وَمَا بِكُمْ مِنْ نِعْمَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ ثُمَّ اِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فَاِلَيْهِ تَجْـَٔرُونَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 53. Ayet
Daralt
X
-
53-54. "Elinizde nimet olarak ne varsa Allah’tandır. Sonra baştmza bir sikıntı geldiğinde O’na yalvarırsınız. Allah sizi sıkıntıdan kurtardığında içinizden bazıları, gariptir ki, hemen Rab’lerine ortak koşarlar."
Elinizde nimet olarak ne varsa Allah’tandır. Sonra başınıza bir sıkıntı geldiğinde O’na yalvarırsınız. Yani tazarruda bulunursunuz. Allah Teâlâ onların sefihliğinden ve akıllarının azlığından haber veriyor, öyle ki onlar göklerde ve yerde bulunan her şeyin Allah’a ait olduğunu, hepsinin O’nun mülkü olduğunu, ellerindeki nimetlerin de Allah’tan olduğunu, başlarına gelen belâ ve şiddeti kaldıracak ve kendilerini bundan koruyacak olanın Allah olduğunu biliyorlar. Sonra onlar bu nimetleri inkâr ediyorlar, bolluk ve genişlik zamanında nimeti verene yapılması gereken şükrü başkasına yöneltiyorlar, şiddet ve belâ geldiği zaman da ona inanıyorlar. Allah şöyle buyuruyor: O nimetleri size veren benim, belâ ve şiddeti sizden kaldıracak olan benim, yoksa ibadet etmekte olduğunuz putlar değildir, genişlik ve bolluk vaktinde beni nasıl inkâr ettiniz de darlık ve sıkıntı vaktinde bana inandınız. Onlar bir vakitte dini Allah’a tahsis ediyorlar, başka bir vakitte ona şirk koşuyorlardı. İşte bu sebeple Allah “ve lehu’d-dînu vâsıben” (وَلَهُ الدِّينُ وَاصِبًا) beyanı ile “Daima dini bana tahsis edin, bir vakitte iman edip başka bir vakitte imanı terketmeyin” buyuruyor. Bunun gibi, onların âdetleri şu idi: BoUuk ve genişlik halinde Rab’lerini inkâr ederler, belâ ve şiddet halinde ise iman ederlerdi. Tıpkı şu ilâhî beyanda buyurulduğu gibi: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah’a yakarırlar”.
Onlara karşı müslümanlara cihat ve savaşın farz olması bu mânadan dolayı olma ihtimali vardır. Çünkü korku ve şiddet vaktinde iman etmek, onların âdetindendi. Bu sebeple Allah müminlere, müşriklere kaşı savaşmayı farz kıldı ki, iman etmeye mecbur olsunlar ve imanda devam etsinler. Onlara karşı savaşmak farz olduğundan beri müslümanlar çoğaldı ve insanlar grup grup İslâm’a girdiler. Oysaki bundan önce İslâm’a teker teker giriyorlardı. Bunda Hz. Muhammed’in (a.s.) elçiliğinin ispatına işaret eden delil vardır. Çünkü Allah şöyle dedi: Elinizde nimet olarak ne varsa Allah’tandır. Allah sadece, onların bildiğini ve onların nezdinde bilinen “Bunların hepsinin Allah’tan” olduğunu haber verdi ki Hz. Peygamber (s.a.) bunu Allah’ın vahyetmesi sayesinde bilmiştir.
Elinizde nimet olarak ne varsa Allah’tandır. Sonra başınıza bir sıkıntı geldiğinde O’na yalvarırsınız. Yani Allah’a yakarırsınız. Bu müminler için aynı zamanda bir öğüttür. Çünkü onlardan birçoğu ancak sıkıntı ve belâ kendilerine isabet edince Allah’a yakarırlar. Fakat belâ ve sıkıntı kaldırılınca o yakarmayı bırakırlar ve Rab’lerini unuturlar.
Yorumu Yorumla
-
Ve mâ biküm (وَمَا بِكُم)
Kök: v + m-a + b + k-m
"Ve" bağlacı, "her ne ki, o şey ki" anlamlarındaki şart/ilgi (mevsul) edatı "mâ", "ile, -de/-da" anlamındaki harf-i cer "bâ" (bi) ve muhatap çoğul (siz) zamiri olan "küm" ekinin birleşimidir. "Ve sizde/sizinle her ne varsa, sahip olduğunuz ne bulunuyorsa" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "mâ" edatının "umum ve istiğrak" (hiçbir istisna bırakmaksızın mutlak kapsayıcılık) bildirdiğini açıklar. Suyuti'ye göre, insanın bedeninde, zihninde, çevresinde, evinde veya banka hesabında sahip olduğunu düşündüğü gözle görülen veya görülmeyen "istisnasız her şey" bu tek heceli edatın (mâ) gramatikal kuşatıcılığı altına dâhil edilerek, mülkiyetin sınırları evrenselleştirilir.
Min ni'metin (مِّن نِّعْمَةٍ)
Kök: m-n + n-a-m
"-Den/-dan" anlamındaki "min" edatı ile "iyilik, lütuf, bağış, hayatı kolaylaştıran her türlü güzellik" anlamlarına gelen "n-a-m" kökünden türeyen ismin birleşimidir. "Nimet cinsinden, nimet olarak" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "n-a-m" kökünün temelinde "sükûnet, rahatlık, pürüzsüzlük, hayatın yumuşak ve refah içinde akması" manasının bulunduğunu belirtir. Darlık, acı ve sıkıntının tam zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında nimet kavramının ontolojik boyutlarını tasnif eder. Râgıb'a göre nimet; bedene ait (sağlık, organlar), nefse ait (akıl, zekâ, huzur) ve dış dünyaya ait (mal, mülk, rızık, güvenlik) olmak üzere hayatın her alanını kuşatan ilahi lütuflardır. Ayette kelimenin nekra (belirsiz/genel) formunda (ni'metin) gelmesi, sadece maddi zenginliği değil, alınan tek bir nefesten en karmaşık zihinsel faaliyete kadar "her türlü" iyiliği kapsar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında bu kavramın müşrik aristokrasisi (Cahiliye) ile yaşadığı teolojik gerilime dikkat çeker. Izutsu'ya göre, Kureyşli tüccarlar sahip oldukları ticari gücü, zenginliği ve Mekke'deki güvenliklerini kendi siyasi dehalarına, kabilelerinin gücüne (asabiyet) ve putlarının bereketine bağlıyorlardı. Kur'an, ellerindeki tüm o konforun (nimetin) kaynağını sıfırlayarak onları yeni bir ontolojik okumaya davet eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke döneminin sosyo-ekonomik bağlamında bu ifadenin müşrik kibrine yönelik muazzam bir psikolojik darbe olduğunu belirtir. Kendi çabasıyla zenginleştiğini (nimet sahibi olduğunu) sanan o narsisistik ve müstağni (kendine yeterli) insan profiline; "Elindeki hiçbir şey sana ait değil, sen sadece geçici bir emanetçisin" gerçeği hatırlatılarak kibrin temeli çürütülür.
Fe minallâhi (فَمِنَ اللَّهِ)
Kök: f + m-n + e-l-h
Sonuç ve takibiyye bildiren "fe" bağlacı, "-den/-dan, kaynağı olan" anlamındaki "min" harf-i cerri ve kâinatın mutlak sahibi olan "Allah" isminin birleşimidir. "İşte o sadece ve ancak Allah'tandır" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin kurgusundaki (şart ve cevap) nahiv mantığını tahlil eder. Baştaki "mâ" şart edatının kesin cevabı bu "fe" bağlacıyla (fâ-i rabıta) bağlanır. Suyuti'ye göre bu gramatikal köprü, aradaki tüm beşeri sebepleri, tabiat kanunlarını, tesadüfleri veya sahte ilahları aradan çıkararak, nimeti doğrudan ve şüpheye yer bırakmayacak bir kesinlikle yegâne kaynağına (Mün'im-i Hakiki olan Allah'a) bağlar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid kelamında şükür ve nimet diyalektiğini incelerken; bu cümlenin İslam tevhidinin en temel yapı taşlarından biri olduğunu belirtir. Ansiklopediye göre insan, doktordan şifa veya patrondan maaş aldığında bunları zahiri (görünürdeki) sebepler olarak bilse de; ontolojik hakikatte şifayı da, rızkı da, başarıyı da veren (yaratan) doğrudan Allah'tır. "Nimet kimdense, şükür de sadece O'na yapılmalıdır" tezi bu ayetle dogmatik bir kesinliğe kavuşur.
Sümme (ثُمَّ)
Kök: s-m-m (edat)
"Sonra, daha sonra, ondan sonra" anlamlarına gelen atıf (bağlaç) edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, "sümme" edatının Kur'an belagatında "terâhî" (zaman ve derece farkı, gecikme, aşamalılık) bildirdiğini açıklar. İnsanın nimet içindeki o uzun, rehavet dolu, şımarık ve güvende hissettiği günlerinden; birdenbire patlak veren o felaket anına (psikolojik kırılmaya) geçişi ifade eden varoluşsal bir zaman köprüsüdür.
İzâ (إِذَا)
Kök: i-z-e (edat)
Sözlükte "zaman, -dığı zaman, olunca" anlamlarına gelen, gelecekte kesin olarak gerçekleşecek durumlar için kullanılan şart ve zaman zarfıdır.
Messekümü (مَسَّكُمُ)
Kök: m-s-s + k-m
Sözlükte "dokunmak, hafifçe temas etmek, ilişmek" anlamlarındaki kökten türeyen mazi (geçmiş zaman) fiil ile "sizi, size" anlamındaki "küm" muhatap zamirinin birleşimidir. "İzâ" edatıyla birlikte "Size dokunduğu zaman" anlamına gelir.
İbn Fâris, "m-s-s" kökünün temelinde "iki nesnenin birbirine hafifçe, yüzeysel olarak çarpması veya dokunması" manasının bulunduğunu belirtir. Bir şeyin insanı tamamen ezip yutması değil, sadece cildine (dış yüzeyine) değmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, "mess" eyleminin ilahi bağlamdaki psikolojik derinliğine dikkat çeker. Râgıb'a göre, insanın fıtratındaki o gizli acziyeti ve korkuyu uyandırmak için dağların devrilmesine veya göğün çökmesine gerek yoktur; küçücük bir mikrobun, bir acının veya ani bir kaybın insanın hayatına "hafifçe dokunması" (messeküm) bile o devasa narsisizmi çökertmek için yeterlidir.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde bu eylemin insanın sınırlarına dair muazzam bir trajedi barındırdığını ifade eder. Cündioğlu'na göre kibirli insan, kendini aşılmaz bir kalede güvende sanır. Ancak ayetteki "mess" (hafif dokunuş) kelimesi, o kalenin ne kadar kırılgan (camdan) olduğunu felsefi bir acımasızlıkla yüzüne çarpar. Tanrı'nın uyarısı veya felaketi sadece "dokunur" ve insan saniyeler içinde bütün ontolojik güvencesini kaybedip o ilk ilkel fıtratına, korkusuna geri döner.
Ed-durru (ٱلضُّرُّ)
Kök: d-r-r
Sözlükte "zarar, darlık, hastalık, musibet, nimetin zıddı olan her türlü acı" anlamlarına gelen isimdir. Messe fiilinin failidir (dokunan şeydir).
İbn Fâris, "d-r-r" kökünün "insanın bedenine, malına veya ruhuna isabet eden, faydanın (nef') tam zıddı olan eksiklik ve kötü durum" olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sözlüğünde bu kavramın bedevi (cahiliye) hayatındaki yansımalarına değinir. Izutsu'ya göre "durr", çöldeki bir bedevi için sürüsünün telef olması, amansız bir hastalığa yakalanmak veya çöl fırtınasında yönünü kaybedip ölümle burun buruna gelmek gibi en şiddetli varoluşsal (ontolojik) kriz anlarıdır. Nimet insanı şımartırken, "durr" (musibet) insanı maskelerinden sıyırarak gerçekliğin en sert duvarına çarptırır.
Fe ileyhi (فَإِلَيْهِ)
Kök: f + i-l-y + h-v
Takibiyye ve sonuç bildiren "fe" bağlacı, "tarafına, -e/-a doğru" anlamlarındaki "ilâ" yönelim edatı ve "O, O'na" anlamındaki "hû/hî" zamirinin birleşimidir. "O halde hemen, sadece O'na" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki kurgunun, insanın psikolojik kriz anındaki teolojik yönelimini gramatikal olarak mühürlediğini belirtir. Normal cümle dizilimi "Tecerûne ileyhi" (O'na yalvarırsınız) olması gerekirken; "İleyhi" (Sadece O'na) ibaresinin fiilden önce getirilmesi (takdim), Arap belagatında "hasr ve kasr" (sınırlandırma ve tekel altına alma) ifade eder. Musibet (durr) anında insan; putları, makamları, parayı veya asabiyetini (kavmini) tamamen unutur ve fıtri bir refleksle ibresini "sadece ve doğrudan" Allah'a sabitler.
Tec'erûn (تَجْـَٔرُونَ)
Kök: c-e-r
Sözlükte "yüksek sesle bağırmak, feryat etmek, can havliyle inlemek, yakarmak" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul muhatap muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Feryat basarsınız, bağırarak O'na yalvarırsınız" anlamına gelir.
İbn Fâris, "c-e-r" kökünün Arap dilindeki asıl kullanımının son derece çarpıcı olduğunu belirtir. Bu kelime başlangıçta insanlardan ziyade; tehlike anında, boğazlanırken veya şiddetli bir acı çekerken yabani hayvanların (özellikle sığır ve öküzlerin) can havliyle, avazı çıktığı kadar "böğürmesi, yüksek sesle inlemesi" eylemi için kullanılırdı. Acının kontrolsüzce sese dönüşmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, "cüâr" eyleminin insanın musibet anındaki çöküşünü tasvir ettiğini belirtir. Râgıb'a göre, nimet içindeyken kibirlenip Allah'ı unutan (şirk koşan) insan; kontrol edemediği bir tehlikeyle, ölüm korkusuyla veya ağır bir hastalıkla yüzleştiğinde aklını, statüsünü ve kibrini kaybeder. Tıpkı köşeye sıkışmış bir varlık gibi sesini yükselterek, gözyaşları içinde, çaresizce Allah'a "yakarmaya / feryat etmeye" (tec'erûn) başlar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi ve fonetik estetiğinde (nazmında) bu kelimenin seçilişindeki görsel/işitsel mucizeye dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an, "O'na dua edersiniz" (ted'ûne) veya "O'ndan yardım istersiniz" (testeğîsûn) gibi daha medeni kelimeler kullanabilirdi. Ancak "tec'erûn" kelimesinin seçilmesi, c-e-r harflerinin oluşturduğu o boğuk, şiddetli ve hayvani (ilkel) ses uyumuyla; insanın felaket anındaki o makyajsız, aciz, panik halindeki çırpınışını okuyucunun/dinleyicinin kulaklarına adeta sinematografik bir feryat olarak taşır. Kibir, yerini ilkel bir çığlığa bırakmıştır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin psikolojik analizinde şirkin kriz anındaki mutlak iflasına vurgu yapar. Kılıç'a göre insan, konfor alanındayken (nimet) entelektüel bahaneler üretir, felsefe yapar, putlara tapar veya Tanrı'yı inkâr edebilir. Ancak uçağın türbülansa girmesi, fırtınanın kopması veya ölümcül bir virüsün bulaşması (durr) anında o felsefi zırh anında çatlar; ateist veya müşrik fark etmeksizin insanın içindeki o bastırılmış ilkel "fıtrat" (Tevhid inancı) devasa bir çığlıkla (tec'erûn) dışarı fırlar. Bu feryat, insanın sahte ilahlarının hiçbir işe yaramadığını idrak ettiği, kendi acziyetiyle yüzleştiği ve varoluşunun kodlarında gizli olan yegâne Kurtarıcıya (Allah'a) sığındığı o trajik ve samimi itiraf anıdır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla