اَوَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا خَلَقَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍ يَتَفَيَّؤُ۬ا ظِلَالُهُ عَنِ الْيَم۪ينِ وَالشَّمَٓائِلِ سُجَّداً لِلّٰهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 48. Ayet
Daralt
X
-
"Allah’ın yarattığı nesneleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri sağa ve sola dönmekte, Allah’a secde edip yere kapanmaktadır"
Bu âyetin iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi, Allah bu sözü, her şeyin Allah’a secde edip boyun eğdiği kendilerince bilinmiş ve ortaya çıkmış bir kavme söylemiştir. Bu sözü onlara bir sitem olmak üzere söylemiştir; Yani siz kendilerine akıl verilmeyen, anlama ve işitme duyusu bulunmayan her nesnenin, Allaha boyun eğip onu teşbih ettiğini biliyorsunuz da size akıl, anlama ve diğer yetenekler verildiği halde ona boyun eğmiyorsunuz. İkincisi emir niteliğindedir. Yani bilin İd Allah’ın yarattığı her şey ona secde eder, boyun eğer. Oysa Allah onlara deliller getirdi, eğer düşünselerdi bunların hepsinin Allah’a boyun eğip onu teşbih ettiğini muhakkak bilirlerdi. Aksi takdirde Allah’ın yarattığı nesneleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri sağa ve sola dönmektedir meâlindeki İlâhî beyanın zâhirine göre şöyle demeleri gerekirdi: Müfessirlerin söylediklerine göre, eğer hitap Mekkeliler’e olsaydı, bunun “Görmedik” şeklinde olması gerekirdi. Fakat belirttiğimiz bu iki yoruma göre âyete anlam verilir. Allah’ın yarattığı nesneleri görmüyorlar mı? Bu beyanı Allah’ın şu anlamda belirttiği anlaşılıyor gibidir: Müslümanlar o kâfirlerin taptıkları putlardan ve Allah hakkında söyledikleri büyük günah olan sözleri söylemelerinden ürkünce bundan dolayı yüce Allah Allah’ın yarattığı nesneleri görmüyorlar mı? buyurdu.
Onların gölgeleri sağa ve sola dönmektedir. Bazıları şöyle demiştir: “Zılâl”den (ظِلَالُهُ) maksat o şeyin kendisidir. “Zılâl” şahıstan kinâyedir. Nitekim: “Falancmın gölgesini gördüm.” denilir. Yani şahsını gördüm demektir. Bazıları da “zılâl” (ظلال) kelimesinden gölgenin kendisini kasteddiğini söylemiştir. Fakat onun boyun eğmesi ve secde etmesi güneş ve aydan dolayı olur. “Zil” (ظل) kelimesini şahıstan kinâye yapanların yorumuna göre gölge, her nefsi boyun eğen ve secde eden duruma getirir. Sonra cansız nesnelerin boyun eğip secde etmesinin mânası şu ilâhî beyanlardaki gibidir: “Gölgeleri sağa ve sola dönmektedir”.
“Her sabah ve her akşam Allah’ın yüceliğini dile getirirken dağları ve çevresinde toplanmışken kuşları Dâvûd’a eşlik ettirdik”; “Andolsun biz Dâvûd’a tarafımızdan müstesna bir lütufta bulunduk. “Ey dağlar! Onunla birlikte tesbih edin. Ey kuşlar! Siz de!” dedik ve onun için demiri yumuşattık” “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O nu teşbih eder; O’nu hamd ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onlarm teşbihini anlayamazsmız. O Halîm’dir, bağışlayıcıdır” “Öyle ki bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek!” Bu ve benzeri âyetlerin birkaç şekilde yorumlanması muhtemeldir: Birincisi: Aziz ve Celîl olan Allah’ın, kendi lütfü ile bu eşyanın bilinmeyen mahiyetinde Allah’a secde etme ve ona boyun eğmeyi öğrenme mânasını koymasıdır. O Allah’ın emri ile isabet ettiği yere rüzgârın tatlı tatlı esmesinden bahsetmesi gibidir. Allah, rüzgârın kendi emri ile estiğini haber vermiştir. Bu durum rüzgârın Allah’ın emrini bildiğine işaret eder. Allah Teâlâ yine şöyle buyurdu; “Nihayet oraya geldiklerinde vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, gözleri ve derileri onlarm aleyhine şahitlik eder. Derilerine, “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye sorarlar. Yüce Allah şöyle buyurur: “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu.” derler. İlk önce sizi O yarattı, şimdi de yine O’na dönüyorsunuz”. Bu âyette, her şeyin (kıyâmette) şahitlik yapıp konuşacağım haber vermiştir. Eğer bu eşya anlamayacak, hitabı bilmeyecek olsa, ölü bile olsa muhatap yapılmazdı. Buna göre eşyanın teşbih etmesi de böyledir. Dolayısıyla yüce Allah’ın bu cansız varlıkların bilinmeyenleri mahiyetlerinde secde ve teşbih etmeyi bilecek ve anlayacak kabiliyeti koyması mümkündür.
İkincisi: Bu cansız varlıkların secde etmesi ve boyun eğmesi, kendileri bilip anlamasa da Allah’ın bunları teşbihe âmâde kılması ile gerçekleşir, ancak Allah onlarm yaratılışlarını böyle düzenlemiştir.
Üçüncüsü: Allah Teâlâ bu eşyanın yaratılışını, kendi birliğine ve ilâhlığma işaret edici ve şahit kılmıştır. En doğrusunu Allah bilir ya, eşyanın secde etmesi ve boyun eğmesinin mânası budur. En doğrusunu Allah bilir
Allah’a secde edip yere kapandıkları halde. Yani zelil ve alçalmış oldukları halde.
Yorumu Yorumla
-
E ve lem (أَوَلَمْ)
Kök: e + v + l-m
İnkâr ve hayret ifade eden soru (istifham) edatı "e" (mı/mi), atıf bağlacı "ve" ile geçmiş zaman olumsuzluk edatı "lem" (değil, yapmadı) birleşimidir. "Peki onlar ... görmediler mi? Hiç bakıp düşünmediler mi?" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) bu üçlü yapının "istifham-ı inkârî ve taaccüb" (kınama, reddetme ve şiddetli hayret bildirme) işlevi gördüğünü belirtir. Suyuti'ye göre ayet, hakikati göklerde veya soyut âlemlerde arayan, Allah'ın gücünden şüphe eden müşrik aklına; gözlerinin önünde her gün akıp giden en sıradan doğa olayındaki (gölgenin hareketindeki) o muazzam ontolojik itaati nasıl olup da fark edemediklerini (körlüklerini) gramatikal bir şamar gibi vurarak başlar.
Yerav (يَرَوْا۟)
Kök: r-e-y
Sözlükte "görmek, idrak etmek, düşünmek, farkına varmak, aklıyla kavramak" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul muzari fiildir. Baştaki "lem" edatından dolayı sonundaki "nûn" harfi düşmüş (cezimli) haliyle okunur.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "r-e-y" kökünün temelinde "bir nesneyi gözle (basar) veya bir hakikati kalple/akılla (basiret) idrak etmek" manasının bulunduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "rü'yet" eyleminin sadece optik/fiziksel bir bakış olmadığını; gözün gördüğü fiziki nesnenin ötesine geçerek, o nesnenin ardındaki ilahi iradeyi ve hikmeti zihinsel olarak "okuma/tefekkür etme" eylemi olduğunu belirtir. Allah, onlardan gölgelere fiziksel olarak bakmalarını değil; o hareketin içindeki kozmik boyun eğişi "görmelerini" (idrak etmelerini) istemektedir.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde bu eylemi "fenomenolojik bakış" olarak tahlil eder. Cündioğlu'na göre cahiliye insanı (veya modern insan), doğaya sadece fayda-maliyet ekseninde, hissiz bir nesne yığını (madde) olarak bakar. Kur'an ise "görmediler mi?" (yerav) diyerek, insanı doğayla (gölgelerle, ağaçlarla) nesne-özne ilişkisinden çıkarıp; tüm kâinatı Allah'ı tesbih eden "canlı, şuurlu ve sembolik bir kitap" olarak okumaya, varlığın hakikatine (ontolojik derinliğe) yöneltmeye çalışır.
İlâ mâ (إِلَىٰ مَا)
Kök: i-l-y + m-a
"Tarafına, -e/-a doğru" anlamlarına gelen "ilâ" yönelim edatı ile "o şeye ki, her ne ki" anlamlarındaki ism-i mevsulün (mâ) birleşimidir. Görme/idrak eyleminin odaklandığı hedefi (kâinattaki tüm nesneleri) işaret eder.
Haleka (خَلَقَ)
Kök: h-l-k
Sözlükte "yaratmak, bir şeyi belli bir ölçüye/takdire göre yoktan var etmek, tasarlamak" anlamlarındaki kökten türeyen mazi (geçmiş zaman) fiildir.
İbn Fâris, "h-l-k" kökünün "bir şeyi düzgün bir ölçüyle, milimetrik bir hesapla ve pürüzsüz bir takdirle meydana getirmek" anlamına geldiğini belirtir. (Terzinin kumaşı ölçüp biçmesine de bu kökten isim verilir). Yaratılış tesadüfi bir savrulma değil, kusursuz bir mühendisliktir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın varlık tasavvurunda (ontolojisinde) "halk" (yaratma) kavramının bedevi algısıyla olan çatışmasını tahlil eder. Izutsu'ya göre, cahiliye aklında Tanrı (Allah) evreni bir kez yaratıp köşesine çekilmiş pasif bir mimar (deist algı) gibi görülüyordu. Oysa Kur'an, "haleka" fiiliyle her bir nesnenin varoluşunu ve anlık hareketini (gölgelerin uzayıp kısalmasını bile) doğrudan ilahi kudretin anbean kontrol ettiği dinamik ve mutlak bir yaratılışa bağlar. Varlık, Allah'ın her an yeniden kurduğu bir nizamdır.
Allâhu (ٱللَّهُ)
Kök: e-l-h
Kâinatın mutlak sahibi, tasarımcısı ve yaratıcısının özel ismidir. "Haleka" fiilinin faili (öznesi) konumundadır.
Min şey'in (مِن شَىْءٍۢ)
Kök: m-n + ş-y-e
"-Den/-dan" edatı ile "şey, varlık, herhangi bir nesne" anlamlarındaki ismin birleşimidir. "Allah'ın yarattığı herhangi bir şeye / hiçbir nesneye (bakmazlar mı?)" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sentaksında "mâ halekallâhu min şey'in" yapısındaki "mâ" ism-i mevsulü ve peşinden gelen "min" edatlı nekra (belirsiz) "şey'in" kelimesinin, mutlak bir "istiğrak ve umum" (hiçbir istisna bırakmaksızın tam kapsayıcılık) bildirdiğini söyler. Dağlardan ağaçlara, böceklerden yıldızlara kadar hacmi veya kütlesi olan, gölge bırakan "zerre kadar her bir varlık", bu edatın devasa kapsamı içine gramatikal olarak dâhil edilir.
Yetefeyyeu (يَتَفَيَّؤُا۟)
Kök: f-y-e
Sözlükte "geri dönmek, süzülmek, gölgenin yer değiştirmesi, bir halden diğerine dönmek" anlamlarındaki kökten tefa'ul babında türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Döner, süzülerek yer değiştirir, uzayıp kısalır" anlamına gelir.
İbn Fâris, "f-y-e" kökünün temelinde "bir şeyin aslına, yatağına veya önceki haline geri dönmesi" (rücu) manasının bulunduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, Arapçada gölgeyi ifade eden "zıll" ve "fey'" kavramları arasındaki o muazzam astronomik/fiziksel farka dikkat çeker. Râgıb'a göre "zıll", sabahtan öğleye kadar olan veya nesnenin kendi asli gölgesidir. "Fey'" ise öğleden sonra güneşin dönmesiyle birlikte uzayan, yer değiştiren ve aslına "geri dönen" hareketli gölgedir. Kelimenin tefa'ul babında (yetefeyyeu) gelmesi, o gölgenin aniden değil, güneşin hareketine (ilahi yasaya) milimetrik bir itaatle, yavaş yavaş, süzülerek ve zorlanarak dönmesi (hareket etmesi) anlamına gelir. Bu, kâinattaki eşsiz bir fiziksel ritmin kelimelere dökülüşüdür.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin psikolojik ve sembolik boyutunu tahlil eder. Kılıç'a göre gölgenin bu ritmik hareketi (yetefeyyeu), varlığın Allah'ın koyduğu fiziksel (kozmik) yasalara boyun eğişinin görsel bir ayetidir (işaretidir). Ağaç veya dağ cansız gibi görünse de, onun yere düşen gölgesi güneşin her milimetrik hareketine sadakatle "dönerek" (yetefeyyeu) uyum sağlar. Müşrik akıl kendi kibriyle ilahi yasalara isyan ederken; kâinattaki her nesne, gölgesinin o zarif süzülüşüyle Yaratıcısına olan bağlılığını (itaatini) ispatlamaktadır.
Zılâlühû (ظِلَٰلُهُۥ)
Kök: z-l-l + h-v
Sözlükte "gölge, karartı, serinlik, bir cismin ışığı engellemesiyle oluşan karanlık alan" anlamlarına gelen "zıll" kelimesinin çoğulu (zılâl) ile nesneye dönen "hû" zamirinin birleşimidir. "Onun gölgeleri" anlamına gelir.
İbn Fâris, "z-l-l" kökünün "bir nesnenin diğerini örtmesi, güneş ışığının bedene veya yere düşmesini engellemesi, serinlik ve himaye" manasına geldiğini belirtir.
Angelika Neuwirth, Mekke metinlerinin eskatolojik ve teolojik doğa tasvirlerini (kozmik liturgiya) incelerken bu kelimeye odaklanır. Neuwirth'e göre Kur'an, doğayı sadece bir manzara (dekor) olarak sunmaz. Ayette cansız nesnelerin "gölgeleri" (zılâl), adeta kendi başına hareket eden, uzayan, yere kapanan şuurlu ve ruhani varlıklara dönüştürülür. Doğadaki fiziksel yansıma, Allah'ı tesbih eden muazzam bir ayin (liturgiya) sahnesi olarak dramatize edilir. Nesneler secde etmektedir; gölgeleri ise onların bu secdesinin yeryüzüne düşen izleridir.
Ani'l-yemîni (عَنِ ٱلْيَمِينِ)
Kök: a-n + y-m-n
"-Den/-dan" anlamındaki "an" edatı ile "sağ taraf, yön" anlamındaki "yemîn" kelimesinin birleşimidir. "Sağ taraftan" demektir. Sabah vaktindeki gölgelerin yönünü ve dönüşünü ifade eder.
Ve'ş-şemâili (وَٱلشَّمَآئِلِ)
Kök: v + ş-m-l
"Ve" bağlacı ile "sol taraf" anlamındaki "şimâl" kelimesinin çoğulu olan "şemâil" kelimesinin birleşimidir. "Ve sol taraflardan" anlamına gelir. Öğleden sonra uzayan gölgelerin çoğalan yönlerini ifade eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) kelimelerin tekil ve çoğul kullanımındaki optik mucizeye dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre; ayette "sağ" kelimesi tekil (yemîn), "sol" kelimesi ise çoğul (şemâil) olarak kullanılmıştır. Bunun retorik (ve fiziksel) sebebi şudur: Güneş sabah doğduğunda eşyanın gölgesi tek bir kütle halinde (yemîn) uzar. Ancak öğleden sonra güneş batmaya meyledip ışık kırılmaları arttıkça, yaprakların, dalların ve nesnelerin gölgeleri parçalanarak, çatallanarak ve yayılarak birbiri içine geçen "çoğul/çoklu gölgeler" (şemâil) ordusuna dönüşür. İlahi kelam, evrendeki bu anlık optik değişimi, sağın tekil, solun çoğul kullanımıyla kusursuz bir edebi tablo olarak resmeder.
Sücceden (سُجَّدًا)
Kök: s-c-d
Sözlükte "yere kapanmak, alnı yere koymak, mutlak bir itaate ve tevazuya bürünmek" anlamlarındaki kökten türeyen ism-i fâilin çoğuludur. Hal/durum zarfı olarak mansub (üstünlü) okunur. "Secde ederek, boyun eğmiş bir halde" anlamına gelir.
İbn Fâris, "s-c-d" kökünün temelinde "tevazu göstermek, küçülmek, üstün bir otorite karşısında baş eğmek ve itaat etmek" manasının yattığını açıklar. (Eğik ve meyilli olan ağaçlara da bu kökten isim verilir).
Râgıb el-İsfahânî, secde eyleminin iki türlü olduğunu belirtir: Birincisi, insanın kendi iradesiyle namazda Allah'a yönelerek alnını yere koyması (iradi secde); ikincisi ise kâinattaki tüm canlı/cansız varlıkların, kendilerine konulan ilahi ve tabiat yasalarına milimetrik bir şekilde uyarak, o nizamın dışına çıkamamaları (fıtri/tekvîni secde). Gölgelerin uzayıp kısalması (sücceden), fiziksel bir yere kapanma gibi görünse de aslen varlığın ontolojik boyun eğişinin (ikinci tür secdesinin) ispatıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın varlık felsefesinde bu kavramın paganizme (putperestliğe) karşı en büyük silah olduğuna dikkat çeker. Izutsu'ya göre müşrikler ağaçları, güneşi veya dağları kutsallaştırıp onlara tapıyorlardı. Kur'an, "sücceden" (secde ederek) fiiliyle bu nesnelerin hiçbirinin tanrı olmadığını; aksine onların da tıpkı insanlar gibi mutlak Yaratıcının (Allah'ın) yasalarına boyun eğen, gölgeleriyle yere kapanıp O'nu tesbih eden "aciz kullar/memurlar" olduğunu ilan ederek putperestliğin zeminini teolojik olarak imha eder. Tapılan doğa, Allah'a tapmaktadır (secde etmektedir).
Lillâhi (لِلَّهِ)
Kök: l + e-l-h
"İçin, -e/-a" anlamındaki "lâm" (li) harf-i cerri ile "Allah" isminin birleşimidir. "Sadece Allah'a, O'na ait olarak" anlamına gelir. Secdenin (ontolojik itaatin) yöneldiği tek ve mutlak makamı tesciller.
Ve hüm (وَهُمْ)
Kök: v + h-m
"Ve" bağlacı ile "onlar" anlamına gelen üçüncü çoğul şahıs munfasıl (ayrık) zamiridir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında ve belagatında buradaki "hüm" (akıl sahibi varlıklar için kullanılan zamir) kullanımına dikkat çeker. Arapçada cansız nesneler (ağaçlar, dağlar, gölgeler) için normalde dişil veya akılsız çoğul zamirleri kullanılır. Ancak Allah, cansız doğanın o kusursuz itaatini (secdeyi) vurgulamak için onlara "akıl sahibi, iradeli şuurlu birer varlıkmış" gibi "hüm" zamiriyle (teşhis/kişileştirme sanatı) hitap eder. Doğanın itaati, akılsızca bir savrulma değil, adeta bilinçli ve şuurlu bir tevhidi zikirdir.
Dâhırûn (دَاخِرُونَ)
Kök: d-h-r
Sözlükte "küçülmek, zelil olmak, boyun eğmek, kibirden tamamen arınarak acziyetini hissetmek" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul ism-i fâildir (etken ortaç). "Mübteda" olan "hüm" zamirinin haberi (yüklemi) konumundadır. "Zelil olmuş, hor ve hakir bir şekilde küçülmüş/boyun eğmiş olarak" anlamına gelir.
İbn Fâris, "d-h-r" kökünün "aşağılanmak, hakir bir duruma düşmek, küçülmek ve yenilmiş bir şekilde bir makama itaat etmek" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dühûr" kavramının, varlığın kendi hiçliğini ve zilletini idrak ederek, mutlak kudret karşısında kendi egosunu/hacmini sıfırlaması olduğunu söyler. Râgıb'a göre gölgelerin sabah devasa boyutlara ulaşıp, öğleye doğru büzüşerek kendi içine çekilmesi ve küçülmesi, onların bu "dâhırûn" (zillet içinde küçülme ve boyun eğme) eyleminin doğadaki fiziksel yansımasıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi metinlerindeki polemik kurgusunda bu kapanış kelimesinin (dâhırûn) hedef aldığı psikolojiye işaret eder. Öztürk'e göre Kureyş'in aristokratları (Velid b. Muğireler, Ebu Cehiller) kendilerini dev aynasında gören, burunlarından kıl aldırmayan, boyun eğmeyi reddeden müstekbir (kibirli) insanlardı. Kur'an onlara adeta şöyle seslenir: "Siz bir avuç etten ibaretken kibrinizden Allah'a secde etmiyorsunuz; oysa sizin yanlarında böcek gibi kaldığınız o devasa dağlar, koca koca ağaçlar, yeryüzünü kaplayan gölgeler bile Allah'ın huzurunda boyunlarını bükerek, küçülerek ve zillet içinde (dâhırûn) O'na secde ediyorlar." Bu kelime, doğanın devasa teslimiyeti (boyun eğişi) karşısında insan kibrinin ne kadar komik, absürt ve zavallı bir isyan olduğunu resmeden muazzam bir ontolojik azarlamadır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla