Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 45. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 45. Ayet

    اَفَاَمِنَ الَّذ۪ينَ مَكَرُوا السَّيِّـَٔاتِ اَنْ يَخْسِفَ اللّٰهُ بِهِمُ الْاَرْضَ اَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Efeemine-lleżîne mekerû-sseyyi-âti en yaḣsifa(A)llâhu bihimu-l-arda ev ye/tiyehumu-l’ażâbu min hayśu lâ yeş’urûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Şimdi şu kötülükleri planlayanlar, Allah’ın onları yerin dibine geçirmeyeceğinden veya hiç bilemeyecekleri bir yerden kendilerine azabın gelmeyeceğinden emin mi oldular."

      Şimdi şu kötülükleri planlayanlar, Allah’ın onları yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldular. “Efe emine” (أَفَأَمِنَ) cümlesini daha önce belirttik. Buna göre buradaki elif soru edatıdır, ancak şu var ki bu sorunun Allah’tan olması ihtimali yoktur, belki bu ifade cevap niteliğindedir. Hem bu soru edatlı ifade iki anlama gelir: Birincisi, onların, Allah’ın tuzağından emin olduklarıdır. İkincisi, nehyetmek anlamındadır, yani emin olmasınlar. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ansızın gelen Allah’ın azabından emin mi oldular? Fakat ziyana uğrayan topluluktan başkası Allah’ın azabından emin olamaz”. Belirttiğimiz şekilde bu, onların Allah’ın tuzağından emin olduklarını haber vermek tarzında yorumlanma ihtimali vardır. Emin olmasınlar tarzında bir eylemi yasaklama anlamına da ihtimali vardır. Sonra Allah, kendi tuzağından sadece hüsrandakilerin emin olacaklarını haber vermiştir. Yani ancak kâfirler emin olabilirler. Çünkü onlar peygamberlerin yaptıkları azap tehdidi konusunda onları yalanladılar. Yahut Allah’ı bilmedikleri ve haklarını, nimet ve azabını tanımadıkları için bundan emin oldular.

      Kötülükleri planlayanlar. Bazıları demiştir ki: Onların kötülükleri planlamaları, Resûlullah’a (s.a.) ve ashabına kurdukları tuzaklardır, öyle ki bu tuzaklara yakalansalardı onları kötü duruma düşürecek ve düşmanlarına karşı galip gelemeyeceklerdi. Bazıları da şöyle demiştir: Onların kötülük planı kurmaları, yaptıkları işlerdir. Bunların hepsi onlardan vaki olmuştu; Resûlullah (s.a.) ve ashabına karşı planlar yapmışlar, müslümanlar aleyhine, düşmanlarına yardım etmişlerdi ve kötü işler yapmışlardı.

      Allah’ın onları yerin dibine geçirmeyeceği. Yani onlar kötülükleri planlayınca Allah’ın kendilerini yerin dibine geçirmesinden yahut onları bilemeyecekleri bir yerden kendileri için güven yahut korkunun olmadığı bir durumda azabm kendÜerini yakalamayacağından emin oldular.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        E fe emine (أَفَأَمِنَ)

        Kök: e-m-n

        İnkâr ve hayret ifade eden soru (istifham) edatı "e" (mı/mi), takibiyye bağlacı "fe" ve "güvende hissetmek, korkudan emin olmak, tehlikesiz bulmak" anlamlarındaki "e-m-n" kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) fiilin birleşimidir. "Peki emin mi oldular? Güvende mi hissettiler?" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "e-m-n" kökünün temelinde "nefsin sükûnet bulması, korku ve endişenin (havf) tamamen zıddı olan bir rahatlık ve tasdik hali" manasının bulunduğunu belirtir. Güvenlik, insanın kendisine dışarıdan bir zarar gelmeyeceğine dair duyduğu mutlak inançtır.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "emn" (güvenlik) kavramının, korkunun ortadan kalkmasıyla insanın içine dolan rehavet ve huzur olduğunu söyler. Ancak Râgıb'a göre buradaki "emine" eylemi meşru bir güvenliği değil, sinsi tuzaklar kuran suçluların ilahi cezadan (Allah'ın mekrinden) kurtulduklarını sanarak düştükleri hastalıklı ve sahte bir "güvenlik/kibir" sanrısını ifade eder.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) en baştaki "e" (hemze) soru edatının "istifham-ı inkârî ve taaccüb" (inkâr, kınama ve hayret bildirme) işlevi gördüğünü belirtir. Yaratıcısına savaş açan bir insanın kendini nasıl olup da "güvende hissedebildiği", gramatikal olarak akla ve mantığa sığmayan dehşetli bir çelişki olarak muhatabın yüzüne çarpılır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'ın psikolojik terminolojisi ekseninde bu fiilin tahlilini yapar. Kılıç'a göre kötülük yapan insanın en büyük varoluşsal körlüğü "güvenlik yanılgısıdır" (emn). Dünyevi iktidarına, servetine ve kurduğu tuzaklara güvenen narsisistik akıl, kibrinden dolayı başına bir felaket gelebileceği ihtimalini zihninden tamamen siler. Ayet, kötülük (seyyiât) üreten bu hastalıklı aklın, o sarsılmaz sandığı sahte güvenliğiyle (emine) alay eder.

        Ellezîne (ٱلَّذِينَ)

        Kök: l-z-y

        "Onlar ki, o kimseler ki" anlamlarına gelen çoğul ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Güvende olduklarını sanan o kitleyi tanımlamak üzere kendisinden sonraki sıla (bağ) cümlesine geçiş yapar.

        Celaleddin el-Suyuti, bu zamirin "mübhem" (belirsiz) bir kitleyi ifade ettiğini, ancak hemen peşinden gelen o karanlık eylemle (tuzak kurmak) birlikte bu kitlenin ahlaki kimliğinin netleştiğini belirtir. İsimler zikredilmez; cürüm ve eylem üzerinden evrensel bir "kötüler arketipi" kurgulanır.

        Mekeru (مَكَرُوا۟)

        Kök: m-k-r

        Sözlükte "gizlice plan yapmak, sinsi tuzak kurmak, hile yapmak, komplo hazırlamak" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul mazi (geçmiş zaman) fiildir. "Tuzak kurdular, sinsi planlar yaptılar" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "m-k-r" kökünün temelinde "gizlilik, bir şeyin içyüzünü saklayarak dışarıya farklı göstermek ve sarıp sarmalamak" manasının yattığını açıklar. Eylemin "mekr" sayılabilmesi için hazırlığın kapalı kapılar ardında, kurbanın tamamen habersiz olacağı bir sinsi karanlıkta yapılması gerekir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mekr" kavramını bir kişiyi niyetlendiği işten gizli ve kurnaz bir taktikle saptırmak olarak tanımlar. Müşriklerin mekri, hakikati boğmak ve tevhidi yok etmek için siyasi, ekonomik veya psikolojik her türlü aldatmacayı devreye sokmalarıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sözlüğünde "mekr" kavramını cahiliye aristokrasisi üzerinden okur. Izutsu'ya göre bedevi kültüründe kurnazlık ve düşmana gizlice tuzak kurmak (mekr), aklın ve üstünlüğün bir göstergesi olarak övülürdü. Kur'an, kendilerini çok zeki sanan ve "mekr" ile övünen bu kibirli aklı (Mekke liderlerini) hedefe oturtarak, ilahi akıl karşısında insan kurnazlığının ne kadar çaresiz olduğunu bu kelimeyle teşhis eder.

        Dücane Cündioğlu, varlık ve hakikat felsefesi bağlamında "mekr" eylemini ontolojik bir illüzyon olarak tahlil eder. Cündioğlu'na göre hakikat (vahiy) apaçıktır; ancak kibirli akıl, bu apaçık gerçekle yüzleşmekten korktuğu için kendi etrafına "hileden ve tuzaktan" ibaret suni bir gerçeklik (ideoloji) örer. Mekr, insanın hakikati bükebileceğine dair o şeytani kibrin eyleme dönüşmüş halidir.

        Es-Seyyiâti (ٱلسَّيِّـَٔاتِ)

        Kök: s-v-e

        Sözlükte "kötülükler, günahlar, insana acı, keder ve rahatsızlık veren fena işler" anlamlarına gelen "seyyie" kelimesinin çoğuludur. Mekeru fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak "Kötü tuzaklar, çirkin hileler" anlamını oluşturur.

        İbn Fâris, "s-v-e" kökünün temelinde "güzelliğin (hüsün) ve iyiliğin tam zıddı olan, varlığı bozan ve insana bedensel/ruhsal acı veren çirkin durum" manasının bulunduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) kelimenin formuna dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, kötülüğün çoğul (seyyiât) olarak kullanılması, onların sadece tek bir anlık öfke veya hata ile değil; son derece sistemli, çok katmanlı, çeşitli ve süreklilik arz eden bir "kötülük organizasyonu" (tuzaklar silsilesi) kurduklarını gösterir. Şirk, tek boyutlu değil, organize bir seyyiât ağıdır.

        En (أَن)

        Kök: e-n (edat)

        Kendisinden sonra gelen muzari fiili masdar (isim) formuna sokan (masdariyye) edattır. Cümleye "-mesi, -ması" anlamı katar.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an edatlarında (nahiv) bu masdariyye edatının, arkasından gelen felaket senaryosunu (yere batırılmayı) alıp, en baştaki "emine" (güvende hissettiler) fiilinin dolaylı tümlecine dönüştürdüğünü belirtir. "Yere batırılmalarından ... emin mi oldular?" şeklindeki o dehşetli cümlenin yapı taşıdır.

        Yahsife (يَخْسِفَ)

        Kök: h-s-f

        Sözlükte "yere batırmak, dibe çökmek, yutmak, (güneş veya ay için) tutulmak, ışığı sönmek" anlamlarındaki kökten türeyen muzari fiildir. "En" edatından dolayı son harfi üstün (nasb) okunur. "Yere batırması, çökertmesi" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "h-s-f" kökünün temelinde "bir şeyin aniden çökmesi, kendi içine doğru göçerek gözden kaybolması ve eksilmesi" manasının bulunduğunu açıklar. Toprağın aniden yarılarak üzerindekileri yutması (hasf) veya ayın parlaklığının aniden çökerek karanlığa gömülmesi (hüsûf) bu şiddetli ve ani ontolojik yok oluşu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "hasf" kavramının yeryüzünün doğal yapısının bozularak üzerindeki müstekbirleri (kibirlileri) binalarıyla birlikte aşağıya (merkeze) doğru çekip yutması olduğunu belirtir. Bu, insanın en güvendiği katı zeminin aniden bir ölüm girdabına dönüşmesidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin tarihsel ve sosyolojik mesajını tahlil eder. Aydar'a göre müşrikler binalarına, kalelerine ve ticaret yollarına son derece güveniyorlardı. "Yahsife" (yere batırılma) tehdidi, doğrudan doğruya geçmişte zenginliğine ve kibrine güvenen Karun'un hazineleriyle birlikte "yere batırılması" (Fekhasafnâ bihî ve bidârihil ard) kıssasına muazzam bir atıftır (telmih). Kur'an onlara; "Sizin o şatafatlı sisteminizi ve kurduğunuz sinsi tuzakları, üzerinde yürüdüğünüz o çok güvendiğiniz toprak anında yutabilir" diyerek sahip oldukları coğrafi ve ekonomik özgüveni paramparça eder.

        Allâhu (ٱللَّهُ)

        Kök: e-l-h

        Kâinatın mutlak sahibi ve adaletinin sağlayıcısı olan Yaratıcının ismidir. Cümlede "yahsife" (batırması) eyleminin faili (öznesi) olarak yer alır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, isim ve sıfatlar bahsinde, tabiat olaylarının failinin doğrudan "Allah" olarak zikredilmesinin teolojik önemine değinir. Ansiklopediye göre, toprağın çökmesi (hasf) gibi olaylar müşrik zihninde kör bir doğa olayı (tesadüf) gibi algılanabilirken; Kur'an eylemin başına "Allah" ismini koyarak, doğadaki tüm yıkımların ilahi adaletin şuurlu, tavizsiz ve ahlaki birer icrası olduğunu teolojik olarak sabitler.

        Bihimü (بِهِمُ)

        Kök: b + h-m

        "İle" anlamındaki "bâ" (bi) harf-i cerri ile "onlar" (hüm) zamirinin birleşimidir. "Onları, onlarla birlikte" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, "hasf" (yere batırma) fiiliyle birlikte kullanılan bu "bâ" edatının "mülâbese ve musâhabe" (beraberlik ve tam yapışma) bildirdiğini söyler. Toprak sadece onların etrafını değil; bizzat "onları, bedenlerini, varlıklarını ve o kurdukları sinsi tuzakları da" içlerine alarak hep birlikte yutar. Ayrılmaz bir bütün halinde helake sürüklenirler.

        El-Arda (ٱلْأَرْضَ)

        Kök: e-r-d

        Sözlükte "yer, yeryüzü, toprak, arz" anlamlarına gelir. Cümlede mef'ul (nesne) konumundadır ve "Yeryüzünü (onlarla birlikte çökertmesinden)" anlamını taşır.

        İbn Fâris, "e-r-d" kökünün gökyüzünün (sema) zıddı olarak "alçakta olan, ayak basılan ve boyun eğen zemin" anlamına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın mekân ve varlık tasavvurunda "Arz" kavramının psikolojik işlevine odaklanır. Izutsu'ya göre "Arz" (yeryüzü), insana en fazla güvenlik hissi veren, üzerine evler inşa ettiği, kibirlendiği katı ve sarsılmaz zemindir. İlahi kudretin bu en "güvenilir ve sabit" nesneyi alıp, onu kibrin sahiplerini yutan bir "mezara/felakete" (yahsife... el-arda) dönüştürmesi, insanın evrendeki mutlak acziyetinin ve Tanrı karşısındaki hiçliğinin en dramatik kanıtıdır.

        Ev (أَوْ)

        Kök: e-v (edat)

        "Veya, yahut, yoksa" anlamlarına gelen, seçenekleri ve farklı ihtimalleri birbirine bağlayan atıf (bağlaç) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, bu edatın Kur'an belagatında "tenvî" (çeşitlendirme) işlevi gördüğünü belirtir. İlahi gazabın (cezanın) tek tip olmadığını, suçlunun üzerine çökecek felaketlerin çok boyutlu ve alternatifli bir cephaneliğe sahip olduğunu göstererek korkuyu (terhîb) katlar.

        Ye'tiyehümü (يَأْتِيَهُمُ)

        Kök: e-t-y

        Sözlükte "gelmek, varmak, ulaşmak" anlamlarındaki kökten türeyen muzari fiil (ye'tiye) ile "onlara" anlamındaki (hüm) zamirinin birleşimidir. En baştaki "en" edatından dolayı bu fiil de nasb (üstün) okunur. "Onlara gelmesinden, onlara ulaşmasından" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün "bir şeyin kolaylıkla, kendi doğal seyri içinde, şaşmadan veya önüne geçilemez bir şekilde menziline ulaşması" olduğunu açıklar. Felaketin onları bulması kaçınılmaz bir sondur.

        El-Azâbü (ٱلْعَذَابُ)

        Kök: a-z-b

        Sözlükte "şiddetli acı, ceza, eziyet, işkence" anlamlarına gelir. Ye'tiye fiilinin failidir (gelen şeydir).

        İbn Fâris, "a-z-b" kökünün asıl anlamının "insanı çok arzuladığı bir şeyden (hayattan, konfordan) alıkoymak, engellemek ve onu şiddetli bir acıya mahkûm etmek" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ceza (eskatoloji) sistemini tahlil ederken "azap" kavramının müşrik (cahiliye) telakkisiyle çatışmasını inceler. Kabile sisteminde her suçun (hatta cinayetin bile) diyet ödenerek, şefaatle veya kabile gücüyle engellenebilecek dünyevi bir cezası vardı. Ancak Kur'an'ın bahsettiği bu ilahi "Azap", hiçbir rüşvetin, putun veya müttefikin durduramayacağı mutlak, ontolojik ve tavizsiz bir yıkımdır. Rasyonel insanın bu azaptan "emin" (güvende) hissetmesi akıl kârı değildir.

        Min haysü (مِنْ حَيْثُ)

        Kök: h-y-s

        "-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri ile "yer, yön, cihet, mekân" anlamlarına gelen "haysü" zarfının birleşimidir. "(Öyle bir) Yerden/yönden ki..." manasına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, bu mekân zarfının ardından gelecek olan olumsuz fiille birleşerek, azabın geliş yönünün matematiksel ve coğrafi bir sürpriz barındırdığını, düşmanın saldırı beklediği cepheden değil, en kör, en korumasız ve en beklenmedik açıdan onları vuracağını (müfâcee/anilik) gramatikal olarak vurguladığını belirtir.

        Lâ yeş'urûn (لَا يَشْعُرُونَ)

        Kök: l-a + ş-a-r

        Olumsuzluk edatı (lâ) ve "hissetmek, duyu organlarıyla algılamak, farkına varmak, şuurunda olmak" anlamlarındaki "ş-a-r" kökünden türeyen çoğul muzari fiilin birleşimidir. "Hissetmedikleri, farkına varamadıkları, şuurunda olmadıkları (bir yerden)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "ş-a-r" kökünün "bir şeyi çok ince, gizli ve derin bir yolla algılamak, sezmek" anlamına geldiğini açıklar. Eylemin olumsuzlanması (lâ yeş'urûn), müşriklerin en ufak bir sezgi kırıntısından dahi mahrum kalarak, mutlak bir hissizlik ve gaflet içinde yakalandıklarını gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şuur" kavramının en temel canlılık, algı ve hayatta kalma refleksi olduğunu söyler. Râgıb'a göre, hakikate karşı sinsi tuzaklar (mekr) kuran o kibirli müstekbirler, kendilerini son derece akıllı ve uyanık sanıyorlardı. Ancak ilahi azap onları o kadar hazırlıksız yakalar ki; yaklaştığını "hissedecek" kadar bile temel bir duyu (şuur) refleksinden mahrum, aciz nesnelere dönüşürler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an kelimelerinin psikolojik yansımalarını incelerken, bu kapanışın muazzam bir psikolojik ironi (alay) barındırdığına dikkat çeker. Kılıç'a göre, kapalı kapılar ardında (mekru) peygambere tuzak kuranlar, o planı o kadar gizli yaptıklarını düşünüyorlardı ki, kendi kurnazlıklarıyla sarhoş olmuşlardı. Kur'an, azabın onları "hiç fark etmedikleri" (lâ yeş'urûn) bir kör noktadan vuracağını söyleyerek, onların o sahte "kurnaz/uyanık" imajlarını yerle bir eder. Kendi kurdukları tuzakların karanlığında "şuursuzlaşan" (hissizleşen) insan, kendi helakini algılayamayacak kadar kibre ve narsisizme gömülmüş demektir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi metinlerindeki bu dramatik sahneyi tahlil eder. Öztürk'e göre Kur'an, müşriklerin kendini aşırı güvende hisseden (e fe emine) tavrını adeta sinematografik bir sahneyle çökertir. Onlar keyifle tahtlarında oturup sinsi planlar yaparken, felaket onları ayaklarının altından (hasf) veya en ufak bir rüzgarını bile "hissetmedikleri" (lâ yeş'urûn) bir açıdan aniden silip süpürür. Ayet, kibrin insanı nasıl ahmaklaştırdığını ve ilahi plan (mekrullah) karşısında insan aklının nasıl zavallılaştığını resmeden kusursuz bir teolojik trajedidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X