
Mâ büşşira bihî (مَا بُشِّرَ بِهِۦٓ)
Kök: m-a + b-ş-r + b + h-v
"O şey ki" anlamındaki "mâ" ilgi zamiri, "müjdelendiği, haber verildiği" anlamlarındaki meçhul mazi fiil "büşşira" ve "onunla" anlamındaki "bihî" ekinin birleşimidir. "Kendisine müjdelenen/verilen o haberin (utancı yüzünden)" anlamına gelir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) burada birbiriyle taban tabana zıt iki kelimenin (sû' ve büşşira) yan yana kullanılmasının yarattığı o muazzam ironiyi ve alaycılığı (tehakküm sanatını) tahlil eder. Bintü'ş-Şâtı'ya göre "tebşîr" fiili doğası gereği insanı sevindiren, yüzünü güldüren müjdeler için kullanılır. Ancak Kur'an, müşriğin utanç duyduğu (sû') ve yüzünü simsiyah yapan o kız çocuğu haberine inatla "müjde" (büşşira) der. Bu kurgu, onların o sahte "onur" algılarıyla edebi bir dille alay ederken; doğan kız çocuğunun aslında Allah katında ne kadar değerli ve fıtri bir lütuf (müjde) olduğunu ilan eder. Sorun bebekte değil, müjdeyi felaket sanan o kokuşmuş zihniyettedir.
E yümsikühû (أَيُمْسِكُهُۥ)
Kök: e + m-s-k + h-v
Soru ve iç çatışma ifade eden "e" (hemze) edatı, "tutmak, sıkmak, elinde alıkoymak, muhafaza etmek" anlamlarındaki "m-s-k" kökünden if'al babında türeyen muzari fiil (yümsikü) ve "onu" anlamındaki "hû" zamirinin birleşimidir. "Onu tutsun mu? Onu elinde/yanında alıkoysun mu?" anlamına gelir.
İbn Fâris, "m-s-k" kökünün temelinde "bir şeyi sıkı sıkıya tutmak, düşmesini veya gitmesini engelleyerek elinde hapsetmek" manasının bulunduğunu belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında en baştaki "e" (istifham/soru) edatının, müşrik babanın zihnindeki o karanlık, boğucu ve canice tereddüdü, o içsel çatışmayı sahneye koyduğunu belirtir. Suyuti'ye göre fiilin muzari (şimdiki zaman) olması, o vicdan azabı ve kibir arasındaki kararsızlık anının tüm sıcaklığıyla zihinde yaşanmaya devam ettiğini gösterir.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ve ahlak ekseninde bu fiilin barındırdığı ontolojik yükü tahlil eder. Cündioğlu'na göre müşrik için kız çocuğunu hayatta tutmak (yümsikühû), sıradan bir ebeveynlik eylemi değil; her gün yüzüne çarpılacak bir "toplumsal lekeyi", bir zayıflığı kendi eliyle zorla ve kerhen "tutmak/taşımak" demektir. Kibirli insan için statüsünü sarsan bir şeyi elinde tutmak, varoluşsal bir işkenceye dönüşmüştür.
Alâ hûnin (عَلَىٰ هُونٍ)
Kök: a-l-v + h-v-n
"Üzerine, ile, -e/-a" anlamlarına gelen durum/hâl edatı "alâ" ve "zillet, aşağılanma, değersizlik, horluk, utanç" anlamlarına gelen "hûn" isminin birleşimidir. "Zillet/utanç üzere, aşağılanmayı göze alarak" anlamına gelir. E yümsikühû eyleminin ahlaki ve psikolojik maliyetini (durumunu) belirtir.
İbn Fâris, "h-v-n" kökünün "ağırlığın, değerin ve saygınlığın (vakarın) tam zıddı olarak; hafiflik, ucuzluk, değersizleşme ve zelil olma" manasına geldiğini açıklar. İnsanın toplum nazarında ciddiye alınmayan, itibarsız bir varlığa dönüşmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, "hûn" ve "hevân" kavramlarının, insanın kendi gözünde ve başkalarının gözünde onurunu, itibarını ve şerefini tamamen kaybetmesi olduğunu belirtir. Râgıb'a göre müşrik baba çocuğu hayatta bıraktığında, ömür boyu "kız babası" olma yaftasını bir zillet (hûn) boyunduruğu gibi boynunda taşıyacağını vehmetmektedir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke döneminin bedevi sosyolojisinde (Cahiliye) "namus, onur ve şeref" algısının nasıl çarpıtıldığını bu kelime üzerinden tahlil eder. Öztürk'e göre asabiyet toplumunda savaşamayan, ganimet alamayan ve ileride başka bir kabilenin esiri (cariyesi) olma ihtimali bulunan kız çocuğu, o kabile için doğrudan "hûn" (zillet/leke) demekti. Kur'an, onların bu sakat onur (şeref) felsefesini teşhir eder. Çocuğunu yaşatmayı "zillet" (hûn) sanan bu akıl, fıtratın tersyüz olmuş halidir.
Em (أَمْ)
Kök: e-m (edat)
Sözlükte "yoksa, veya" anlamlarına gelen, birbiriyle eşit derecede çetin veya çatışan iki seçeneği (istifham-ı tesviye) birbirine bağlayan atıf (bağlaç) edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, buradaki "em" (muttaşıl) edatının, müşrik babanın zihnindeki o iki karanlık seçeneği (zilletle yaşatmak ile cinayet işlemek) terazinin iki kefesine koyduğunu belirtir. Muhatabın vicdanında "Acaba hangisini seçecek?" gerilimini tırmandıran gramatikal bir eşiktir.
Yedüssühû (يَدُسُّهُۥ)
Kök: d-s-s + h-v
Sözlükte "gizlice sokmak, toprağa gömmek, bir şeyin içine zorla tıkıştırmak, ayakla çiğneyip altına almak" anlamlarındaki kökten türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiil ile kızı/haberi işaret eden "hû" zamirinin birleşimidir. "Onu diri diri gömsün mü? Gizlice toprağın içine mi soksun?" anlamına gelir.
İbn Fâris, "d-s-s" kökünün temelinde "bir şeyi görünmemesi için başka bir şeyin (özellikle toprağın) içine gizlice, baskıyla ve zorla yerleştirmek, örtmek" manasının yattığını belirtir. Eylemin kökünde "gizlilik ve yok etme" güdüsü vardır.
Râgıb el-İsfahânî, "dess" fiilinin, insanın kendisini utandıran veya kusurlu gördüğü bir şeyi hızla göz önünden kaldırma psikolojisine işaret ettiğini söyler. Babasının gözünde bir utanç vesilesi olan masum bebek, bir çöp veya saklanması gereken bir suç aleti gibi toprağa "tıkıştırılmaktadır" (yedüssühû).
Prof. Dr. Hidayet Aydar, İslam öncesi Arap toplumundaki (Cahiliye) "ve'd" (kız çocuklarını diri diri toprağa gömme) geleneğinin antropolojik dehşetini bu kelimeyle tahlil eder. Aydar'a göre müşrikler, fakirlik korkusuyla, utanç vesilesi (hûn) saydıkları için veya melekleri Allah'ın kızları sayıp "Bunlar Allah'a aittir, O'na gönderelim" şeklindeki sapkın dini ritüelleriyle bu cinayeti işliyorlardı. "Yedüssühû" fiili, Arap tarihindeki o en kanlı, en vicdansız ve en korkunç sosyolojik pratiğin (ve'd cinayetinin) tam merkezindeki o sessiz, acımasız eylemi resmeder.
Fît-türâbi (فِى ٱلتُّرَابِ)
Kök: f-y + t-r-b
"-De/-da, içine" anlamındaki "fî" harf-i cerri ile "toprak, toz, yeryüzünün tozu" anlamlarına gelen ismin birleşimidir. "Toprağın içine, tozun toprağın altına" anlamına gelir.
İbn Fâris, "t-r-b" kökünün yeryüzünün en küçük, en değersiz ve ayak altına alınan parçası (toz/toprak) olduğunu belirtir.
Angelika Neuwirth, Mekke metinlerindeki kozmolojik ve eskatolojik imgeleri incelerken bu ifadenin yarattığı teolojik zıtlığa (paradoksa) dikkat çeker. Neuwirth'e göre Kur'an'ın yaratılış teolojisinde toprak (türâb), suyla birleşip insana (hayata) dönüşen, içinden nebatın (bitkilerin) fışkırdığı "hayat veren, bereketli ana kucağıdır". Ancak müşrik aklı, o hayat veren rahmetli toprağı (türâbı), nefes alan masum bir bebeğin ağzına dolan, onu boğan karanlık bir mezara, bir cinayet silahına dönüştürmüştür. Hayat kaynağı, şirkin elinde ölüm çukuruna evrilir.
Elâ (أَلَا)
Kök: e-l-a (edat)
Sözlükte "dikkat edin, uyanın, haberiniz olsun, iyi bilin ki" anlamlarına gelen, cümleye mutlak bir dikkat ve teyakkuz katan tenbîh (uyarı) edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında "elâ" edatının, anlatılan trajik olayın (cinayet tereddüdünün) ardından muhatabın (okuyucunun) sarsılarak kendine gelmesini, bir şok uyanışı yaşamasını sağlamak için kullanılan en etkili "isti'nâf/tenbîh" harfi olduğunu belirtir. Ayet, hikaye anlatımını aniden keser ve yargı tokmağını vurmak üzere tüm dikkati bu edatla toplar.
Sâe (سَآءَ)
Kök: s-v-e
Sözlükte "kötü oldu, ne kadar çirkin oldu, fena oldu, fenalaştı" anlamlarındaki kökten türeyen mazi formunda bir "zemm" (yerme/kınama) fiilidir. "Ne çirkindir, ne kötüdür!" anlamına gelir.
İbn Fâris, "s-v-e" kökünün, ayetin başlarındaki "sû'" (kötülük) ismiyle aynı kökten geldiğini ve "iyi, güzel (hüsün) olanın tamamen zıddına dönüp çirkinleşmesi, bozulması" olduğunu yineler. İnsan fıtratındaki ahlaki çürümenin kelimeye dökülmüş formudur.
Mâ yahkümûn (مَا يَحْكُمُونَ)
Kök: m-a + h-k-m
"O şey ki, o karar ki" anlamındaki "mâ" edatı ile "hüküm vermek, karar almak, kanun koymak, yargılamak" anlamlarındaki "h-k-m" kökünden türeyen çoğul muzari fiilin birleşimidir. "Verdikleri o hüküm, kıldıkları o karar (ne kadar da çirkindir)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "h-k-m" kökünün temelinde "bir şeyi sıkıca tutmak, haksızlığı engellemek, iki şey arasındaki bağı sağlam bir kararla belirlemek ve adaleti tesis etmek" manasının bulunduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "hükm" eyleminin zihnin, aklın ve adaletin bir sonucu olması gerektiğini belirtir. Ancak müşriklerin buradaki "hükümleri" (yahkümûn), akıldan ve ilahi adaletten değil, tamamen cehaletten ve kibirden beslenen zorbaca bir karardır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik (ahlak) sisteminde müşriklerin bu "hükmünün" içerdiği o korkunç teolojik ve ahlaki çöküşü (mantıksal iflası) tahlil eder. Izutsu'ya göre ayet, iki farklı zulmü tek bir "hüküm" (yahkümûn) altında yargılar: Birincisi, evrenin mutlak sahibi olan Allah'a hiç yakışmayan "kız çocuğu" (melekler) isnat etmeleri şeklindeki teolojik iftira. İkincisi ise, kendi bencil şerefleri uğruna kendi öz yavrularını diri diri toprağa gömmeleri şeklindeki ahlaki/sosyolojik cinayet. Tanrı'ya melekleri kız olarak yamayıp, kendi kızlarını çöpe atmak; insan aklının ve vicdanının verebileceği en "çirkin/iğrenç" (sâe) hükümdür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, cahiliye dönemi örf ve âdetleri bağlamında bu kavramı incelerken; buradaki "yahkümûn" (hüküm veriyorlar) fiilinin sıradan bir anlık karar olmadığını belirtir. Bu, Cahiliye toplumunun bir "yasa", bir "toplumsal sözleşme" ve bir "gelenek" olarak (hüküm) kurumsallaştırdığı acımasız bir ideolojidir. Kur'an, "Elâ sâe mâ yahkümûn" diyerek, o kurumsallaşmış faşizan geleneği, fıtrata ve tevhide aykırı olduğu için mutlak bir kınamayla (zemm) ebediyen iptal edip tarihin çöplüğüne fırlatır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla