Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 54. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 54. Ayet

    ثُمَّ اِذَا كَشَفَ الضُّرَّ عَنْكُمْ اِذَا فَر۪يقٌ مِنْكُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Śumme iżâ keşefe-ddurra ‘ankum iżâ ferîkun minkum birabbihim yuşrikûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      53-54. "Elinizde nimet olarak ne varsa Allah’tandır. Sonra baştmza bir sikıntı geldiğinde O’na yalvarırsınız. Allah sizi sıkıntıdan kurtardığında içi­nizden bazıları, gariptir ki, hemen Rab’lerine ortak koşarlar."

      Elinizde nimet olarak ne varsa Allah’tandır. Sonra başınıza bir sıkıntı geldiğinde O’na yalvarırsınız. Yani tazarruda bulunursunuz. Allah Teâlâ onların sefihliğinden ve akıllarının azlığından haber veriyor, öyle ki onlar göklerde ve yerde bulunan her şeyin Allah’a ait olduğunu, hepsinin O’nun mülkü olduğunu, ellerindeki nimetlerin de Allah’tan olduğunu, başlarına gelen belâ ve şiddeti kaldıracak ve kendilerini bundan koruyacak olanın Allah olduğunu biliyorlar. Sonra onlar bu nimetleri inkâr ediyorlar, bolluk ve genişlik zamanında nimeti verene yapılması gereken şükrü başkasına yöneltiyorlar, şiddet ve belâ geldiği zaman da ona inanıyorlar. Allah şöyle buyuruyor: O nimetleri size veren benim, belâ ve şiddeti sizden kaldıracak olan benim, yoksa ibadet etmekte olduğunuz putlar değildir, genişlik ve bolluk vaktinde beni nasıl inkâr ettiniz de darlık ve sıkıntı vaktinde bana inandınız. Onlar bir vakitte dini Allah’a tahsis ediyorlar, başka bir vakitte ona şirk koşuyorlardı. İşte bu sebeple Allah “ve lehu’d-dînu vâsıben” (وَلَهُ الدِّينُ وَاصِبًا) beyanı ile “Daima dini bana tahsis edin, bir vakitte iman edip başka bir vakitte imanı terketmeyin” buyuruyor. Bunun gibi, onların âdetleri şu idi: BoUuk ve genişlik halinde Rab’lerini inkâr ederler, belâ ve şiddet halinde ise iman ederlerdi. Tıpkı şu ilâhî beyanda buyurulduğu gibi: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah’a yakarırlar”.

      Onlara karşı müslümanlara cihat ve savaşın farz olması bu mânadan dolayı olma ihtimali vardır. Çünkü korku ve şiddet vaktinde iman etmek, onların âdetindendi. Bu sebeple Allah müminlere, müşriklere kaşı savaşmayı farz kıldı ki, iman etmeye mecbur olsunlar ve imanda devam etsinler. Onlara karşı savaşmak farz olduğundan beri müslümanlar çoğaldı ve insanlar grup grup İslâm’a girdiler. Oysaki bundan önce İslâm’a teker teker giriyorlardı. Bunda Hz. Muhammed’in (a.s.) elçiliğinin ispatına işaret eden delil vardır. Çünkü Allah şöyle dedi: Elinizde nimet olarak ne varsa Allah’tandır. Allah sadece, onların bildiğini ve onların nezdinde bilinen “Bunların hepsinin Allah’tan” olduğunu haber verdi ki Hz. Peygamber (s.a.) bunu Allah’ın vahyetmesi sayesinde bilmiştir.

      Elinizde nimet olarak ne varsa Allah’tandır. Sonra başınıza bir sıkıntı geldiğinde O’na yalvarırsınız. Yani Allah’a yakarırsınız. Bu müminler için aynı zamanda bir öğüttür. Çünkü onlardan birçoğu ancak sıkıntı ve belâ kendilerine isabet edince Allah’a yakarırlar. Fakat belâ ve sıkıntı kaldırılınca o yakarmayı bırakırlar ve Rab’lerini unuturlar.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Sümme (ثُمَّ)

        Kök: s-m-m (edat)

        "Sonra, daha sonra, ardından" anlamlarına gelen, olaylar arasındaki ardışıklığı ve zaman farkını bildiren atıf (bağlaç) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) bu edatın "terâhî" (zaman ve aşama/derece farkı, gecikme) bildirdiğini belirtir. Önceki ayette tehlike anında feryat eden (tec'erûn) insanın, bu feryattan ne kadar süre sonra nankörlüğe döneceğini birbirine bağlayan varoluşsal bir zaman köprüsüdür. Suyuti'ye göre buradaki "terâhî" (gecikme), sadece zamansal değil, ahlaki bir düşüşün (bir halden taban tabana zıt başka bir hale geçişin) derecesini de gösterir.

        İzâ (إِذَا)

        Kök: i-z-e (edat)

        Sözlükte "zaman, -dığı zaman, olunca" anlamlarına gelen, şart ve zaman zarfıdır. Eylemin gerçekleştiği o kritik anı çerçeveler.

        Keşefe (كَشَفَ)

        Kök: k-ş-f

        Sözlükte "açmak, üzerindeki örtüyü kaldırmak, gidermek, sıyırmak, uzaklaştırmak" anlamlarındaki kökten türeyen mazi (geçmiş zaman) fiildir. "Giderdiğinde, kaldırdığında, uzaklaştırdığında" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "k-ş-f" kökünün temelinde "kapalı veya örtülü olan bir şeyi açığa çıkarmak, insanın üzerindeki bir engeli veya ağırlığı sıyırıp atmak" manasının bulunduğunu açıklar. Acının ve felaketin, insanı saran karanlık bir örtüye benzetilmesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "keşf" kavramının ilahi bağlamdaki işlevine dikkat çeker. Râgıb'a göre Allah'ın musibeti (hastalığı veya tehlikeyi) kulunun üzerinden "kaldırması" (keşefe), fiziksel bir yükün atılmasından ziyade; insanın üzerine çöken o boğucu psikolojik darlığın, feryat ve çırpınış halinin mutlak bir sükûnetle ve kolayca aralanmasıdır.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi bağlamında bu fiili "ontolojik rahatlama" olarak tahlil eder. Cündioğlu'na göre feryat eden insanın (önceki ayet) göğsüne çöken o devasa korku ve acı, insan gücüyle aşılamaz bir duvardır. İlahi kudretin bu duvarı "keşf" etmesi (aralayıp kaldırması), insanın tekrar nefes almasını, varoluşsal krizden çıkıp normalleşmesini sağlar. Ancak bu rahatlama, trajik bir şekilde insanın kibrinin yeniden uyanmasına da zemin hazırlayacaktır.

        Ed-durra (ٱلضُّرَّ)

        Kök: d-r-r

        Sözlükte "zarar, darlık, hastalık, şiddetli musibet, tehlike" anlamlarına gelen isimdir. Keşefe fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak "O sıkıntıyı, o musibeti" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "d-r-r" kökünün "insanın bedenine, malına veya ruhuna isabet eden, menfaatin/nimetin tam zıddı olan kötü durum" olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sözlüğünde bu kavramı, bedevinin çaresizliği üzerinden okur. Kriz anında (durr) insanın zihni tamamen o felakete kilitlenir; her türlü felsefi veya putperest düşünce silinir. Ayette bu "durr"un (sıkıntının) ortadan kaldırılması, insanın o saf ve çaresiz halinin (tevhidi feryadının) de sona erdiği, konforun getirdiği yanılsamaların (şirkin) tekrar devreye girdiği kritik eşiği ifade eder.

        Anküm (عَنكُمْ)

        Kök: a-n + k-m

        "-Den/-dan, üzerinden, uzaklaştırarak" anlamlarındaki "an" harf-i cerri ile "sizin, sizden" anlamındaki muhatap çoğul (küm) zamirinin birleşimidir. "Sizin üzerinizden, sizden (o sıkıntıyı giderdiğinde)" manasını taşır.

        İzâ (إِذَا)

        Kök: i-z-e (edat)

        Sözlükte "bir de ne göresin, aniden, ansızın, sürpriz bir şekilde, hemen" anlamlarına gelen harftir. Ayetteki ilk "izâ"dan farklı bir gramatikal görevi vardır.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) cümlenin ortasında veya cevap cümlesinin başında gelen bu ikinci edatın "İzâ-i fücâiyye" (ansızınlık, şok ve sürpriz bildiren edat) olduğunu belirtir. Suyuti'ye göre ayet; "Allah sıkıntıyı giderdiği zaman..." şartını koştuktan sonra, insanların minnettar olmasını bekleyen okuyucunun karşısına bu edatla çıkar. Bu edat, insanın duasının kabulünden hemen sonra saniyeler içinde nankörlüğe dönmesinin o şok edici, akıl almaz ve "sürpriz" ihanetini gramatikal bir şamar gibi suratlara çarpar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) "İzâ-i fücâiyye"nin psikolojik sarsıntısına dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, feryat figan edip kurtarılan bir insanın normal şartlarda şükretmesi beklenir. Ancak cümlenin "izâ" (bir de bakarsınız ki / aniden) ile kırılması, fıtratın ne kadar hızlı bozulabildiğini ve insanın konfora kavuşur kavuşmaz ne kadar hızlı refleksif bir kibre büründüğünü gösteren kusursuz bir edebi tasvirdir.

        Ferîkun (فَرِيقٌ)

        Kök: f-r-k

        Sözlükte "bir grup, bir bölük, bir fırka, ayrılmış bir topluluk" anlamlarına gelen, "fa'îl" vezninde türemiş isimdir. "İçinizden bir grup, bir fırka" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "f-r-k" kökünün temelinde "bir bütünü parçalamak, iki veya daha fazla kısma ayırmak, topluluğu dağıtmak" manasının yattığını belirtir. (Hakkı batıldan ayırana 'Furkan' denmesi bundandır). "Ferîk", ana gövdeden kopmuş, kendi yoluna gitmiş spesifik bir parçadır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ferîk" kelimesinin burada tesadüfi bir kalabalığı değil; kriz anında aynı gemide olup hep birlikte feryat eden o bütüncül (tevhidi) insanlıktan, tehlike geçtikten sonra "ayrışıp/kopup" kendi menfaatine veya eski inançlarına (şirke) geri dönen o nankör sosyolojik kitleyi temsil ettiğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, müşrik toplumun (Mekke'nin) sosyolojik dinamiklerini bu kavram üzerinden tahlil eder. Aydar'a göre kriz/musibet anında sınıflar ortadan kalkar; efendi de köle de, zengin de fakir de aynı korkuyla (tec'erûn) Allah'a yalvarır. Ancak tehlike geçip gemi karaya yanaştığında veya fırtına dindiğinde, toplum yeniden ayrışır. "Ferîkun" (bir grup), statükoyu ve kibri temsil eden o müstekbirlerin, kriz biter bitmez kendi asabiyetlerine, çıkarlarına ve putlarına dönerek toplumu tekrar şirk etrafında "fırkalara" böldüğünü işaret eder.

        Minküm (مِّنكُم)

        Kök: m-n + k-m

        "-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri ile "siz, sizin" anlamındaki (küm) zamirinin birleşimidir. "Sizin içinizden" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, bu edatın "teb'îziyye" (bütünü parçalara ayırma) işlevi gördüğünü belirtir. Nankörlüğe ve şirke dönen o grubun dışarıdan gelen uzaylılar veya yabancılar olmadığını, bizzat o krizde kurtarılan o aciz kitlenin "kendi içinden" çıkan, o nimetin taze şahitleri olan şımarık bir parça (parazit) olduğunu gramatikal olarak vurgular.

        Bi rabbihim (بِرَبِّهِمْ)

        Kök: b + r-b-b + h-m

        "İle, -e/-a" anlamındaki "bâ" (bi) harf-i cerri, "sahip, efendi, koruyan, terbiye eden" anlamlarındaki "Rabb" ismi ve "onların" anlamındaki "hüm" zamirinin birleşimidir. "Kendi Rablerine (ortak koşarlar)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün "bir varlığa sahip çıkmak, onu beslemek, korumak ve tehlikelerden arındırarak kemale erdirmek" manasına geldiğini açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin kurgusunda "Allah" ismi yerine "Rabb" isminin kullanılmasının barındırdığı muazzam teolojik ironiye dikkat çeker. Öztürk'e göre o grup, kriz anında kendilerine şefkat gösteren, onları ölümün kıyısından alıp "kurtaran/koruyan" makama nankörlük etmektedir. Ayet, "Allah'a ortak koşarlar" demek yerine "Kendi Rablerine (terbiye edicilerine/koruyucularına) ortak koşarlar" diyerek; ihanetin büyüklüğünü, nimetin ve kurtuluşun sahibine (Rabb'e) karşı yapılan o çirkin vefasızlığı muhatabın yüzüne çok daha can yakıcı bir ironiyle çarpar.

        Yüşrikûn (يُشْرِكُونَ)

        Kök: ş-r-k

        Sözlükte "ortak koşmak, pay sahibi yapmak, birinin otoritesine veya hakkına başkasını dâhil etmek" anlamlarındaki kökten if'al babında türeyen çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Ortak koşarlar, şirk koşarlar, (O'nunla birlikte başka ilahlara da yönelirler)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün temelinde "iki veya daha fazla şeyin bir mülkiyette, değerde veya eylemde birbirine karışması, otoritenin bölünmesi" manasının bulunduğunu açıklar. Varlığı ve kurtuluşu birleme (tevhid) inancının tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "şirk" kavramını, kulun Allah'ın uluhiyetine, nimet vericiliğine veya kurtarıcılığına kendi uydurduğu sahte güçleri (putları, kralları, doğa olaylarını) ortak etmesi olarak tanımlar. Allah onları krizden (durr) tek başına kurtarmışken, onların karaya/rahata çıkınca bu kurtuluşun payını putlarına veya kendi zekâlarına dağıtmaları (yüşrikûn) şirkin eylemsel boyutudur.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında şirkin pragmatist (çıkarcı) doğasını tahlil eder. Izutsu'ya göre müşrik (cahiliye insanı), kendi putlarının kriz anında hiçbir işe yaramadığını çok iyi bilir (bu yüzden krizde sadece Allah'a yalvarır). Ancak kriz geçip hayat normale döndüğünde, tek Tanrı'ya (Allah'a) ahlaki olarak hesap vermek ona ağır gelir. O, ahlaki talepleri olmayan, sadece panayırlarda şenlik yapılan ve kendi dünyevi statükosunu meşrulaştıran o eski putlarına dönmeyi tercih eder. Şirk, insanın konfor alanında ürettiği bencil ve çıkarcı bir teolojidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi bağlamında bu kapanış fiilinin (yüşrikûn) insan tabiatındaki o büyük trajediyi resmettiğini belirtir. Kılıç'a göre; insanın acı ve çaresizlik (durr) anında gösterdiği o saf, katıksız inanç (tevhid/feryat), aslında insanın bozulmamış "fıtratıdır". Ancak tehlike geçer geçmez kibrin, konforun ve alışkanlıkların geri dönmesiyle insan o fıtrattan hızla kopar. "Yüşrikûn" (ortak koşarlar) eylemi, insanın nimete kavuştuğunda hissettiği o sahte "kendine yeterlilik" (müstağnilik) hastalığının tezahürüdür. İnsan çaresizken muvahhid (tevhid ehli), konfora ve güce eriştiğinde ise narsisizminden dolayı müşrik (şirk koşan) olmaya son derece eğilimli trajik bir varlıktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X