Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 43. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 43. Ayet

    وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ اِلَّا رِجَالاً نُوح۪ٓي اِلَيْهِمْ فَسْـَٔلُٓوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ erselnâ min kablike illâ ricâlen nûhî ileyhim(c) fes-elû ehle-żżikri in kuntum lâ ta’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      43-44. "Senden önce de ancak kendilerine vahiy indirdiğimiz kişileri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız bilgi sahibi olanlara sorun. O peygamberleri apaçık delillerle ve kutsal metinlerle gönderdik. İnsanlara indirdiklerimizi kendilerine açıklaman için ve (ola ki üzerinde) düşünürler diye sana da uyarıcı kitabı indirdik."

      Senden önce de ancak kendilerine vahiy indirdiğimiz kişileri peygamber olarak gönderdik. En doğrusunu Allah bilir ya, müfessirlerin söylediklerine göre bu, kâfirlerin yaptıkları bir işin ardından vuku buluyor. Onlar şöyle dediler: “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” dediler. Yine: “Bize melekler gönderilmesi veya Rabbimizi görmemiz gerekmez miydi?” dediler. Buna karşılık yüce Allah onlara şu cevabı verdi: Senden önce de ancak kendilerine vahiy indirdiğimiz kişileri peygamber olarak gönderdik. Yani biz kadınlardan peygamber göndermedik, peygamberler erkek olup hem erkeklere hem de kadınlara gönderilmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

      Eğer bilmiyorsanız bilgi sahibi olanlara sorun. Bazıları şunu söylemiştir: Bu söz soru sorma emrini içermez. Fakat eğer bilenlere sorarsanız, bundan önce insanlara kendi türleri dışındaki bir türden peygamber gönderilmediğini onlar size haber verirler. Bazıları da şöyle demiştir: Bu beyan soru sorma mahiyetinde bir emirdir. Yani bilgi sahiplerine sorun ve onları taklit edin. Eğer mutlaka taklit etmeniz gerekli ise bilenlere sorun ve onları taklit edin, babalarınızı ve kitabı bilmeyenleri taklit etmeyin, fakat bilgi sahiplerini taklit edin.

      Bazıları bilgi sahibi olanlara sorun meâlindeki beyan hakkında şu yorumu yapmıştır; Eğer apaçık delilleri ve kanıtları bilmiyorsanız onları taklit edin. Bu beyanın şu anlama gelmesi de muhtemeldir: Eğer delilleri ve peygamberlerin getirdikleri kitapları bilmiyorsanız peygamberlerin delillerle ve kitaplarla sadece insanlardan gönderildiğini haber versinler. Dolayısıyla bazı müfessirlerin belirttiği gibi takdim ile olur; “Senden önce biz sadece kendilerine vahiyler ilettiğimiz erkekleri deliller ve kitaplarla gönderdik.” Yine bilgi sahibi olanlara sorun meâlindeki cümlenin şöyle yorumlanmaya ihtimali vardır: Yani Ehl-i Kitap’tan şeref sahibi değerli kimselere sorun ki size delilleri ve kitapları açıklasınlar. Çünkü onlar bilgileri gizlemekten ve yalan konuşmaktan hoşlanmazlar. Eğer bilgi sahipleri bütün Ehl-i Kitap olanlar olursa, kastedilen şey elçilerin beşerden ve erkeklerden olduğunu sormaktır. Çünkü onlar bunu biliyorlar.

      Sana da uyarıcı kitabı indirdik. Denildi ki: İndirilen mesajları insanlara açıklaman için sana Kuranı gönderdik. İnsanlara açıklaman meâlindeki cümlenin şu anlama gelmesi muhtemeldir: Gayb haberlerini ve onların gıyabında olan hususları, Allah’ın kulları üzerindeki hakları, insanların birbiri üzerindeki haklarını açıklaman, yaptıkları her şeyi açıklaman, sakınacakları eylemleri, helâl ve haramları açıklaman için.

      (Ola ki üzerinde) düşünürler. Bu konuda düşünürler. İnsanlara indirdiklerimizi kendilerine açıklaman için sana da uyarıcı kitabı indirdik. Bu âyet şöyle de yorumlanabilir: Kitaplarında tahrif ettikleri, değiştirdikleri hususları açıklaman için sana Kitab’ı indirdik, dolayısıyla bunda senin peygamberliğinin delili ve işareti vardır. Yahut şöyle yorumlanabilir: Hz. Peygambere (s.a.) indirilen onlara indirilen gibidir. Çünkü yüce Allah, Hz. Peygamber’in (s.a.), onlara indirilen vahiyleri açıklıyor olduğunu beUrtmiştir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve mâ (وَمَا)

        Kök: v + m-a

        "Ve" bağlacı ile "değil, yapmadık, etmedik" anlamlarına gelen olumsuzluk edatının (mâ-i nâfiye) birleşimidir. "Ve göndermedik" eyleminin olumsuz formunu başlatır.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an edatlarını (nahiv) incelerken, cümlenin başındaki bu olumsuzluk edatının (mâ), cümlenin ilerleyen kısımlarındaki istisna edatıyla (illâ) birleşerek Arap belagatındaki en güçlü sınırlandırma ve tekel altına alma (hasr ve kasr) sanatını oluşturduğunu belirtir. Müşriklerin "Allah elçi göndermez" veya "Elçi melek olmalı" şeklindeki mutlak inkârları, bu edatla başlayan ilahi bir kural cümlesiyle gramatikal olarak parçalanmaya başlar.

        Erselnâ (أَرْسَلْنَا)

        Kök: r-s-l

        Sözlükte "göndermek, vazifelendirmek, peş peşe yollamak" anlamlarındaki kökten if'al babında (irsâl) türeyen mazi (geçmiş zaman) fiilin birinci çoğul şahıs (biz) çekimidir. "Biz elçi olarak gönderdik" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "r-s-l" kökünün temelinde "bir şeyin sükûnetle, yumuşak bir akışla ve art arda (kesintiye uğramadan) ilerlemesi" manasının bulunduğunu açıklar. İlahi vahyi insanlara ulaştırmakla görevlendirilen kişiye resûl, bu eyleme de irsâl denmesi; mesajın hedefine sükunetle ve belli bir düzen/tarihsellik içinde akması sebebiyledir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim modelini tahlil ederken "irsâl" eylemine dikkat çeker. Izutsu'ya göre Allah ile insan arasında doğrudan ontolojik bir temas imkânsızdır. "Erselnâ" eylemi, aşkın (müteal) olan Yaratıcı'nın, yarattığı fiziksel ve tarihsel âleme müdahale etmesinin, sessizliği bozarak insanlık tarihiyle iletişim kurmasının fiili formudur.

        Min kablike (مِن قَبْلِكَ)

        Kök: m-n + k-b-l + k

        "-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri, "önce, önceki zaman/mekân" anlamlarındaki "kabl" zaman zarfı ve muhatap (sen) zamirinin (ke) birleşimidir. "Senden önce, senin zamanından evvel" demektir.

        İbn Fâris, "k-b-l" kökünün "zaman veya mekân olarak yüzünü döndüğün, önde olan taraf" olduğunu belirtir.

        Angelika Neuwirth, Mekke metinlerinin yapısal analizinde Kur'an'ın "tipolojik tarih" okumasına vurgu yapar. Neuwirth'e göre "Senden önce" (min kablike) ifadesi, Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği mesajın yepyeni, köksüz ve tesadüfi bir yenilik olmadığını ispatlar. Aksine, o (Hz. Muhammed), tarihin derinliklerinden süzülüp gelen evrensel monoteist (tek tanrıcı) geleneğin ve peygamberler zincirinin organik bir devamı, bir halkasıdır. Ayet, onu tarihsel bir bağlama oturtarak meşruiyetini (kabl) tahkim eder.

        İllâ (إِلَّا)

        Kök: i-l-l (edat)

        Sözlükte "ancak, sadece, -den başka, hariç" anlamlarına gelen istisna edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, "Ve mâ ... illâ" (Göndermedik ... ancak/sadece) kurgusunun, peygamberlerin ontolojik (varlıksal) doğasını tartışmaya kapalı bir şekilde tekel altına aldığını (hasr) belirtir. Elçilerin mahiyeti, bu edatla birlikte sadece bir sonraki kelimeye (beşeriyetlerine) indirgenir.

        Ricâlen (رِجَالًا)

        Kök: r-c-l

        Sözlükte "erkekler, adamlar, olgun insanlar" anlamlarına gelen "racül" kelimesinin çoğul ve mansub (nesne/mef'ul) formudur. Cümlede "Ancak erkekler (insanlar) gönderdik" anlamını oluşturur.

        İbn Fâris, "r-c-l" kökünün temelinde "yaya yürümek, iki ayak üzerinde durmak, güç ve kuvvet sahibi olmak" manasının yattığını açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında bu kelimenin melek, cin veya başka bir ruhanî varlık cinsine zıt olarak doğrudan doğruya "fiziksel bedene sahip beşeri/insanı" tanımladığını belirtir. Râgıb'a göre elçilerin "erkeklerden" (ricâl) seçilmesi, insan toplumlarına en iyi rehberliği yine onların içinden, onların dilini konuşan ve fiziksel zorluklara göğüs gerebilecek güce sahip ölümlü insanların yapabileceği hikmetine mebnidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin inmesine sebep olan sosyolojik ve tarihsel tartışmaya (esbâb-ı nüzul bağlamına) dikkat çeker. Aydar'a göre Mekkeli müşrikler, "Allah bize peygamber olarak bir insan (beşer) mı gönderdi? Eğer isteseydi gökten melekler indirirdi" diyerek Hz. Peygamber'i küçümsüyorlardı. Kur'an, "Biz senden önce de melekler değil, ancak yiyip içen, pazarlarda dolaşan, evlenen ve ölen 'erkekler/insanlar' (ricâlen) gönderdik" diyerek müşriklerin bu temelsiz teolojisini (melek elçi beklentisini) evrensel tarih yasasıyla (sünnetullah) çürütür.

        Nûhî (نُّوحِي)

        Kök: v-h-y

        Sözlükte "gizlice bildirmek, işaret etmek, fısıldamak, ilham etmek" anlamlarındaki kökten if'al babında (îhâ) türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilin birinci çoğul (biz) çekimidir. "Biz onlara vahyederiz" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "v-h-y" kökünün "hızlı, süratli ve başkalarından gizli bir şekilde bilgiyi iletmek, fısıldamak" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vahiy" kavramının ilahi bağlamda, Allah'ın dilediği bilgiyi peygamberinin kalbine vasıtalı (melek aracılığıyla) veya vasıtasız olarak, sıradan insanların duyamayacağı ve algılayamayacağı gizemli/süratli bir yolla "ilkâ etmesi" (bırakması) olduğunu açıklar. Onlar (ricâl) normal birer insandırlar; onları diğer insanlardan ayıran yegâne fark, kendilerine bu fiilin (nûhî/vahyedilmesi) tecelli etmiş olmasıdır.

        Toshihiko Izutsu, vahyin semantik analizini yaparken, bu eylemin dikey bir iletişim hattı olduğunu söyler. Izutsu'ya göre "nûhî" eylemi, mutlak bilinç olan Allah'ın, zaman ve mekânla sınırlı olan beşerin (insanın) zihnine/kalbine sızmasıdır. Müşriklerin anlayamadığı şey de budur: Onlar ilahi olanla (Tanrıyla) sıradan insanın (beşerin) iletişim kurmasını (vahyi) imkânsız sayıyor, bu yüzden vahyin ancak ruhanî bir meleğe gelebileceğine inanıyorlardı.

        İleyhim (إِلَيْهِمْ)

        Kök: i-l-y + h-m

        "Yönüne, -e/-a, tarafına" anlamlarındaki "ilâ" harf-i cerri ile "onlar" (hüm) zamirinin birleşimidir. "Onlara (vahyederiz)" demektir.

        Celaleddin el-Suyuti, "ilâ" edatının burada "intiha-i gaye" (hedefe tam varış ve yönelim) işlevi gördüğünü belirtir. Vahiy, boşluğa fırlatılan bir ses değil, doğrudan seçilmiş o kişilerin (peygamberlerin) akıl ve kalplerine (ileyhim) nokta atışıyla yönlendirilmiş ilahi bir kelamdır.

        Fes'elû (فَاسْأَلُوا۟)

        Kök: f + s-e-l

        Takibiyye ve sonuç bildiren "fe" bağlacı ile "sormak, talep etmek, bilmediğini öğrenmek" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul emir fiilinin birleşimidir. "O halde sorun, gidin araştırıp öğrenin!" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "s-e-l" kökünün "birine yönelerek ondan maddi bir şey istemek veya bilmediği bir meseleyi açıklamasını talep etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "suâl" (soru sorma) eyleminin cehaletin en tabii ilacı olduğunu söyler. Râgıb'a göre kibirli insan soru sormaktan kaçınır; oysa Kur'an, "fes'elû" (sorun) diyerek insanı dogmatizmden çıkıp hakikati "araştırmaya", aklını kullanarak bilgi sahibine müracaat etmeye zorlar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an kelimelerinin psikolojik boyutu bağlamında bu emir fiilinin etkisine değinir. Kılıç'a göre, Mekke'nin müstekbirleri (kibirlileri) kendilerini her şeyi bilen en bilge kişiler olarak görüyorlardı. Kur'an onlara "Gidin sorun!" (fes'elû) diyerek muazzam bir psikolojik tokat atar. Onlara zımnen, "Siz bu konularda cahilsiniz, kendi cehaletinizde boğulmak yerine kibrinizi kırın ve gidip bilenlerden öğrenin" diyerek onları tevazuya ve bilgiye (epistemolojik itaate) mecbur bırakır.

        Ehle (أَهْلَ)

        Kök: e-h-l

        Sözlükte "sahipler, mensuplar, bir şeye ehil ve aşina olanlar, aile, uzmanlar" anlamlarına gelen isimdir. Cümlede mef'ul (nesne) konumundadır.

        İbn Fâris, "e-h-l" kökünün "birbirine en sıkı bağlarla bağlı, birbiriyle ünsiyet (yakınlık) kurmuş ve bir konuya en çok aşina olan topluluk" manasına geldiğini belirtir. Bir ilmin "ehli" demek, o ilimle içli dışlı olmuş, o bilginin uzmanı/sahibi demektir.

        ez-Zikri (ٱلذِّكْرِ)

        Kök: z-k-r

        Sözlükte "hatırlamak, anmak, zihinde tutmak, bilgi, ilahi kitap, şeref" anlamlarına gelen masdar/isimdir. "Ehle" kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak "Zikir ehli, bilgi sahipleri, kitabı (vahyi) bilenler" tamlamasını oluşturur.

        İbn Fâris, "z-k-r" kökünün temelinde "bir şeyi unutmamak, daima hatırda ve zihinde canlı tutmak, dile dökmek" manasının bulunduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "zikir" kelimesinin Kur'an'da sadece sözlü bir tekrar değil, ilahi kitabın/bilginin bizzat kendisi (Tevrat, İncil, Kur'an) olduğunu belirtir. Çünkü ilahi kitaplar, insana unuttuğu yaratılış gayesini "hatırlatan" (zikir) en büyük hafızadır. "Zikir ehli" (ehl-i zikir) ise o ilahi metinlerin bilgisine sahip olan, o geleneği hafızalarında barındıran âlimlerdir.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın Geç Antik Çağ bağlamında bu ifadenin polemik değerine dikkat çeker. Reynolds'a göre "Ehl-i Zikir", doğrudan doğruya daha önceki vahiylere muhatap olmuş "Ehl-i Kitap" (Yahudi ve Hristiyan alimleri) demektir. Mekkeli putperestler peygamberin bir insan olamayacağını iddia edince Kur'an onlara tarihsel bir meydan okuma sunar: "Eğer inanmıyorsanız, gidin Tevrat ve İncil'i bilen o uzmanlara (ehl-i zikre) sorun. Onlar size, Musa'nın veya İsa'nın da melek değil, tıpkı Muhammed gibi yemek yiyen, yürüyen insanlar (beşer) olduğunu söyleyeceklerdir." Bu, Mekkeli müşriklerin itirazını, dönemin monoteist bilgi otoriteleri üzerinden çürütme taktiğidir.

        Toshihiko Izutsu, "zikir" kavramının felsefi altyapısında "unutuşun" (gafletin) zıddı yattığını belirtir. İnsanlık (müşrikler) peygamberlerin doğasını "unutmuş" ve cehalete düşmüştür. Zikir ehli, bu unutulmuş tarihsel/teolojik gerçeği koruyan bilgi merkezleridir.

        İn (إِن)

        Kök: i-n

        "Eğer, şayet, madem ki" anlamlarına gelen, bir eylemi bir koşula bağlayan şart edatıdır.

        Küntüm (كُنتُمْ)

        Kök: k-v-n

        "İseniz, idiniz, oldunuz" anlamlarındaki "kâne" nakıs fiilinin geçmiş zaman çoğul muhatap (siz) çekimidir. Şart cümlesinin (in küntüm) fiilidir.

        Lâ ta'lemûn (لَا تَعْلَمُونَ)

        Kök: l-a + a-l-m

        Olumsuzluk edatı (lâ) ve "bilmek, idrak etmek, gerçeği kavramak" anlamlarındaki "a-l-m" kökünden türeyen çoğul muzari fiilin birleşimidir. "Bilmiyorsanız, bilgi sahibi değilseniz" anlamına gelir. Şart cümlesini tamamlar.

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "nesnenin veya hakikatin özüne nüfuz edip onu cehaletten ayıracak kesin bir nişâneye (bilgiye) sahip olmak" olduğunu tekrarlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "bilmemek" (lâ ta'lemûn) eyleminin sadece entelektüel bir eksiklik değil, teolojik bir itiraf kapısı olduğunu belirtir. Kişinin hakikate ulaşmasının ilk şartı, "bilmediğini kabul etmesidir". Kur'an, "Eğer bilmiyorsanız sorun" diyerek cehaleti kınar ancak aynı zamanda cehaletten çıkış yolunun rasyonel (bilene sorma) yöntemini de gösterir.

        Dücane Cündioğlu, varlık ve bilgi felsefesi (epistemoloji) bağlamında ayetin bu kapanışını tahlil eder. Cündioğlu'na göre müşrik aklı, "bilmediğini de bilmeyen" (cehl-i mürekkep / katmerli cehalet) içinde debelenen kibri temsil eder. Ayet "İn küntüm lâ ta'lemûn" (Şayet bilmiyorsanız) derken, aslında onlara çok ince bir ironiyle ve edebi bir tahakkümle varoluşsal sınırlarını hatırlatır. Kibre kapılıp "Peygamber melek olmalıydı!" diye ahkâm kesen Mekke aristokrasisine; "Sizin bu konularda zerre kadar ilminiz yok, madem cahilsiniz, o halde susup gidip bilenlere (Zikir Ehline) başvurun" denilerek, insanın kendi bilgisizliğini kabullenmesinin (haddini bilmesinin) hakikati aramadaki en temel erdem olduğu vurgulanır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X