اِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ اِذَٓا اَرَدْنَاهُ اَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 40. Ayet
Daralt
X
-
"Biz bir şeyi murat ettiğimizde sözümüz “ol!” demekten ibarettir, o da hemen oluverir."
Biz bir şeyi murat ettiğimizde sözümüz “ol!” demekten ibarettir. Allah Teâlâ emrinin süratle gerçekleştiğini, işlerin onun için göz açıp kapayacak kadar süreden daha kısa zamanda vuku bulduğunu haber veriyor. Bu yorumda şuna işaret vardır. “Yaratmak fiili” ve “yaratılan” aynı şey değildir. Çünkü “ol” anlamındaki “kün” (كُنْ) emri ile bir şeyin yaratılması anlatılmıştır. “Fe yekûn” (فَيَكُونُ) sözü ile de yaratılan (mükevven) ifade edilmiştir. Bunun gibi, “innemâ kavlünâ li-şey’in” (إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ) cümlesindeki “şey” (شَيْءٍ) kelimesi de şeyin yaratılmasından kinâye kılmmıştır. Dolayısıyla “şey” sözü ona yönelik sözün vaki olması ve tekvinden kinâye yapılmıştır. Böylece tekvinin mükevvenden başka bir şey olduğu ortaya çıkmıştır. Sonra şu ihtimaller söz konusudur: Tekvin ya sonsuza varacak şekilde başka bir tekvinle var olur (teselsül) ya da başka bir tekvin olmadan var olur. Biz daha önce her ikisinin de yanlış olduğunu açıklamıştık. Meselenin aslı bu iki alternatiften oluşur'". Böylece ortaya çıktı ki, Allah Teâlâ ezelde tekvin sıfatı ile nitelenmiştir, yani tekvin ezelî bir sıfattır. Başarıya ulaştırmak yalnız Allaha aittir.
İkincisi: Kesbi (fiili) yapana kâsib denir. Kim hangi fiili yaparsa o fiile ait isim ona tahsis edilir. Eğer söz konusu olan yaratıkların bütün fiilleri ise yaratıklar bununla isimlendirilir; ölü, hareketli, hareketsiz, pis, temiz, küçük, büyük olan gibi. Allah bunlardan münezzeh olunca o yaratan, öldüren, dirilten, hareket ettiren, durduran, toplayan, ayıran diye isimlendirilir. Böylece ortaya çıkmıştır ki, Allah’ın fiili yaptığı işten (mefûl) ayrıdır. Zatıyla doğrudan nesneleri yaratır, başka bir vasıta ile değil. Başarıya ulaştırmak yalnız Allaha aittir.
Yorumu Yorumla
-
İnnemâ (إِنَّمَا)
Kök: i-n-n + m-a (edat)
Sözlükte "ancak, sadece, muhakkak ki, şu bir gerçek ki" anlamlarına gelen, bir hükmü mutlaklaştırmak ve başka ihtimalleri dışarıda bırakmak için kullanılan sınırlandırma (hasr/kasr) edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) bu edatın "hasr" (daraltma ve tekel altına alma) işlevini tahlil eder. Suyuti'ye göre ayet "İnnemâ" ile başlayarak, Allah'ın yaratma eyleminin yegâne yolunun O'nun mutlak iradesi ve tek bir sözü ("Ol" emri) olduğunu; bu var etme sürecinde meşakkate, zamana, fiziksel araçlara veya şefaatçilere asla yer olmadığını gramatikal olarak kesinleştirir.
Kavlünâ (قَوْلُنَا)
Kök: k-v-l + n-a
Sözlükte "sözümüz, bizim söylememiz, kelamımız" anlamlarındaki "kavl" kelimesi ile "bizim" anlamındaki "nâ" zamirinin birleşimidir. İnnemâ edatının ismidir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "k-v-l" kökünün "ağızdan çıkan, anlamlı ve iradeli ses" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "kavl" (söz) kavramının Allah'a nispet edildiğinde beşeri ve fizyolojik bir sese (harflere, dudak kıpırtısına) indirgenemeyeceğini belirtir. Râgıb'a göre buradaki "sözümüz" ifadesi, Allah'ın mutlak iradesinin varlık sahnesine çıkışını (tekvin sıfatının tecellisini) insan aklının kavrayabilmesi için kelimelere dökülmüş sembolik bir anlatımdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "İlahi Kelam"ın (Tanrı Sözü'nün) ontolojik/yaratıcı gücüne dikkat çeker. Izutsu'ya göre, Sami din geleneğinde Tanrı'nın sözü, insanlar arasındaki gibi sadece bilgi aktaran bir iletişim aracı (haber) değildir; doğrudan doğruya bir enerji, yokluktan varlığa çıkaran kozmik ve "ontolojik bir inşa" aracıdır. Allah "söyler" ve evren "olur".
Li şey'in (لِشَىْءٍ)
Kök: l + ş-y-e
"İçin, -e/-a" anlamındaki "lâm" (li) harf-i cerri ile "şey, varlık, nesne" anlamlarına gelen kelimenin birleşimidir. "Bir şey için, herhangi bir şeye" anlamına gelir.
İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün temelinde "bir şeyin varlık sahasına çıkmasını dilemek ve irade etmek" manasının bulunduğunu açıklar.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi (ontoloji) ve kelam ilmi bağlamında bu kelimenin yarattığı büyük tartışmaya dikkat çeker. Cündioğlu'na göre; henüz yaratılmamış, yokluk (adem) halindeki bir varlığa "şey" denilip denilemeyeceği tartışılmıştır. Ayet "bir şeye ol deriz" dediğine göre, o şey Allah'ın ilminde (zihninde) zaten bir tasarı/mahiyet olarak mevcuttur. Fiilen (dış dünyada) yok olsa bile, ilahi bilgide "şey" olarak sabittir. İlahi emir (Kün), o "şeyi" ilahi tasarımdan çıkarıp maddi gerçekliğe taşır.
İzâ (إِذَآ)
Kök: i-z-e (edat)
Sözlükte "zaman, -dığı zaman, şayet, olunca" anlamlarına gelen şart ve zaman zarfıdır.
Celaleddin el-Suyuti, buradaki "izâ" edatının, ilahi iradenin tecellisi ile yaratılış eylemi arasında kopmaz bir zaman ve şart bağı kurduğunu belirtir. Karar alındığı "zaman" (izâ), sonucun gecikmesi imkânsızdır.
Eradnâhu (أَرَدْنَٰهُ)
Kök: r-v-d + h-v
Sözlükte "irade etmek, dilemek, istemek, murat etmek" anlamlarındaki kökten if'al babında (irâde) türeyen mazi (geçmiş zaman) fiilin "biz" çekimi ile "onu" anlamındaki "hû" zamirinin birleşimidir. "Onu dilediğimizde/murat ettiğimizde" anlamına gelir.
İbn Fâris, "r-v-d" kökünün asıl anlamının "bir şeyi aramak, talep etmek, o şeye yönelmek" olduğunu belirtir. İrade, Yaratıcının var etme kastıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "irade" kavramının, bir şeyin varlığını yokluğuna tercih eden o mutlak güç olduğunu ifade eder. Beşeri irade zamanla değişebilir, zayıflayabilir veya engellerle karşılaşabilir; ancak Allah'ın iradesi (erâde), oluşun önündeki tüm engelleri iptal eden mutlak bir kozmik taahhüttür.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi surelerindeki diriliş (ba's) tartışmalarına değinirken bu fiilin taşıdığı teolojik meydan okumaya dikkat çeker. Öztürk'e göre müşrikler, çürümüş ve toza dönmüş kemiklerin yeniden nasıl birleşeceğini sorarak "dirilişi" çok meşakkatli, imkânsız bir süreç sanıyorlardı. Allah, onların o mekanik algısını yerle bir ederek; yaratmanın veya diriltmenin fiziki bir yorgunluk değil, bütünüyle kendi mutlak "iradesine" (erâdnâhu) bağlı bir olgu olduğunu, O dilediği an en karmaşık dirilişin bile çocuk oyuncağı gibi basit bir emre baktığını yüzlerine çarpar.
En (أَن)
Kök: e-n (edat)
Kendisinden sonra gelen muzari fiili masdar (isim) formuna sokan (masdariyye) edattır. "-mesi, -ması" anlamı katar.
Celaleddin el-Suyuti, bu edatın, ardından gelen fiili (nekûle) masdara çevirip "kavlünâ" (sözümüz) şeklindeki isim (mübteda) ile gramatikal bir eşitlik/denklem kurduğunu belirtir.
Nekûle (نَقُولَ)
Kök: k-v-l
Sözlükte "söylemek, söz söylemek" anlamlarındaki kökten türeyen muzari fiilin birinci çoğul şahıs (biz) çekimidir. Baştaki "en" edatından dolayı nasb (üstün) okunur. "Söylememiz(dir)" manasına gelir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kökünün bu kez fiil formunda (nekûle) tekrar gelmesinin, yaratma eyleminin bir defa olup bitmiş (statik) bir olay olmadığını; evrendeki her anın, her yeni varlığın ve ahiretteki her dirilişin sürekli olarak Allah'ın yaratıcı kelamının (dinamik) bir tecellisiyle gerçekleştiğini ifade ettiğini belirtir.
Lehu (لَهُۥ)
Kök: l + h-v
"İçin, -e/-a" anlamındaki "lâm" (li/le) harf-i cerri ile "ona, o şeye" anlamındaki "hû" zamirinin birleşimidir. "Sadece ona (dememizdir)" anlamındadır.
Celaleddin el-Suyuti, buradaki "lâm" edatının tahsis ve doğrudan yönelim bildirdiğini belirtir. İlahi iradenin ve varlık fermanının genel bir kozmik rüzgar gibi esmediğini, aksine yaratılmak veya diriltilmek istenen o spesifik "varlığa/şeye" doğrudan (lehu) hedeflenmiş şaşmaz bir komut olduğunu gramatikal olarak vurgular.
Kün (كُن)
Kök: k-v-n
Sözlükte "olmak, meydana gelmek, varlık sahasına çıkmak" anlamlarındaki "k-v-n" nakıs fiilinden türeyen emir kipidir. Evrenin varoluş kilidini açan mutlak ilahi emirdir: "Ol!"
İbn Fâris, "k-v-n" kökünün "hiçlikten mevcudiyete (varlığa) geçmek ve meydana gelmek" anlamına geldiğini açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojisinde (varlık felsefesinde) "Kün" (Ol) kelimesinin merkeziliğine odaklanır. Izutsu'ya göre müşrik zihniyeti yaratılışı aşamalı, meşakkatli ve aracıların (putların/meleklerin) desteğini gerektiren zorlu bir süreç sanıyordu. Kur'an, sonsuz bir karmaşıklığa sahip olan evrenin ve ölümden sonraki dirilişin, ilahi kudret açısından tek heceli, kısacık bir "Kün" (Ol) kelimesi kadar kolay olduğunu söyleyerek muazzam bir teolojik ve estetik sarsıntı yaratır. Varlık, Tanrı'nın kelamının yankısından ibarettir.
Gabriel Said Reynolds, "Kün" emrinin teolojik soykütüğünü incelerken; bu kelimenin, Hristiyan ve Yahudi geleneğindeki Yaratılış (Tekvin) kitabında geçen "Yehi" (Fiat lux / Işık olsun) kavramıyla aynı monoteist kozmolojiye dayandığını belirtir. Evreni "söz ile var etme" fikri, putperestlerin felsefesini çürüten Ortadoğu tek tanrıcılığının en güçlü ve ortak ontolojik itirazıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilminde "Kün feyekûn" kavramını incelerken; Allah'ın eşyayı yaratmak için Kâf ve Nûn harflerine veya fiziki bir sese muhtaç olmadığını belirtir. Ansiklopediye göre "Kün" emri, ilahi iradenin süratini, meşakkatsizliğini ve eşyanın o mutlak iradeye anında boyun eğişini insan aklının kavrayabilmesi için seçilmiş muazzam bir dilsel metafordur (temsildir).
Fe yekûnu (فَيَكُونُ)
Kök: f + k-v-n
Sonuç ve takibiyye bildiren "fe" bağlacı ile "olur, varlık sahasına çıkar, meydana gelir" anlamlarındaki muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilin birleşimidir. "O da anında/hemen oluverir" anlamına gelir.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının (k-v-n) var olmak olduğunu tekrarlayarak, muzari kipiyle eylemin fiilen gerçekleşme anını ifade ettiğini belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin can alıcı nahiv (sentaks) estetiğinin buradaki "fe" (fâ-i takibiyye) edatında gizli olduğunu belirtir. Emrin (Kün) verilmesiyle, sonucun (Yekûn) gerçekleşmesi arasında hiçbir zaman dilimi, hiçbir mekanik süreç veya fiziksel direnç giremez. "Fe" edatı, ilahi komutla kozmik varoluş arasındaki o muazzam eşzamanlılığı (hızı) ve mutlak nedenselliği gramatikal olarak birbirine yapıştırır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde "Kün" ile "Yekûn" kelimeleri arasındaki cinasa (ses ve kök benzerliğine) dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, Kur'an "Ol deriz, o da yaratılır/meydana gelir" de diyebilirdi. Ancak aynı kökten iki kelimenin (Kün - Yekûn) art arda kullanılması, emir ile sonuç arasındaki o pürüzsüz akışı, dirençsizliği ve ilahi kudretin estetik pürüzsüzlüğünü kulaklarda çınlatan eşsiz bir retorik şaheserdir.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi açısından kapanış kelimesinin (Yekûn) kip yapısını tahlil eder. Cündioğlu'na göre, "Ol deriz ve o şey oldu bitti (kâne)" şeklinde geçmiş zaman kipiyle bitirilmemesi çok kritiktir. Fiilin "Yekûn" (oluverir / olmakta devam eder) şeklinde şimdiki/geniş zamanla ifade edilmesi; varlığın bir kere yaratılıp kendi haline bırakılmış statik bir obje olmadığını, bizzat Allah'ın her an yenilenen (teceddüd-i emsâl) iradesiyle sürekli bir "oluş" (becoming) ve tazelenme halinde olduğunu felsefi olarak ispatlar. Diriliş de bu kesintisiz "oluşun" sadece yeni bir aşamasıdır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla