Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 47. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 47. Ayet

    اَوْ يَأْخُذَهُمْ عَلٰى تَخَوُّفٍۜ فَاِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ev ye/ḣużehum ‘alâ teḣavvufin fe-inne rabbekum leraûfun rahîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      46-47. "Ya da onlar işe güce dalmışken Allah’ın kendilerini kıskıvrak yakalamayacağından emin mi oldular? Onların bunu engelleme güçleri de yoktur. Yoksa Allah’ın içlerine felâket korkusu salarak kendilerini cezalan­dırmayacağına dair bir güvenceleri mi var? Ama sizin Rabb’iniz kuşkusuz çok şefkatli, çok merhametlidir."

      Onlar işe güce dalmışken kendilerini kıskıvrak yakalamayacağı. Bu beyan hakkında şöyle denildi: Yolculuklarında ve ticaretlerinde yakalamamak demektir. Çünkü insanlar güven durumunda olunca yolculuk ve ticaret yaparlar. Felâket korkusu salarak kendilerini cezalandırmayacağı. Bazıları demiştir ki bu cümle, azarlamak ve kötülemek üzere sevkedilmiştir. Bazıları da malların ve diğer varlıkların noksanlaştırılmasını anlatmak üzere ifade edilmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla sınayacağız. Sabredenleri müjdele!”. Felâket korkusu salarak kendilerini cezalandırmayacağı metlindeki beyan hakkında şu yorumu yapmıştır: Köy köy, belde belde korku salarak yakınlarına kadar gelmesi, sonra onları yakalamasıdır. Ne zaman bir köye azap edilse kendilerini bu azap korkusu yakalar, işte bu, korku salarak cezalandırmaktır. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “İnkâr edenler ya kendileri felâkete uğrayıp duracaklar veya felâket onların yurtlarının yakınına inecektir”. Allah felâketin ülkelerinin yakınına ineceği tehdidinde bulundu. Kendi bölgelerine felâket ininceye kadar AUah onları korkutuyordu. îşte bu, korku ile yakalamaktır. Allah bu beyanda, her halde, ne güven ve ne de korkunun olmadığı halde azabının inmesinden, cezalandırmasından -yani güven ve korkudan her biri diğerine galip gelmediği durumda- işe güce dalma ve ihtiyaç durumunda emin iken de, korkma durumunda iken de azabından emin olunmaması gerektiğini bildiriyor. Sizin Rabb’iniz kuşkusuz çok şefkatli, çok merhametlidir. Çünkü sizin kökünüzü kazımamış, Allah’a yaptığınız iftira, elçilerini yalanlama, döneminde mûcizelerine ve hüccetlerine karşı kibirlenme ve inatlaşmanız sebebiyle sizi cezalandırmamıştır. Fakat mühlet vererek cezanızı ertelemiştir. Yahut tövbe edip yaptığınız günahlardan dönünce, Allah çok şefkatli çok merhametlidir; size acır, o yaptığınız günahları örter.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ev (أَوْ)

        Kök: e-v (edat)

        "Veya, yahut, yoksa" anlamlarına gelen, seçenekleri ve ihtimalleri birbirine bağlayan atıf (bağlaç) edatıdır. Önceki ayetlerde peş peşe sıralanan ilahi azap ve yakalanma ihtimallerine yeni, daha yavaş ve psikolojik bir felaket seçeneğini dâhil eder.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an edatlarının (nahiv) kullanımında bu bağlacın "tenvî" (çeşitlendirme) ve "terhîb" (korkutmayı artırma) işlevi gördüğünü belirtir. İlahi ceza sisteminin tekdüze bir yıkımdan ibaret olmadığını, Allah'ın suçluyu cezalandırmak için sonsuz ve birbirinden farklı alternatiflere (yere batırma, ansızın yakalama veya yavaş yavaş eritme) sahip olduğunu gramatikal olarak vurgular.

        Ye'huzehüm (يَأْخُذَهُمْ)

        Kök: e-h-z

        Sözlükte "tutmak, yakalamak, ele geçirmek, cezalandırmak" anlamlarındaki kökten türeyen muzari fiil (ye'huz) ile "onları" anlamındaki "hüm" zamirinin birleşimidir. Önceki ayetlerdeki masdariyye edatının (en) gramatikal etkisi atıf yoluyla devam ettiği için son harfi üstün (nasb) okunur. "Onları yakalamasından/ele geçirmesinden" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "e-h-z" kökünün temelinde "bir şeyi sıkıca avucunun içine almak, onu çepeçevre kuşatıp boyun eğdirmek ve el koymak" manasının bulunduğunu açıklar. Ayette bu eylem, sıradan bir tutma fiili değil; suçlunun tüm kaçış ve kurtuluş ümitlerinin mutlak bir güç tarafından iptal edilerek kıskıvrak derdest edilmesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "ahz" kavramının ilahi bağlamda "kahredici bir yakalama ve infazın başlaması" olduğunu belirtir. Râgıb'a göre, dünyadaki otoriteler suçluyu yakalamak için mekânsal veya zamansal arayışlara girerken; Allah'ın "yakalaması" (ye'huzehüm), fail ile mef'ul arasına hiçbir vasıtanın giremediği o amansız ve mutlak ilahi müdahaledir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an kelimelerinin psikolojik boyutu üzerinden bu fiili tahlil eder. Kılıç'a göre, insan doğası gereği kendini ancak özgür ve güvende hissettiğinde kibirlenir. "Yakalanmak" (ye'huzehüm), o sahte özgürlük ve dokunulmazlık illüzyonunun tam ortasında yaşanan devasa bir varoluşsal çöküştür. İnsan aklı, yeryüzünü kendi mülkü sanırken ansızın mutlak adaletin görünmez elleri tarafından ele geçirildiğinde tüm kibri yerle bir olur.

        Alâ (عَلَىٰ)

        Kök: a-l-v

        "Üzerine, -de/-da, -e/-a" anlamlarına gelen yönelim, aidiyet ve durum (hâl) bildiren edattır (harf-i cer). Eylemin gerçekleştiği andaki psikolojik ve sosyolojik durumu belirler.

        Celaleddin el-Suyuti, buradaki "alâ" edatının "istîlâ" (kapsama) ve "hâliyye" (durum bildirme) işlevi gördüğünü belirtir. Yakalanma eyleminin, basit bir mekânda değil; doğrudan doğruya "korku ve erime hali üzerine/içindeyken" gerçekleştiğini, azabın sadece fiziksel değil, tamamen psikolojik bir zemin üzerine inşa edildiğini gramatikal olarak sabitler.

        Tehavvüfin (تَخَوُّفٍ)

        Kök: h-v-f

        Sözlükte "korkmak, endişe etmek, ürpermek, tehlike hissetmek" anlamlarının yanı sıra "yavaş yavaş eksilmek, azar azar noksanlaşmak" anlamlarındaki kökten tefa'ul babında türeyen masdar/isimdir. "Korku üzereyken, endişe içindeyken veya yavaş yavaş eksilterek" manalarına gelir.

        İbn Fâris, "h-v-f" kökünün temelinde "emniyet ve güvenliğin tam zıddı olarak, nefsin/kalbin yaklaşan bir tehlike karşısında sarsılması ve sükûnetini kaybetmesi" manasının bulunduğunu belirtir. Ayrıca aynı kökün Arapçada "bir şeyin ucundan kıyısından eksilmesi" (tenakkus) anlamını da taşıdığına dikkat çeker.

        Râgıb el-İsfahânî, "tehavvüf" kavramının bu ayetteki çift katmanlı anlamına (müşterek lafız) dikkat çeker. Râgıb'a göre birinci anlam; suçluların, çevrelerindeki insanların veya komşu toplumların başlarına gelen felaketleri görerek "Sıra bize ne zaman gelecek?" şeklindeki o boğucu "korku ve endişe" halini yaşamalarıdır. İkinci anlam ise; helakin bir anda (ansızın) gelmeyip, onların servetlerini, sağlıklarını, nüfuslarını ve güçlerini zaman içinde "yavaş yavaş tüketmesi, azar azar eksiltmesi"dir. Her iki durumda da ceza, ani bir ölümden çok daha ağır bir varoluşsal işkenceye dönüşür.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sözlüğünde korku (havf/tehavvüf) kavramının cahiliye dönemi ahlakıyla olan ilişkisini tahlil eder. Izutsu'ya göre bedevi kültürü, fiziksel cesareti (şecaati) yüceltir ve korkmayı bir zayıflık sayardı. Kur'an, kendisini yenilmez sanan Mekke aristokrasisini, kılıçla veya anlık bir felaketle değil; doğrudan doğruya onların psikolojilerini hedef alan, o sarsılmaz sandıkları kibirlerini yavaş yavaş kemiren kronik bir "korku/tükeniş" (tehavvüf) azabıyla tehdit ederek onların sahte cesaret mitini paramparça eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke döneminin tarihsel ve sosyo-ekonomik bağlamında bu kavramı inceler. Öztürk'e göre "tehavvüf" (azar azar eksiltme/korkutma), Kureyşli müşriklerin maruz kaldıkları ekonomik ve demografik ambargolara, kervan yollarının kapanmasına ve güçlerinin tedricen zayıflamasına doğrudan bir atıftır. Allah onları tek bir gecede yerle bir etmek (hasf) yerine; zenginliklerinin, müttefiklerinin ve itibarlarının "gözleri önünde yavaş yavaş eridiği" bir çöküş senaryosuyla cezalandırmayı bir seçenek olarak sunar. Bu, kibrin zamana yayılarak ezilmesidir.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde bu kelimenin yarattığı trajik ontolojiye (varlık bilimine) dikkat çeker. Cündioğlu'na göre insan için en büyük trajedi, aniden ölmek değil; kendi çöküşünü, gücünün ve varlığının yavaş yavaş elinden gidişini (tehavvüf) adım adım, çaresizce ve tam bir bilinç açıklığıyla izlemek zorunda kalmasıdır. "Korkuta korkuta yakalamak", insanın zamanla olan o çaresiz savaşında kendi eriyişini seyrettiği mutlak bir psikolojik cehennemdir.

        Fe inne (فَإِنَّ)

        Kök: f + i-n-n (edat)

        Sonuç/gerekçe bildiren "fe" bağlacı ile cümleye mutlak kesinlik (şüphesiz ki, muhakkak) kazandıran "inne" tekid edatının birleşimidir. "Çünkü şüphesiz ki, şu bir gerçektir ki" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin retorik kurgusunda "fe" edatının burada "ta'lîl" (gerekçe/sebep bildirme) işlevi gördüğünü belirtir. Peş peşe sayılan o dehşet verici helak senaryolarının (yere batırma, ansızın yakalama, eksilterek çökertme) neden o an hemen gerçekleşmediğini, müşriklere neden hâlâ mühlet verildiğini açıklamak üzere gramatikal bir köprü (cevap cümlesi) kurar.

        Rabbeküm (رَبَّكُمْ)

        Kök: r-b-b + k-m

        Sözlükte "sahip, efendi, koruyup gözeten, yaratıp terbiye eden" anlamlarındaki "Rabb" ismi ile "sizin" anlamındaki (küm) muhatap zamirinin birleşimidir. "Şüphesiz sizin Rabbiniz" demektir. "İnne" edatından dolayı son harfi üstün (nasb) okunur.

        Râgıb el-İsfahânî, "r-b-b" kökünün temelinde sadece yaratma değil, "bir varlığı aşama aşama ıslah etmek, besleyip büyütmek ve kemale erdirmek" manasının bulunduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, azap ve helak ihtimallerinin hemen ardından "Allah" veya "Kahhâr" isminin değil de "Rabb" (terbiye edici/sahip) isminin getirilmesindeki teolojik şefkate dikkat çeker. Aydar'a göre müşriklere inatlarına rağmen hemen azap edilmemesi ve onlara bir mühlet/fırsat daha tanınması, bu ismin tecellisidir. Rabb, isyankâr da olsa kulunu hemen yok etmek istemeyen, onu terbiye edip yola döndürmeyi (ıslahı) murat eden mutlak ve şefkatli yegâne "Sahiptir".

        Le raûfün (لَرَءُوفٌ)

        Kök: l + r-e-f

        Pekiştirme (ve yemin) bildiren "lâm" (le) edatı ile "çok şefkatli, son derece merhametli, acıyan" anlamlarına gelen, mübalağa (aşırılık) kalıbındaki ismin birleşimidir. "Andolsun ki çok şefkatlidir" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "r-e-f" kökünün "kalp yumuşaklığı, ince bir merhamet, acımak ve kötülüğü/acıyı uzaklaştırmak" manasına geldiğini belirtir. Rahmetten daha ince, daha yoğun ve daha hassas bir acıma/şefkat duygusudur.

        Râgıb el-İsfahânî, "re'fet" (şefkat) ile "rahmet" (merhamet) kavramları arasındaki ince teolojik farkı tahlil eder. Râgıb'a göre rahmet, bazen kişinin iyiliği için ona acı veren bir tedaviyi (zorluğu) içerebilir; ancak re'fet (Raûf ismi), tamamen acıyı, felaketi ve zorluğu kişiden uzaklaştıran, onu en hassas şekilde koruyan o katıksız şefkattir. Müşriklerin onca kibrine ve zulmüne rağmen göğün başlarına çökmemesi, işte bu "Raûf" isminin kâinatı tutan o eşsiz merhametidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, isim ve sıfatlar (esma-i hüsna) bahsinde bu ismin işlevini değerlendirir. Ansiklopediye göre Allah'ın "Raûf" olması; kullarına ağır yükler yüklememesi, günahkarlara anında ceza vermeyip tevbe etmeleri için onlara uzun mühletler (zaman kredisi) tanıması demektir. Ayet, onca azap uyarısının asıl amacının intikam değil, "şefkatle uyararak uçurumun kenarından döndürmek" olduğunu beyan eder.

        Rahîmün (رَّحِيمٌ)

        Kök: r-h-m

        Sözlükte "çok merhamet eden, acıyan, esirgeyen, bağışlayan" anlamlarına gelen, "fa'îl" mübalağa kalıbında Allah'ın mutlak merhametini ifade eden ismidir.

        İbn Fâris, "r-h-m" kökünün temelinde "şefkat, kalp yumuşaklığı, koruma ve acıma" manasının yattığını açıklar. (Anne karnında bebeği sarıp sarsıntılardan koruyan yatağa "rahim" denmesi de, varlığın ilahi merhametle çepeçevre sarılmasındandır).

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın Tanrı tasavvurunda "Rahmân" ve "Rahîm" isimleri arasındaki teolojik işbölümüne dikkat çeker. Izutsu'ya göre Rahmân ismi, mümin veya kâfir ayırt etmeksizin tüm varlığa varoluşsal olarak yönelen o genel ve kuşatıcı merhametken; "Rahîm" ismi, eyleme dökülen, kulun dönüşüne (tevbesine) ve inancına karşılık veren o özel, kalıcı ve bağışlayıcı merhamettir. Azap ayetlerinin peşinden bu ismin gelmesi; en azılı müşrike bile "eğer dönerseniz, o sonsuz bağışlama kapısı (Rahim) sizin için hâlâ açıktır" mesajını veren umut dolu bir varoluşsal çağrıdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) ayetin başlangıcı ile sonu arasındaki o muazzam retorik dengeye (mukabele/zıtlık) vurgu yapar. Bintü'ş-Şâtı'ya göre ayet, "yakalama, yere batırma, korkuyla eksiltme" gibi insanın nefesini kesen ve kanını donduran kahredici kavramlarla (celal sıfatlarıyla) başlar. Okuyucunun (veya müşrikin) psikolojisi bu korkuyla en dibe vurduğu anda, ayetin sonu "Şüphesiz Rabbiniz Raûf'tur, Rahîm'dir" (cemal sıfatları) diyerek o sarsılmış kalbi sımsıcak bir teolojik kucaklamayla sarar. Kur'an, korkutmayı bir amaç olarak değil, insanı o nihai sevgiye ve merhamete (rahmete) yönlendirmek için bir sarsma/uyandırma aracı olarak kullanır. İlahi şefkat, daima gazabı geçmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X