Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 57. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 57. Ayet

    وَيَجْعَلُونَ لِلّٰهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُۙ وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veyec’alûne li(A)llâhi-lbenâti subhânehu(ﻻ) velehum mâ yeştehûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Yine onlar -hâşâ- ‘Kızlar Allah’ındır’ diyorlar. Akıllarınca be­ğendikleri de kendilerinin oluyor!"

      Allah’a kız çocukları İsnat ediyorlar. Yani onlar, Allah’ın kız çocukları vardır diyorlar. Allah onların şiddetli seflhlilderinden haber veriyor. Öyle ki onlar bir taraftan kızlardan nefret edip utanç duyuyorlar, sonra da kalkıp onları Allaha nispet ediyorlar. Allah Teâlâ resûlünü, kâfirlerin yaptıkları eziyete sabrettiriyor, çünkü onlar kesin olarak Allahın Rab’leri ve yaratıcıları olduğunu bilmelerine rağmen, Hz. Peygamber hakkında istediklerini söylediler: Sihirbaz dediler, iftiracı dediler, benzer sözler söylediler. Hz. Peygamberi kim inkâr ederse Hz. Peygamber (s.a.) onların sözlerine sabretmeye ve onlara karşı hilim sahibi olmaya daha lâyıktır.

      “Sübhânehû” (سُبْحَانَهُ), müşriklerin söyledikleri sözlerden tenzih etme kelimesidir, hayrete düşürme ifadesidir, çünkü onlar kendileri hakkında çirkin gördükleri pozisyonları Allaha nispet ettiler.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve yec'alûne (وَيَجْعَلُونَ)

        Kök: c-a-l

        "Ve" bağlacı ile "kılmak, yapmak, tayin etmek, isnat etmek, bir pay ayırmak" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilinin birleşimidir. "Ve isnat ediyorlar, tayin ediyorlar, kılıyorlar" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "c-a-l" kökünün temelinde "bir şeyi yaratmaktan (halk) ziyade, var olan bir şeye hukuki, pratik veya zihinsel olarak yeni bir statü/durum atamak" manasının bulunduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında bu fiilin buradaki kullanımının fiziksel bir yaratma eylemi olmadığını, tamamen "kavli ve zihni bir isnat" (sözde ve düşüncede uydurarak tayin etme) eylemi olduğunu belirtir. Müşrikler kendi vehimleriyle, varoluşsal gerçeklikte hiçbir karşılığı olmayan bir akrabalık bağını (kız çocuklarını) Allah'a "atfetme/kılma" cüretini göstermektedirler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi müşriklerinin teolojik kurgularını bu fiil üzerinden tahlil eder. Öztürk'e göre "yec'alûne" (isnat ediyorlar) eylemi, Kureyş toplumunun melekleri Allah'ın kızları olarak kabul etme şeklindeki o kurumsal pagan inancını doğrudan resmeder. Onlar, göksel varlıklarla (meleklerle) Allah arasında beşeri bir soy/akrabalık bağı "kurgulayarak", kendi putperest şefaat sistemlerini meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.

        Lillâhi (لِلَّهِ)

        Kök: l + e-l-h

        "İçin, -e/-a, ait" anlamlarına gelen tahsis (mülkiyet/aidiyet) edatı "lâm" (li) ile Yaratıcının özel isminin (Allah) birleşimidir. "Allah'a, Allah için" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "lâm" edatının tahsis ve isnat bildirdiğini belirtir. Suyuti'ye göre, cümlede bu edatın kullanılmasıyla birlikte, müşriklerin zihnindeki o hastalıklı paylaştırma işlemi gramatikal olarak ifşa edilir. Onlar en değersiz gördükleri şeyi doğrudan Mutlak Kudret'e (Allah'a) tahsis etme küstahlığını göstermektedirler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid kelamında Allah'ın tenzihi (eksikliklerden uzak tutulması) bahsinde bu kelimeye dikkat çeker. Ansiklopediye göre, "Lillâhi" (Allah'a) diyerek O'na bir cinsiyet, soy veya üreme eylemi isnat etmek, uluhiyet (tanrılık) makamının ontolojik doğasına tamamen aykırıdır. Allah, doğurmaktan ve doğurulmaktan (Samediyet gereği) mutlak olarak münezzehtir; dolayısıyla O'na herhangi bir evlat "tahsis etmek", tevhidi temelden yıkan bir şirktir.

        El-Benâti (ٱلْبَنَاتِ)

        Kök: b-n-y

        Sözlükte "kız çocukları, kızlar" anlamlarına gelen "bint" kelimesinin çoğuludur. Yec'alûne fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak "Kızları (Allah'a isnat ediyorlar)" anlamını oluşturur.

        İbn Fâris, "b-n-y" kökünün temelinde "bir şeyi inşa etmek, üst üste koyarak yapı kurmak ve nesli devam ettiren temel" manasının yattığını belirtir. (Bina ve oğul manasındaki ibn kelimeleri de bu köktendir). Soyun inşasını sağlayan evlatları ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sözlüğünde bu kavramın cahiliye dönemindeki sosyolojik ve psikolojik algısını tahlil eder. Izutsu'ya göre bedevi Arap toplumu, savaşamayan ve ganimet getiremeyen kız çocuklarını (benât) bir utanç, bir zayıflık ve bir ekonomik yük olarak görüyor, onlardan nefret ediyordu. Müşriklerin teolojisindeki en büyük trajedi ve çelişki tam da buradadır: Kendileri için utanç saydıkları ve diri diri toprağa gömmek istedikleri bu zayıf cinsi (kızları), evrenin en yüce gücüne (Allah'a) yakıştırarak "melekler Allah'ın kızlarıdır" demeleri, onların hem mantıksal hem de ahlaki iflaslarının zirvesidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, putperestlerin bu cinsiyetçi teolojisini eleştirirken "el-benât" (kızlar) kelimesinin yarattığı ironiye değinir. Aydar'a göre Kureyşliler, soylarını devam ettirecek erkek çocuklarıyla övünüyor, ancak ruhani varlıkları dişil (Lât, Menât, Uzzâ gibi dişi putlar ve melekler) olarak tasavvur ediyorlardı. Kur'an, onların bu ikiyüzlü "kız çocukları" (benât) isnadını, onların kendi sosyolojik pratikleri (kız bebek infanticidi / cinayeti) üzerinden vurarak, paganizmin ne kadar temelsiz ve narsisistik bir kurgu olduğunu kanıtlar.

        Sübhânehû (سُبْحَٰنَهُۥ)

        Kök: s-b-h + h-v

        Sözlükte "uzak olmak, suyun yüzeyinde yüzmek/akıp gitmek, her türlü noksanlıktan mutlak surette arınmış olmak" anlamlarındaki kökten türeyen masdar (tenzih) ve O'na (Allah'a) dönen "hû" zamirinin birleşimidir. "O (Allah), onların bu isnatlarından ve her türlü eksiklikten mutlak surette yücedir, münezzehtir" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "s-b-h" kökünün asıl anlamının "suda serbestçe yüzmek, bir şeyden hızla uzaklaşmak ve mesafe koymak" olduğunu açıklar. Teolojik bağlamda tesbih veya sübhan kelimesi, Allah'ı yaratılmışlara ait her türlü eksik, fani ve maddi özellikten (burada evlat edinme iftirasından) fersah fersah "uzak tutmak", O'nun aşkınlığını (müteal oluşunu) ilan etmektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sübhan" nidasının dildeki işlevini "mutlak tenzih" (arındırma) olarak açıklar. Râgıb'a göre, müşriklerin Allah'a kız çocukları isnat etmeleri uluhiyete sürülmüş karanlık bir leke iftirasıdır; "Sübhânehû" kelimesi ise bu lekeyi anında silip atan, Allah'ın o beşeri ve fizyolojik vasıflardan (üreme, soy, cinsiyet) tamamen münezzeh ve kusursuz olduğunu haykıran teolojik bir kalkan görevi görür.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) bu kelimenin cümleye bir "cümle-i mutarıza" (ara cümle / parantez içi ünlem) olarak aniden girmesinin retorik şokunu tahlil eder. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, Kur'an "Onlar Allah'a kızları isnat ederler" dedikten sonra, cümlenin devamını beklemeden, o iftiranın ağırlığına dayanamayarak anında ve şiddetle araya girer: "Sübhânehû!" (Hâşâ! O bundan yücedir!). Bu ani itiraz, ilahi kelamın şirke karşı duyduğu o eşsiz edebi gazabın ve ontolojik titizliğin (kıskançlığın) dilsel bir patlamasıdır.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde bu kavramın Yaratıcı ile yaratılan arasındaki varoluşsal mesafeyi (kategorik farkı) belirlediğine dikkat çeker. Cündioğlu'na göre müşrik akıl, Tanrı'yı insanlaştırarak (antropomorfizm) O'na akrabalar, kızlar ve eşler uydurarak kendi seviyesine çekmeye (aşkınlığı bozmaya) çalışır. "Sübhânehû" kelimesi, bu dikey ontolojik hattı yeniden kurar; Tanrı'nın hiçbir şekilde maddeye, fıtrata veya biyolojiye benzemediğini, O'nun varlığının her türlü beşeri kurgudan/kavramdan "farklı, yüce ve öte" olduğunu felsefi bir kesinlikle tesciller.

        Ve lehüm (وَلَهُم)

        Kök: v + l + h-m

        "Ve" bağlacı, "için, -e/-a, ait" anlamlarına gelen tahsis/mülkiyet edatı "lâm" (le) ve "onlar" anlamındaki "hüm" zamirinin birleşimidir. "Kendileri için ise, onlara gelince" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında "ve lehüm" ibaresinin cümlenin asıl öğelerinden (nesneden) önceye alınmasının (takdim) "hasr ve ihtisas" (bencillik, tekel altına alma) bildirdiğini belirtir. Suyuti'ye göre ayet, "Lillâhi" (Allah'a) ile "Lehüm" (Kendilerine) ifadelerini yan yana koyarak (mukabele sanatı) müşriklerin o adaletsiz, bencil ve ikiyüzlü taksimatını gramatikal bir teraziye oturtur. Beğenmediklerini Allah'a, istediklerini ise "sadece kendilerine" tahsis etmişlerdir.

        (مَّا)

        Kök: m-a

        "O şeyi ki, her ne ki" anlamlarına gelen ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Müşriklerin kendileri için istedikleri/ayırttıkları nesnelerin tamamını (özellikle erkek çocukları) ifade eden kapsamlı bir edattır.

        Celaleddin el-Suyuti, bu edatın "umum" (genellik) bildirdiğini söyler. Onlar sadece erkek çocukları değil; güç, itibar, ganimet ve soy üstünlüğü gibi nefislerinin arzuladığı "her ne varsa" (mâ) hepsini utanmazca kendi paylarına yazmaktadırlar.

        Yeştehûn (يَشْتَهُونَ)

        Kök: ş-h-v

        Sözlükte "şiddetle arzulamak, iştah duymak, nefsin bir şeyi aşırı derecede istemesi ve ona meyletmesi" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "İştah duyarlar, canlarının çektiklerini/şiddetle arzuladıklarını (kendilerine ayırırlar)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "ş-h-v" kökünün temelinde "insan nefsinin, aklın ve mantığın ötesine geçerek bir şeye karşı duyduğu o dizginlenemez içgüdüsel istek ve tamahkârlık" manasının bulunduğunu açıklar. İhtiyaçtan ziyade tutkulu bir arzudur.

        Râgıb el-İsfahânî, "şehvet" kavramının sadece cinsel bir arzu olmadığını, insanın bedensel veya dünyevi çıkarlara (mal, mülk, erkek evlat, makam) duyduğu her türlü aşırı ihtirası kapsadığını belirtir. Râgıb'a göre müşrikler, Allah'a ait olan inanç sistemini (tevhidi) bile akılla değil, tamamen kendi "şehvetleriyle" (yeştehûn/nefsani arzularıyla) şekillendiriyorlardı. Onların teolojisi, kendi egolarının (iştahlarının) bir projeksiyonudur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi bağlamında bu kapanış fiilinin (yeştehûn) müşrik aklının ikiyüzlülüğünü nasıl ifşa ettiğini tahlil eder. Kılıç'a göre insan, kendi nefsine taptığında (narsisizm), evrenin merkezine kendi iştahını/arzusunu koyar. Müşrikler, toplumda saygınlık kazandıran ve güç ifade eden "erkek çocukları" kendi kibrini okşadığı için büyük bir "iştahla" (yeştehûn) kendilerine ayırırken; zayıflık sembolü olarak gördükleri kızları Allah'a yakıştırmışlardır. Kur'an bu fiille, onların o sözde dinlerinin (putperestliğin) aslında Allah'ı yüceltme çabası olmadığını; tam aksine, kendi "bencil iştahlarını ve arzularını" (yeştehûn) tatmin etmek için kurguladıkları kokuşmuş bir ego (nefis) tatmini olduğunu psikolojik bir şamarla gözler önüne serer. Şirk, hakikate değil, nefsin iştahına teslim olmaktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X