وَيَجْعَلُونَ لِمَا لَا يَعْلَمُونَ نَص۪يباً مِمَّا رَزَقْنَاهُمْۜ تَاللّٰهِ لَتُسْـَٔلُنَّ عَمَّا كُنْتُمْ تَفْتَرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 56. Ayet
Daralt
X
-
"Onlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, bilmedikleri şeylere de bir pay ayırırlar. Allah’a yemin olsun ki böyle kendi uydurduğunuz putlardan dolayı mutlaka sorguya çekileceksiniz."
“Ve yecalûne” (وَيَجْعَلُونَ) yani söylerler. Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden bilmedikleri şeyler. Allah’ın kendilerine verdiği deve, ekin ve benzeri nimetler. Bazıları demiştir ki tapmakta oldukları putlar için, rızık olarak kendilerine verdiğimiz hayvan, ekin ve Allah’ın verdiği diğer nimetlerden onlara ayırırlar, oysa o putlar kendileri için bir pay olduğunu bilmezler. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Allah’ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah’a pay ayırıp zanlarmca, “Bu Allah’a, bu da ortaklarımıza (putlara) dediler”. Allah’ın verdiği nimetleri kendilerine haram kıldılar ve onları ilâhlarına tahsis ettiler. Bilmedikleri şeylere de bir pay ayırırlar meâlindeki beyandan kastedilenin şeytan olması ihtimali vardır. Yani putlar için ayırdıkları nimetler gerçekte şeytana ayrılmıştır. Çünkü bunu onlara emreden ve onları buna davet eden şeytandır. Tıpkı şu İlâhî beyanda buyurulduğu gibi “Babacığım! Şeytana tapma”. Hiç kimse şeytana ibadet etme kastı ile bunu yapmaz, fakat onlar putlara tapınca sanki şeytana tapmış gibi oldular. Çünkü bunu onlara emreden şeytandır; onları putlara ibadete çağıran da odur. Buna göre, putlara yaptıkları ibadet, belirttiğimiz sebeplerle şeytana yapılmıştır. Fakat onlar şeytanın bu işlerde payı olduğunu bilmezler.
Bilmedikleri şeylere de bir pay ayırırlar. Bu beyanın şu yoruma da ihtimali vardır: Aslında, putların bunda payı yoktur, fakat bunları bilmeyerek onlara ayırırlar. Yani putların bunda payları yoktur. Bu yüce Allah’ın şu sözü gibidir; “Onlara şöyle de: “Göklerde ve yerde Allah’ın bilmediği bir şeyi O’na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz? Onların yakıştırdıkları ortaklardan O’nun yüce ve münezzeh olduğunda şüphem yoktur””. Yani Allah’a, tanrı olmadığını bildiği putları ve benzeri diğer şeyleri mi haber veriyorsunuz? Yani Allah bildirdiğinizin dışındakileri de biliyor. Az önce Allah’ın “yec'alûne” sözünün “söz söylemek” mânasında olduğunu belirttik. Yani söylerler. Yoksa, bunu yapma imkânına sahip olamazlar.
Allah’a yemin olsun ki böyle kendi uydurduğunuz putlardan dolayı mutlaka sorguya çekileceksiniz. Burada “tefterûn” (تَفْتَرُونَ) sözü, putlara ilâhlar adını vermekle iftira etmek demektir. Allah’a iftira etmeye şu ilâhi beyanda olduğu gibi ihtimali vardır: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman ‘Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti’ derler’”. Onlar (müşrikler) babalarının yaptıkları ile kendi yaptıklarının, Allah’ın emri ve rızası ile olduğunu, çünkü kendilerini bu inanç üzerinde bıraktığını iddia ettiler, işte bu onların Allah’a yaptıkları iftiradır.
Allah’a yemin olsun ki böyle kendi uydurduğunuz putlardan dolayı mutlaka sorguya çekileceksiniz. Buradaki sorgulamanın ceza mânasına gelmesi muhtemeldir. Yani Allah’a yemin olsun ki yaptığınız iftiradan dolayı cezalandırılacaksınız demektir. Sorgulamadan maksadın delil isteme sorgulaması mânasında olmasına da ihtimali vardır, yani -Allah hakkmdaki iddialardan dolayı- onlara bu inancınızın delili nedir? diye sorulacaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve yec'alûne (وَيَجْعَلُونَ)
Kök: c-a-l
"Ve" bağlacı ile "kılmak, yapmak, tayin etmek, atamak, dönüştürmek, bir pay ayırmak" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilinin birleşimidir. "Ve ayırıyorlar, kılıyorlar, tayin ediyorlar" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "c-a-l" kökünün temelinde "bir nesneyi bir halden başka bir hale sokmak, bir şeyi var etmek veya hukuki/pratik olarak bir şeye bir statü (pay) atamak" manasının bulunduğunu açıklar. Yaratmak (halk) kelimesinden farkı, "ce'l" eyleminin genellikle zaten var olan bir malzeme üzerinde tasarrufta bulunmak veya zihinsel/itibari bir pay ayırmak olmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında bu fiilin, insanın dış dünyadaki nesnelere kendi iradesiyle veya vehmiyle bir değer/işlev yüklemesini ifade ettiğini belirtir. Râgıb'a göre müşrikler, sıradan taştan veya tahtadan yapılmış putlara kendi zihinlerinde "ilahlık" statüsü veriyor ve ardından kendi mallarından onlara somut bir pay "tayin ediyorlardı" (yec'alûne). Bu, şirkin eyleme dönüşmüş halidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi müşriklerinin sosyo-ekonomik pratiklerini bu fiil üzerinden tahlil eder. Öztürk'e göre "yec'alûne" (ayırıyorlar/kılıyorlar) eylemi, Kureyş toplumunda hasat zamanı ürünlerin veya kesilen hayvanların bir kısmının Kâbe'deki putlara (Hubel, Lât, Uzzâ vb.) adanması şeklindeki o kurumsal pagan ritüelini (şirki) doğrudan ve fiili olarak resmeden tarihsel bir kavramdır.
Limâ (لِمَا)
Kök: l + m-a
"İçin, -e/-a" anlamlarına gelen tahsis (aidiyet) edatı "lâm" (li) ile "o şeye ki" anlamındaki ism-i mevsulün (mâ) birleşimidir. "O şeylere ki, o varlıklara (putlara)" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "mâ" edatının gramatikal olarak akılsız nesneler (cansızlar) için kullanılan bir ilgi zamiri olduğunu belirtir. Suyuti'ye göre Kur'an, müşriklerin taptığı o heykellere "men" (akıllı varlıklar için 'kimse') demek yerine kasıtlı olarak "mâ" (şey/nesne) diyerek; onlara ayrılan payın (lâm edatının yöneliminin) aslında hiçbir ontolojik değeri olmayan cansız, şuursuz bir taşa/oduna (şeye) yapıldığını gramatikal olarak aşağılayıcı bir tonda tesciller.
Lâ ya'lemûne (لَا يَعْلَمُونَ)
Kök: l-a + a-l-m
Olumsuzluk edatı (lâ) ve "bilmek, idrak etmek, gerçeği kavramak" anlamlarındaki "a-l-m" kökünden türeyen çoğul muzari fiilinin birleşimidir. "Hiçbir şey bilmeyen (o nesnelere)" veya "Kendilerinin bile gerçeği idrak edemediği (bir halde)" anlamlarına gelir.
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "nesnenin özüne nüfuz edip onu cehaletten ayıracak kesin bir idrake sahip olmak" olduğunu belirtir. Bilgi, varlığın şuurlu bir eylemidir.
Râgıb el-İsfahânî, bu ifadenin kime döndüğü konusunda iki farklı teolojik okuma sunar. Birinci yoruma göre "bilmeyenler" putların bizzat kendileridir; yani kendilerine ne verildiğini, ne adandığını algılamaktan bile aciz, hissiz ve şuursuz (cahil) nesnelerdir. İkinci yoruma göre ise "bilmeyenler" bizzat müşriklerin kendileridir; yani onlar kendi elleriyle putlara pay ayırırken aslında ne kadar büyük bir ahmaklık ve nankörlük yaptıklarını "bilmezler/idrak edemezler". Her iki okuma da şirkin temelindeki o koyu cehaleti (bilgisizliği) vurur.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "cehalet" kavramını bu ayet ekseninde inceler. Izutsu'ya göre "bilmemek" (lâ ya'lemûn), Arap toplumunda sadece entelektüel bir eksiklik değil, Allah'ın verdiği nimeti cansız putlara atfedecek kadar teolojik şuurdan mahrum kalmak, varoluşun nedenselliğini okuyamamak demektir. Kendi varlığını sürdüremeyen bir taşa (puta) yiyecek ikram etmek, insan aklının yaşayabileceği en büyük epistemolojik iflastır (Cahiliyedir).
Nasîben (نَصِيبًا)
Kök: n-s-b
Sözlükte "pay, hisse, ayrılmış kısım, kısmet" anlamlarındaki kökten türeyen isimdir. Yec'alûne fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak nasb (üstün) okunur. "Bir pay, bir hisse (ayırıyorlar)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "n-s-b" kökünün temelinde "bir şeyi dikmek, sağlamca yerleştirmek, ayağa kaldırmak ve belirginleştirmek" manasının yattığını açıklar. Bir maldan ayrılan hisseye "nasîb" denmesi, o payın o kişi (veya put) için özel olarak ayrılıp "dikkat çekici bir şekilde belirlenmesinden/sabitlenmesinden" dolayıdır. (Puta tapılan dikili taşlara da aynı kökten 'nusub' denir).
Prof. Dr. Hidayet Aydar, putperest ekonomisini tahlil ederken bu kelimenin antropolojik bağlamına işaret eder. Aydar'a göre müşrikler, tarlalarından elde ettikleri buğdayın veya sürülerindeki hayvanların en iyilerini "Bu Allah'ın, bu da putlarımızın nasibidir" (hissesi/payıdır) diyerek ayırıyorlardı. Hatta putların "nasibine" dokunulmasını büyük bir günah sayıyorlardı. Kur'an, bu kelimeyi kullanarak onların o uydurma ve sözde-kutsal ekonomik taksimatını (nasîbi) ifşa eder.
Mimmâ (مِمَّا)
Kök: m-n + m-a
"-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri ile "o şeyden ki" anlamındaki "mâ" edatının (idgam yapılarak/birleştirilerek) yazılmış halidir. "O şeylerin içinden ki..." anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, buradaki "min" edatının "teb'îziyye" (bütünü parçalara ayırma, bir kısmı) işlevi gördüğünü belirtir. Müşrikler ellerindeki servetin (nimetin) bir "kısmını" alıp putlara tahsis ediyorlardı.
Razaknâhüm (رَزَقْنَاهُمْ)
Kök: r-z-k + n-a + h-m
Sözlükte "rızık vermek, kesintisiz bağışlamak, maddi ve manevi nimetlerle beslemek" anlamlarındaki kökten türeyen mazi fiilin birinci çoğul (biz) çekimi ve "onlara" anlamındaki "hüm" zamirinin birleşimidir. "Onlara rızık olarak verdiğimiz (mallardan)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "r-z-k" kökünün "canlıların hayatını sürdürmesi için onlara düzenli, sürekli ve fayda verici bir şekilde ulaştırılan bedel/nimet" manasına geldiğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde bu cümlenin (mimmâ razaknâhüm) müşrik aklına yaşattığı ontolojik ve ironik çöküşe dikkat çeker. Cündioğlu'na göre; insan, tohumu toprağa atan, yağmuru yağdıran ve hasadı (rızkı) var edenin Allah olduğunu biliyor. Ancak hasat bitince, o rızkı veren Allah'ın malını (razaknâhüm) alıp, o rızıkta zerre kadar emeği ve kudreti olmayan kör ve sağır putların önüne bir "pay" (nasîb) olarak koyuyor. Bu, sahibinin malını çalıp cansız bir nesneye rüşvet vermek gibi muazzam bir ontolojik ahmaklık ve nankörlüktür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilminde rızık meselesini incelerken, Kur'an'ın "Biz rızıklandırdık" vurgusunun tevhidin esası olduğunu belirtir. Rezzâk (rızkı veren) sadece Allah'tır. Dolayısıyla rızka karşılık olarak verilecek şükür, ibadet veya sunulan "pay" da sadece Rızkı Veren'e yöneltilmelidir. Ortada olmayan (uydurulmuş) sahte aracılara pay çıkarmak, uluhiyeti gasp etmektir.
Tellâhi (تَاللَّهِ)
Kök: t + e-l-h
Yemin (kasem) bildiren "Tâ" harfi ile mutlak Yaratıcının özel isminin (Allah) birleşimidir. "Allah'a yemin olsun ki, Allah'a andolsun ki" anlamına gelir.
İbn Fâris, "e-l-h" kökünün ibadet edilen ve sığınılan makam olduğunu yineler. "Tâ" harfi ise dilde çok nadir ve spesifik bir yemin edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında "vav" (vallâhi) ve "bâ" (billâhi) yemin edatlarından farklı olarak "tâ" (tellâhi) edatının kullanımına dikkat çeker. Suyuti'ye göre "Tâ", sadece ve sadece "Allah" ismine bitişen, Arap belagatında şiddetli bir öfke, muazzam bir ciddiyet ve kesin bir tehdit içeren en üst düzey yemin formudur. Cümledeki sakin anlatımın aniden bu şiddetli yeminle (tellâhi) kesilmesi, ilahi gazabın taşma noktasını gösterir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) buradaki "İltifat" (hitabın yönünü değiştirme) ve yemin sanatının şok edici etkisini tahlil eder. Bintü'ş-Şâtı'ya göre ayet, "onlar ayırıyorlar" diye üçüncü şahıs (gıyabî) formunda sakin bir tespitle başlarken, rızkın nankörlüğe alet edildiği anlaşıldığında ilahi kelam aniden bir volkan gibi patlar: "Tellâhi!" (Allah'a andolsun ki!). Bu sert nida, muhatabın (müşrikin) yakasına yapışıp onu ilahi mahkemenin ortasına fırlatan edebi ve psikolojik bir sarsıntıdır.
Le tüs'elünne (لَتُسْأَلُنَّ)
Kök: l + s-e-l + n
Pekiştirme ve tekit bildiren "lâm" (le) edatı, "sormak, hesaba çekmek, sorgulamak" anlamlarındaki "s-e-l" kökünden türeyen meçhul muhatap çoğul muzari fiil (tüs'elü) ve en sondaki şeddeli pekiştirme nûnu'nun (nûn-u sâkile) birleşimidir. "Andolsun ki mutlaka ama mutlaka hesaba çekileceksiniz, sorgulanacaksınız" anlamına gelir.
İbn Fâris, "s-e-l" kökünün "birinden bir şey talep etmek veya yaptığı bir işin içyüzünü ortaya dökmek için onu sıkı bir sorgulamaya tabi tutmak" manasına geldiğini açıklar.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin başındaki yemin (tellâhi) ile fiilin başındaki "lâm" ve sonundaki şeddeli "nûn"un bir araya gelmesiyle, gramatikal olarak üçlü bir "tekid" (katmerli pekiştirme) oluşturulduğunu belirtir. Bu sorgulamanın ertelenmesi, iptal edilmesi veya es geçilmesi ihtimali sıfıra indirilmiştir.
Angelika Neuwirth, Mekke metinlerindeki eskatolojik (ahiret ve mahkeme) kurguyu incelerken "sual/sorgulama" (tüs'elünne) eyleminin merkeziliğine odaklanır. Neuwirth'e göre müşrikler dünyada hesap vermeyeceklerini, asilzadeler olarak ölüp yok olacaklarını sanıyorlardı. Kur'an, "mutlaka sorguya çekileceksiniz" uyarısıyla; yaptıkları o anlamsız ekonomik paylaşımların (putlara rızık ayırmanın) sıradan bir kültür değil, Kozmik Mahkemede tek tek hesabı sorulacak teolojik birer "suç dosyası" olduğunu ilan eder. İnsan eylemi, mutlak bir sorumluluğa (sorguya) kilitlenir.
Ammâ (عَمَّا)
Kök: a-n + m-a
"-Den/-dan, hakkında, dair" anlamlarındaki "an" harf-i cerri ile "o şeylere, şeylere ki" anlamlarındaki "mâ" ism-i mevsulünün birleşmiş halidir. Sorgulamanın (suâlin) konusunu/hedefini belirleyerek "O şeyler hakkında ki..." anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, "an" edatının burada tecavüz (bir konunun etrafında dolaşıp onu merkeze alma) işlevi gördüğünü belirtir. Sorgulama genel bir hayat muhasebesi değil, doğrudan doğruya cümlenin devamında gelecek olan o "spesifik yalana/şirke" odaklanmış sarsıcı bir sorgulamadır.
Küntüm (كُنتُمْ)
Kök: k-v-n
"İdiniz, oldunuz" anlamlarındaki "kâne" nakıs fiilinin geçmiş zaman çoğul muhatap (siz) çekimidir.
Râgıb el-İsfahânî, "küntüm" (idiniz) fiilinin, müşriklerin dünyadayken içlerinde bulundukları ve bir alışkanlık (statüko) haline getirdikleri o sürekli ve kalıcı "şirk halini" (geçmiş eylemlerini) ahiret sahnesinden geriye doğru bakarak tescillediğini ifade eder.
Tefterûn (تَفْتَرُونَ)
Kök: f-r-y
Sözlükte "uydurmak, yalan söylemek, iftira atmak, asılsız şeyler icat etmek" anlamlarındaki kökten ifti'al babında türeyen çoğul muhatap muzari (şimdiki/geniş zaman) fiildir. "Uydurup durduğunuz, iftira ettiğiniz (şeyler hakkında)" anlamına gelir. Ayetin ve azabın gerekçesini oluşturan son kelimedir.
İbn Fâris, "f-r-y" kökünün temelinde "deriyi (veya bir kumaşı) normal şeklinin dışında bozarak, yırtarak ondan yeni/farklı bir şey ortaya çıkarmak ve uydurmak" manasının bulunduğunu açıklar. Gerçeği (fıtratı) yırtıp atarak yerine asılsız bir "yalan" (iftira) dikmek eylemidir.
Râgıb el-İsfahânî, "iftira" kavramını sadece kişiler hakkında söylenen yalanlar olarak değil, doğrudan doğruya "Allah hakkında ve ontolojik gerçeklik hakkında uydurulan kozmik yalanlar" olarak tanımlar. Allah'ın emretmediği halde "Şu putun payıdır, bu da Allah'ın payıdır" diye kurallar icat etmek, O'nun adına sahte bir din (iftira) uydurmaktır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi bağlamında "iftira" (tefterûn) eyleminin din sosyolojisindeki yerine dikkat çeker. Kılıç'a göre müşrikler, putlara inandıkları için onlara pay ayırmıyorlardı; aslında kendi dünyevi düzenlerini, ekonomik sömürülerini ve statükolarını meşrulaştırmak için putları bir araç olarak "uyduruyorlardı" (iftira ediyorlardı). Kur'an, onların bu din kılıfına sokulmuş sahte ritüellerinin masum bir gelenek değil, bizzat Allah'ın adaletine ve aklın onuruna yapılmış bilinçli bir "iftira/yalan" olduğunu vurgular. Ahiretteki o dehşetli yeminli sorgulama (tellâhi le tüs'elünne), işte insanın kendi menfaati için uydurduğu (tefterûn) bu sahte kutsalların (yalanların) yüzüne vurulacağı andır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla