لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذ۪ي يَخْتَلِفُونَ ف۪يهِ وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّهُمْ كَانُوا كَاذِب۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 39. Ayet
Daralt
X
-
"Böylece Allah, hakkında ihtilaf ettikleri şeyi onlara açıklamayı ve inkâr edenlerin, yalancı olduklarım kendilerinin anlamalarını murat etmiştir"
Bu âyette geçen Kâfir olanların bilmeleri için anlamındaki beyanın şu şekilde tevil edilmesi mümkündür: Yani inkârcılarm ileri gelenlerine uyanlar, reislerinin yalancı olduklarını bilmeleri için. Aksi takdirde yöneticiler tâbileri nezdinde yalancı olurlar. Yahut bunu söylemiş olması, âhiretin kendilerine ait olduğunu iddia etmelerinden dolayıdır. Tıpkı şu beyanda buyurulduğu gibi: . .ona bir nimet tattırsak mutlaka şöyle diyecektir; “Bu benim hakkımdır; ayrıca kıyâmetin kopacağını sanmıyorum”"". Allah onlardan hikâye ederek naklettiği bu sözlere inkâr edenlerin, âhiretin kendilerine ait olduğu iddialarında yalancı olduklarını kendilerinin anlamaları için diye cevap vermiştir.
Hakkında ihtilaf ettikleri şeyi onlara açıklamak için. Bazıları şöyle demiştir: Onlar sadece ölümden sonra dirilme konusunda ihtilafa düştüler. Onların bir kısmı dirilişi tasdik ettiler, bir kısmı da yalanladılar. Allah, bunu onlara açıkla diye buyuruyor: İhtilaf ettikleri şey. Yani dinde ve mezhep konusunda ihtilaf ediyorlar. Bir din ve mezhep iddiasında bulunan herkes, başkalarını da bu din ve mezhebe çağırınca, bunlar içinde hak olanı hak olmayandan, doğru söyleyeni yalan söyleyenden ayırt eder. İnkâr edenlerin, yalancı olduklarını kendilerinin anlamaları için. Bu âyet onların dirilişe inanmama ve onu inkâr etmelerinin yanlışlığını anlamaları anlamına gelmesi ihtimali vardır. Yahut Allah resûlünü yahut Allah’ın birliğini inkâr etmelerinin yanlışhğım bilmeleri anlamına gelmesi mümkündür.
Onlar yalancı olmuşlardır. Bu, inkâr ettikleri hususları inkâr etmekte yalancıdırlar demektir. Bu durum onlar için âhirette ortaya çıkacaktır.
Yorumu Yorumla
-
Li yübeyyine (لِيُبَيِّنَ)
Kök: b-y-n
"İçin, -sın diye" anlamlarına gelen ve gaye/sebep (ta'lîl) bildiren "lâm" (li) edatı ile "açıklamak, netleştirmek, ortaya çıkarmak, beyan etmek" anlamlarındaki kökten tef'îl babında türeyen muzari fiilin birleşimidir. Önceki ayette geçen "Allah ölüleri mutlaka diriltecektir" mutlak vaadinin ontolojik gerekçesini (neden dirilteceğini) açıklayarak başlar: "Onlara apaçık göstersin/açıklasın diye..."
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "b-y-n" kökünün temelinde "iki şeyin birbirinden ayrılarak, aralarındaki farkın, sınırın ve hakikatin şüphe götürmez bir şekilde ortaya çıkması" manasının bulunduğunu açıklar. Diriliş (ba's) gününün amacı, dünyada birbirine karışmış olan hak ile batılı, yalan ile doğruyu birbirinden kesin hatlarla "ayırmak ve beyan etmektir".
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "beyân" kavramını "örtülü ve gizli olan bir mananın üzerindeki perdenin kaldırılarak aklın kavrayabileceği netliğe kavuşturulması" olarak tanımlar. Râgıb'a göre müşrikler dünyada dirilişi reddederken kendi inatları ve kibirleri yüzünden gerçeğin üzerini örtmüşlerdi. Allah, mahşer gününde bu perdeyi yırtarak, inkar ettikleri o gerçeği tüm çıplaklığıyla onların gözleri önüne "serecek/açıklayacaktır" (yübeyyine).
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) fiilin başındaki "lâm" (li) edatının "lâm-ı ta'lîl" (sebep/gaye bildiren harf) işlevi gördüğünü belirtir. Suyuti'ye göre, müşriklerin "Ölüler dirilmeyecek" yeminine karşı Allah'ın "Hayır, diriltecek" demesinin (önceki ayet) ardında yatan ilahi hikmet ve hedef, doğrudan bu "lâm" edatıyla gramatikal olarak birbirine bağlanır. İlahi adalet, hakikati muhatabın yüzüne şüpheye yer bırakmaksızın çarpmak (beyan etmek) için o dirilişi mecburi kılar.
Lehümü (لَهُمُ)
Kök: l + h-m
"İçin, -e/-a" anlamındaki "lâm" (le) harf-i cerri ile "onlar" anlamındaki "hüm" çoğul zamirinin birleşimidir. "Onlara, onlar için" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, buradaki "lâm" edatının "tahsis ve tebliğ" işlevi gördüğünü belirtir. Gerçeğin açıklanması eylemi genel bir sergi değil, dünyada o gerçeği inatla reddeden, yeminler ederek alay eden o spesifik inkarcı zümreye doğrudan ve bizzat "onların gözlerine sokarcasına" (lehüm) yapılacak ontolojik bir yüzleştirmedir.
Ellezî (ٱلَّذِى)
Kök: l-z-y
"O şey ki, o hakikat ki" anlamlarına gelen tekil ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Üzerinde tartışılan o spesifik "konuyu" (diriliş ve tevhid meselesini) cümleye bağlar.
Yahtelifûne (يَخْتَلِفُونَ)
Kök: h-l-f
Sözlükte "birbiriyle uyuşmamak, zıt düşmek, ihtilaf etmek, tartışmak, ayrılığa düşmek" anlamlarındaki kökten iftial babında (ihtilâf) türemiş çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Hakkında ihtilaf edip durdukları, tartıştıkları" anlamına gelir.
İbn Fâris, "h-l-f" kökünün temelinde "bir şeyin diğerinin peşinden gelmesi, onun yerini alması veya ona tamamen ters/zıt bir konumda bulunması" manasının yattığını açıklar. Dünyadaki inanç farklılıkları, insanların hakikat karşısında birbirine zıt (muhalif) yollar tutmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "ihtilâf" kavramının, insanların inanç, söz ve eylemde birbirine uymayan (çelişen) farklı yollara sapması olduğunu belirtir. Râgıb'a göre, dünyada putperestlerin, inananların veya diğer fırkaların "Allah, ahiret ve peygamber" hakkında ürettikleri tüm o kaotik tartışmalar ve çelişkiler, diriliş gününün o mutlak aydınlığında (beyanında) son bulacaktır. Diriliş, tüm tartışmaların kesildiği ve son sözün ilahi adalet tarafından söylendiği yegâne andır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında bu "ihtilaf" kavramının sosyolojik boyutuna dikkat çeker. Izutsu'ya göre Mekke'de tevhid (İslam) ile şirk (cahiliye) arasındaki çatışma, sadece akademik veya felsefi bir fikir ayrılığı değildi. Bu, varoluşsal, ahlaki ve toplumsal bir yarılmaydı. Müşrikler kendi uydurdukları sistemde (ihtilafta) ısrar ederek toplumu kutuplaştırıyorlardı. Ayet, bu tarihsel ve sosyolojik kaosun (ihtilafın), Kıyamet günü kurulacak o büyük ilahi mahkemede mutlak bir netlikle çözüleceğini haber verir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin tarihsel bağlamını tahlil ederken; Kureyş elebaşlarının (Velid b. Muğire, Ebu Cehil vb.) peygamberin getirdiği ahiret haberini duyduklarında aralarında toplanıp, "Bu bir sihir mi? Şiir mi? Eskilerin masalı mı?" diyerek sürekli bir kavram kargaşası ve "tartışma" (yahtelifûn) ürettiklerini belirtir. Allah, onların kasten ürettikleri bu gürültüyü ve kafa karışıklığını, ahiretteki o sarsılmaz gerçeklikle (dirilişle) susturacaktır.
Fîhi (فِيهِ)
Kök: f-y + h-v
"-De/-da, hakkında, içinde" anlamlarına gelen "fî" edatı ile "o" anlamındaki "hî" zamirinin birleşimidir. "Onun (o dirilişin/hakikatin) hakkında" anlamına gelir ve ihtilafın neyin üzerine yapıldığını gramatikal olarak "ellezî" zamirine bağlar.
Ve liya'leme (وَلِيَعْلَمَ)
Kök: v + l + a-l-m
"Ve" bağlacı, gaye/sebep bildiren "lâm" (li) edatı ile "bilmek, idrak etmek, kesin olarak kavramak" anlamlarındaki "a-l-m" kökünden türeyen muzari fiilin birleşimidir. "Ve kesin olarak bilsinler/anlasınlar diye" manasına gelir. Mahşer günündeki dirilişin ikinci büyük varoluşsal hedefini açıklar.
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "bir şeyin hakikatine nüfuz edip onu diğerlerinden ayıracak kesin bir bilgiye, nişâneye sahip olmak" anlamına geldiğini belirtir. Cehaletin tam zıddıdır.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin başındaki "li yübeyyine" (açıklasın diye) fiiline atıf (vav) harfiyle bağlanan bu ikinci "lâm" edatının (liya'leme), ilahi adaletin muhatap üzerindeki psikolojik hedefini pekiştirdiğini belirtir. Diriliş sadece kozmik bir gösteri (açıklama) değildir; aynı zamanda inkar edenlerin zihinlerine kendi suçlarını ve hatalarını "kesin bir bilgiyle/idrakle" (ilim) kazıma, cehaleti (Cahiliye'yi) acı bir farkındalıkla yok etme eylemidir.
Ellezîne (ٱلَّذِينَ)
Kök: l-z-y
"Onlar ki, o kimseler ki" anlamlarına gelen çoğul ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). "Bilsinler diye" eyleminin failini (öznesini) cümleye dâhil eder.
Keferû (كَفَرُوٓا۟)
Kök: k-f-r
Sözlükte "inkar ettiler, örttüler, nankörlük ettiler, gerçeği gizlediler" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul mazi (geçmiş zaman) fiildir.
İbn Fâris, "k-f-r" kökünün asıl anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, karanlığa gömmek" olduğunu belirtir. (Tohumu toprağa gizleyen çiftçiye veya karanlığıyla nesneleri örten geceye 'kâfir' denmesi bu köktendir). Teolojik anlamda, Allah'ın ayetlerini, diriliş gerçeğini ve peygamberin mesajını inatla "örten", görmezden gelen kitleleri tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "küfr" kavramını "nimeti görmezden gelmek ve hakkı inatla gizlemek" olarak açıklar. Râgıb'a göre küfür (inkar), basit bir bilgisizlik (cehalet) değil, kalbin ve aklın gerçeğe karşı bilerek düşmanlık etmesi ve hakikatin üstünü kibirle kapatmasıdır (cühûd). Müşrikler yemin ederek ahiretin üstünü "örtmüşlerdi" (keferû); ahirette ise bu örtü bizzat ilahi irade tarafından yırtılıp onlara gerçek "bildirilecektir" (liya'leme).
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik örgüsünde küfür (k-f-r) kavramının, Mekke aristokrasisinin tevhidi mesaja karşı geliştirdiği en agresif ahlaki sapma olduğuna dikkat çeker. Kâfir, evrendeki ilahi işaretlere karşı gözlerini sımsıkı kapatan varoluşsal bir "nankör"dür. Ahiretteki o sarsıcı uyanış, bu inatçı örtünün (küfrün) paramparça edilip yerini dehşet verici bir "bilme/yüzleşme" (ilim) anına bırakmasıdır.
Ennehüm (أَنَّهُمْ)
Kök: e-n-n + h-m
Cümleye "şüphesiz ki, muhakkak, -dığı gerçeği" anlamlarını katan, isim cümlelerinin başına gelerek anlamı pekiştiren ve masdarlaştıran "enne" edatı ile "onlar" anlamındaki "hüm" zamirinin birleşimidir. "Kendilerinin muhakkak ... olduğunu (bilsinler)" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, "liya'leme" (bilsinler diye) fiilinden sonra gelen bu pekiştirme (tekid) edatının, müşriklerin zihnindeki o büyük felsefi çöküşü gramatikal olarak mühürlediğini belirtir. O gün öğrenecekleri şey basit bir haber değil, kendi varlıklarını temellerinden sarsacak sarsılmaz bir ontolojik "hakikat/olgu" (enne) hükmündedir.
Kânû (كَانُوا۟)
Kök: k-v-n
"İdiler, oldular" anlamlarındaki "kâne" nakıs fiilinin geçmiş zaman çoğul çekimidir. Müşriklerin dünyadayken içinde bulundukları, sürdürdükleri ve ölene kadar terk etmedikleri o geçmiş inatçı varoluş durumlarına işaret eder.
Kâzibîn (كَٰذِبِينَ)
Kök: k-z-b
Sözlükte "yalan söyleyenler, yalancılar, gerçeği çarpıtanlar" anlamlarındaki "kâzib" kelimesinin çoğul ve nasb (yüklem/haber) formudur. "Kendilerinin katıksız yalancılar olduklarını (bilsinler)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "k-z-b" kökünün "doğrunun (sıdk) tam zıddı olarak, gerçeği çarpıtmak, asılsız ve vakıaya uymayan şeyler söylemek" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kizb" (yalan) kavramının, bir sözün dış dünyadaki (objektif) gerçeklikle uyuşmaması olduğunu söyler. Müşrikler, "Allah ölüleri diriltmez" diyerek şiddetli yeminler ettiklerinde (önceki ayet), sadece bir fikir beyan etmiyor, evrenin mutlak hakikatine karşı "yalan" üretiyorlardı. Mahşerdeki diriliş, onların bu devasa sözde-teolojilerinin tek bir "yalana" indirgendiği sondur.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi bağlamında bu son kelimenin müşrik kibrine vurduğu o varoluşsal darbeye dikkat çeker. Cündioğlu'na göre Mekke'nin elitleri, kendilerini toplumun en zeki, en dürüst ve en saygın liderleri olarak görüyor, peygamberi ise "mecnun veya yalancı" olmakla suçluyorlardı. Mahşer günü kurulacak olan o ilahi sahne, maskelerin düştüğü andır. "Kâzibîn" hükmü, sıradan bir ahlaki uyarı değil; onların yeryüzünde kurdukları tüm o şatafatlı statükonun, yeminlerin ve kibrin bütünüyle bir "yalan" (illüzyon) olduğunun kendi yüzlerine, kendi vicdanlarına mutlak bir "ilimle" (ya'leme) çarptırılmasıdır. İnsan, kendi yalanıyla yüzleştiğinde ontolojik olarak çöker.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin psikolojik yıkıcılığını tahlil eder. Kılıç'a göre, dünyada "Allah adına" (billâhi) en ağır yeminleri ederek (cehde eymânihim) yalan söyleyen insanın ahirette yaşayacağı en büyük azap, ateşten önce yaşayacağı bu "kâzibîn" (yalancılar) damgasıdır. Bütün evrenin, meleklerin ve inananların gözü önünde "kendi kendisini kandıran bir yalancı" olduğunu kesin olarak "bilmesi" (liya'leme), insan onurunu ve kibrini mutlak bir sıfır noktasına çeken en dehşetli ilahi adalettir. Diriliş, yalanın infilak ettiği yerdir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla