Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 50. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 50. Ayet

    يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yeḣâfûne rabbehum min fevkihim veyef’alûne mâ yu/merûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Onlar, yüceler yücesi bildikleri Rab’lerinden korkar, kendilerine buyurulant yerine getirirler."

      Onlar, yüceler yücesi bildikleri Rab’lerinden korkarlar. Bazıları şunu söylemiştir; Meleklerle peygamberlerin korkusu, Allah’ın heybetinden ve celâlinden korkması olup, O’nun azabından bir bölümünün başlarına inmesi korkusu değildir. Diğer insanların korkusu, kendilerine zarar verecek bir azabın başlarına inmesinden korkmaktır. Bunun gibi insanların ümit edip arzu duymaları da böyledir. Ümit ve arzu kendilerine ulaşacak olan faydayı ummaktır. Meleklerin ve peygamberlerin ümit ve arzusu, Allah’ın rızasını ummaktır; kendilerine ulaşacak bir menfaati ummak değildir.

      Bazıları korkarlar anlamındaki “yehâfûne” kelimesine azap ve intikam korkusu anlamı vermiştir. Çünkü insanlar sınanıyorlar, sınanan herkes Allah’ın azap ve cezasından korkar. Görmez misin ki Allah onları nasıl şiddetli tehditlerle tehdit etmiş, şöyle buyurmuştur: “Onlardan her kim, ben Allah dışında bir ilâhım derse...buyurmuş; İbrahim (a.s.) da şöyle demiştir: “Beni ve oğullarımı, putlara tapmaktan uzak tut” demiştir. İbrahim (a.s.) putlara ibadet etmekten korktu. Bundan kim korkarsa, Allah’ın tehdidinden ve azabından da korkar. En doğrusunu Allah bilir.

      Yüceler yücesi Rab’lerinden korkarlar. Üst, alt ve benzeri yönler mekânlar ve meclisler için kullanılır, bunlarda üstünlük, şeref ve mertebe mânası yoktur. Çünkü meclis ve mekân olarak “şu şunun üstündedir” dediğimiz nesne veya kişinin, altta ve daha aşağıda olması mümkündür. Ötekinin üstünde olmakla üstünlük ve şerefi artmaz. Bunun gibi, altta olmakla zillet ve alçaklık olmaz. Bu durum, “fevk” (فَوْقَ) kelimesinden mekânın üstü yahut altı anlaşılmadığını gösterir. Çünkü dağlara ve yüksek yerlere çıkanlar, yücelik ve azametle vasıflandırılmazlar. Falanca Irak’m yöneticisidir yahut Horasan’ın yöneticisidir denildiği zaman bu ifadede o kişiyi yüceltme vardır. Çünkü bunu söyleyen onu kudret ve güç ile, sulta ile, o bölgelerde emir ve iradesinin geçerliliği ile beraber anmıştır. Bu beyanın, Allah, kulların gizledikleri ve açıkladıkları her şeyi bilir ve yaptıkları bütün işleri bilir mânasına da ihtimali vardır. Buna göre üst anlamına gelen “fevk” (فوق) kelimesinin tevil edilmesi mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      Kendilerine buyurulanı yerine getirirler. Aziz ve Celîl olan AUah, kendisine itaat etmeleri ve boyun eğmelerinin üstünlüğü ile onları nitelemiştir, tıpkı şu İlâhi beyanlarda buyurulduğu gibi: “Göklerde ve yerde olanlar hep O’na aittir. O’nun huzurunda bulunanlar, O’na ibadet etme hususunda ne büyüklenirler ne de yorulurlar. Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah’ı tenzih ederler” “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah’ın kendilerine emrettiklerine karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır”.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yehâfûne (يَخَافُونَ)

        Kök: h-v-f

        Sözlükte "korkmak, endişe etmek, ürpermek, tehlike hissetmek, sakınmak" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. Bir önceki ayette bahsi geçen meleklerin ve kâinattaki tüm varlıkların psikolojik ve ontolojik durumunu ifade ederek "Korkarlar, çekinirler" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "h-v-f" kökünün temelinde "emniyet ve güvenliğin (emn) tam zıddı olarak, nefsin sükûnetini kaybetmesi, yaklaşan bir tehlike veya üstün bir güç karşısında kalbin titremesi/ürpermesi" manasının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "havf" kavramının, gelecekte olması muhtemel bir zararın veya azabın beklentisiyle duyulan endişe olduğunu söyler. Râgıb'a göre, meleklerin o muazzam güçlerine ve günahsız fıtratlarına rağmen Allah'tan "korkmaları" (yehâfûne), sıradan bir dehşet duygusu değil; mutlak otoritenin ihtişamı (celali) karşısında duyulan derin bir saygı, acziyet bilinci ve O'nun adaletinden emin olamama (havf ve reca dengesi) durumudur. Onlar güçlerine aldanıp emniyete (kibre) kapılmazlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sözlüğünde "havf" (korku) kavramının cahiliye dönemi ahlakıyla olan teolojik zıtlığını tahlil eder. Izutsu'ya göre bedevi kültüründe korku, tamamen fiziksel tehlikelere (açlık, düşman, ölüm) karşı duyulan dünyevi bir zayıflıktı. Kur'an ise "korkuyu", varlığın Yaratıcısı karşısındaki ontolojik sınırlarını bilmesi olarak yepyeni ve pozitif bir "ahlaki/dini erdem" statüsüne yükseltir. Meleklerin "havf" etmesi, evrendeki en saf ve en yüksek itaatin psikolojik temelidir.

        Rabbehüm (رَبَّهُمْ)

        Kök: r-b-b + h-m

        Sözlükte "sahip, efendi, terbiye eden, koruyup gözeten, mutlak otorite" anlamlarındaki "Rabb" ismi ile "onların" anlamındaki "hüm" zamirinin birleşimidir. Fiilin mef'ulü (nesnesi) olarak "Onların Rabbinden / kendi Rabblerinden" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün "bir varlığa sahip çıkmak, onu adım adım ıslah etmek, beslemek ve üzerinde mutlak tasarruf hakkı bulundurmak" manasına geldiğini açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilmi bağlamında esma-i hüsna (Allah'ın isimleri) incelenirken, korku (havf) fiilinin "Kahhâr" veya "Cebbâr" gibi isimlere değil de doğrudan "Rabb" ismine yöneltilmesinin teolojik önemini belirtir. Meleklerin korkusu, acımasız bir tiranın zulmünden duyulan bir korku değil; kendilerini yoktan var eden, terbiye eden ve varlıkta tutan o yüce "Sahibe/Efendiye" (Rabb'e) karşı hata yapma, O'nun rızasını kaybetme endişesidir. Bu, sevgi ve itaatle yoğrulmuş bir korkudur.

        Min fevkıhim (مِنْ فَوْقِهِمْ)

        Kök: m-n + f-v-k + h-m

        "-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri, "üst, yukarı, fevk" anlamlarındaki mekân/makam zarfı ve "onların" (hüm) zamirinin birleşimidir. "Onların da üstünde olan, kendi üzerlerindeki (Rabb'den)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "f-v-k" kökünün "alt (taht) kavramının zıddı olarak, bir şeyin hacim, mekân veya değer (statü) bakımından diğerinden daha yukarıda ve üstün olması" anlamına geldiğini belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında "min fevkıhim" (onların üstünden) ibaresinin fiziksel bir mekân/yön (cihet) bildirmediğini, tam aksine "kahriyet, uluhiyet ve mutlak otorite" (istîlâ ve galebe) ifade ettiğini belirtir. Allah mekândan münezzehtir; ancak melekler göklerde (yukarıda) olmalarına rağmen, ilahi kudretin ve adaletin her an kendi tepelerinde/üzerlerinde mutlak bir egemenlik kurduğunu gramatikal olarak hissederler.

        Râgıb el-İsfahânî, "fevk" kavramının manevi ve ontolojik hiyerarşiyi çizdiğini söyler. Melekler, yeryüzündeki insanlara ve tüm fiziksel evrene göre "fevk"te (üstte) yer alırlar. Ancak ayet, "Onlar da kendi üstlerindeki (min fevkıhim) Rabblerinden korkarlar" diyerek, meleklerin o devasa makamlarının da nihai bir sınırı olduğunu, mutlak "Üstünlüğün" sadece Yaratıcıya ait olduğunu teolojik olarak belgeler.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ve hiyerarşi bağlamında bu kavramın müşrik teolojisine indirdiği darbeye dikkat çeker. Cündioğlu'na göre Mekke aristokrasisi, melekleri "Allah'ın kızları" veya O'na denk/ortak şefaatçiler olarak görüyordu. Kur'an, "min fevkıhim" (meleklerin de üstünde olan) vurgusuyla, panteondaki (çok tanrılı sistemdeki) o sahte eşitliği paramparça eder. Melekler Allah'ın ortakları veya yanındaki meclis üyeleri değil; Allah'ın mutlak ve ezici otoritesi (fevkıyyet) altında tir tir titreyen aciz varlıklardır.

        Ve yef'alûne (وَيَفْعَلُونَ)

        Kök: v + f-a-l

        "Ve" bağlacı ile "yapmak, eylemde bulunmak, icra etmek" anlamlarındaki "f-a-l" kökünden türeyen çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilin birleşimidir. "Ve yaparlar, icra ederler, yerine getirirler" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "f-a-l" kökünün "etki bırakan, dışarıdan gözlemlenebilen ve belli bir amaca yönelik somut iş" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fiil" ile "kavl" (söz) arasındaki farka değinerek, meleklerin itaatlerinin sadece soyut bir düşünce veya zikirden ibaret olmadığını; kâinatın yönetimi, rızıkların dağıtımı, doğa olaylarının idaresi veya azabın indirilmesi gibi evrendeki tüm o devasa kozmik işleyişi bizzat "fiiliyata döktüklerini" (icra ettiklerini) ifade eder. Muzari kipi (yef'alûne), bu eylemlerin kesintisiz ve kusursuz bir süreklilik içinde her an devam ettiğini gösterir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, psikolojik bağlamda havf (korku) ile fiil (eylem) arasındaki sağlıklı dengeye işaret eder. Kılıç'a göre, hastalıklı bir korku insanı veya varlığı felç eder, eylemsizliğe (pasifizme) sürükler. Oysa meleklerin Allah'tan duydukları o derin ontolojik korku (yehâfûne), onları dondurmaz; tam aksine o korku anında dinamik, kusursuz ve itaatkâr bir eyleme (yef'alûne) dönüşür. Bu, saygının eylemsel formudur.

        (مَا)

        Kök: m-a

        "O şeyi ki, her ne ki" anlamlarına gelen ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Meleklerin yerine getirdikleri fiilin kapsamını belirler.

        Celaleddin el-Suyuti, bu edatın "umum ve istiğrak" (hiçbir istisna bırakmaksızın tam kapsayıcılık) bildirdiğini belirtir. Melekler, kendilerine verilen emirlerin bir kısmını seçip bir kısmını bırakmazlar; zorluk veya kolaylık derecesine bakmaksızın, "ne emredilirse" (mâ) istisnasız ve eksiksiz bir şekilde o emri kucaklarlar.

        Yü'merûn (يُؤْمَرُونَ)

        Kök: e-m-r

        Sözlükte "emretmek, buyurmak, kesin talimat vermek" anlamlarındaki kökten türeyen meçhul (edilgen) muzari fiildir. "Emrolunurlar, kendilerine ne talimat verilirse" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "e-m-r" kökünün temelinde "bir şeyin şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesinleşmesi ve üst bir makamdan aşağıya doğru bağlayıcı bir hükmün/işin dikte edilmesi" manasının bulunduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, fiilin meçhul formunda (yü'merûn) kullanılmasının çok ince bir itaat felsefesi barındırdığını belirtir. Râgıb'a göre eylemin faili (emreden) Allah'tır, ancak fiilin edilgen yapıda kurgulanması, odak noktasını tamamen "emrin kendisine ve o emre olan kayıtsız şartsız teslimiyete" odaklar. Meleklerin kendi bağımsız iradeleri, şahsi tercihleri veya inisiyatifleri yoktur; onların yegâne varoluşsal işlevi, "aldıkları talimatın" (yü'merûn) kusursuz uygulayıcıları olmaktır.

        Angelika Neuwirth, Mekke metinlerindeki polemik kurgusu çerçevesinde bu kapanışın önemini vurgular. Neuwirth'e göre müşrikler, meleklerin kendi başlarına hareket edip Allah'ın kararını değiştirebileceklerine (şefaat edebileceklerine) inanarak putperest bir panteon kurmuşlardı. Ayet, "Onlar sadece kendilerine emredileni yaparlar" (yef'alûne mâ yü'merûn) diyerek, melekleri ilahi meclisin bağımsız karar alıcıları statüsünden çıkarıp, mutlak iradenin (Allah'ın) emirlerini uygulayan sadık ve itaatkâr memurlar statüsüne indirger. Kâinatta emir veren tek bir merci vardır, geri kalan her şey o emrin uygulayıcısıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X