Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 38. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 38. Ayet

    وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْۙ لَا يَبْعَثُ اللّٰهُ مَنْ يَمُوتُۜ بَلٰى وَعْداً عَلَيْهِ حَقاًّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veaksemû bi(A)llâhi cehde eymânihim(ﻻ) lâ yeb’aśu(A)llâhu men yemût(u)(c) belâ va’den ‘aleyhi hakkan velâkinne ekśera-nnâsi lâ ya’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Onlar, Allah’ın ölen birini diriltmeyeceğine dairen büyük yeminleri ettiler. Aksine bu, Allah’ın bizzat üstlendiği gerçek bir vâdidir, fak at insanla­rın çoğu bilmez."

      Onlar, Allah’ın ölen birini diriltmeyeceğine dair en büyük yeminleri ettiler.

      Bize şöyle bir soru sorulursa: Kâfirlerin yaptıkları yeminin Kur’ânda belirtilmesi ve bu yeminin okunan bir âyet yapılmasının hikmeti nedir? Onların yaptıkları bu yemin, Hz. Peygamber (s.a.) ile arkadaşlarının huzurunda olmuştur. Oysa onlar bu yemini biliyorlardı, bu yemin daha önceki peygamberler ve kıssalar gibi değildir. Geçmişte vuku bulan kıssaları görmediği halde Hz. Peygamber bunları Mekkeliler’e olduğu gibi haber vermiştir. Bunda Hz. Peygamber’in (s.a.) nübüvvet ve risâletinin ispatı vardır. Bunların Kuranda belirtilip okunan Kur an âyetleri yapılmasının hikmet ve faydası, bunun ancak Allah’ın bildirmesi ile bilinmesidir. Onların yaptıkları yeminde sözünü ettiğimiz peygamberliği ispat yoktur, oysa onlar da bunu biliyorlardı, dolayısıyla onu belirtmenin faydası nedir?

      Buna şu cevap verilir; Öyle görünüyor ki Allah Azze ve Celle’nin bu yeminden bize bahsetmesi müşriklerin sefihliklerinin büyük, akıllarının az ve Hz. Peygamber’in (s.a.) yumuşak huylu ve hoşgörülü olduğunu, onlardan gelmesi muhtemel eziyet ve çirkin eylemlere karşı tahammül göstermesi ve insanlar içinde sefihlere, bozgunculara ve asi kimselere karşı nasıl davranacağımızı bilmemiz içindir. Ayrıca bu, akılları az ve sefihleri çok olan kavimlerine karşı Allah elçilerinin yaptıkları muameleyi dikkate alarak bizim de böylelerine nasıl davranacağımızı bilelim diyedir. İşte, Allah’ın müşriklerin yeminlerini Kur’ân’da zikretmesinin faydası budur. O kavimlerden çıkan katmerli kâfirler elçilerin getirdikleri mûcizeler ve delillerin etkisini azaltmak için hakkında kafa karıştırma işini üstlenmişlerdir. Bunu yaparken belirtildiği gibi bazan yemin etmek suretiyle bunu gerçekleştirmişler, öyle ki son derece kuvvetlendirdikleri yemin ifadeleri ile Allah’a yemin etmişlerdir, bazan da peygamberlerin getirdikleri mûcizelerin sihir olduğunu iddia etmişlerdir. Büyüye nispet etmek suretiyle, bazan iftira atmakla ve bazan peygamberlerin deli olduklarım ileri sürmekle bunu yapmışlardır. Yine Hz. Peygambere (s.a.) bir beşerin bilgi öğrettiğini bir haber olarak yaymakla bunu yapmışlardır ki bununla peygamberlere uyanların kafalarını karıştırmak istemişlerdir.

      Ölümden Sonra Dirilmenin Gerekliliği

      Hem öldükten sonra dirilme akıl, hikmet ve peygamberlerin verdiği haberlerle zorunludur. Çünkü elçilerin haberleri ile onun getirdiği haberlere inananların söyledikleri sözlerden daha doğru bir haber yoktur. Peygamberlerin verdikleri haberler, tasdik ve kabul edilmeye başkalarından daha lâyıktır. Çünkü peygamberlerin, doğru söylediklerine dair mûcizeler ve gerçeği söylemelerine ilişkin delilleri vardır. Ölümden sonra dirilmenin akli izahına gelince, bu dünyanın sadece yok edilmek için yaratılmış olması hikmetin dışındadır. Çünkü amacı olmayan her iş faydasızdır, abestir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi; “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”. Allah şunu haber vermiştir: Eğer yaratana dönüş olmazsa yaratıkların var edilmesi abestir. Hikmete gelince Allah’ın veli kullarına yaptıkları zulüm sebebiyle zâlimlerden intikam alması, güzel ve iyi işler yapmaları dolayısıyla yaptıklarına karşılık ihsanda bulunması gereklidir. Zulmü sebebiyle eğer zâlimden intikam almak, güzel iş yapanlara, güzel iş yaptıkları için mükâfat vermek üzere diriliş ve öldükten sonraki hayat var olmasaydı taatlara ve güzel işler yapmaya teşvik etmenin ve zâlimleri intikamla tehdit etmenin bir faydası olmazdı. Dolayısıyla ölümden sonra dirilmek, zikrettiğimiz sebeplerden dolayı vaciptir, Allah’ın veli kulları ile Allah’ın düşmanlarını birbirinden ayırmak da vaciptir. Allah bunları dünyada bir arada yaşatmıştır, oysa hikmet açısından bu iki grubun birbirinden ayrılması gereklidir.

      En büyük yeminleri. Anlatıldığına göre Arap müşrikleri, sadece önemli büyük işlerde ve kendileri için sıkıntılı olan durumlarda, saygı göstermek ve onu yüceltmek için yemin ederlerdi. Aslında onlar normalde ibadet ettikleri putlara yemin ederlerdi. Allah’a yemin ettiklerinde bu onların en büyük yeminleri olurdu.

      Aksine bu, Allah’ın bizzat üstlendiği gerçek bir vâdidir. “Belâ” (بَلَى) sözü onların Allah’ın ölen birini diriltmeyecek anlamındaki sözlerini reddetmektir. Bunun üzerine Allah “belâ” (بَلَى) “öyle değil”, Allah diriltir buyurdu. Allah’ın gerçek bir vâdidir sözünün vâd mânasına gelmesi muhtemeldir. Yani Allah’ın onları dirilteceğine dair bir vâd olarak. Dolayısıyla Allah’ın vâdettiği şeyi yerine getirmek Allah’ın üstlendiği gerçek bir vâdidir. Yahut diriltmeyi vâdedip onu yerine getirmek üzere bir haktır. En doğrusunu Allah bilir.

      Fakat insanların çoğu bilmezler. Bu âyetin iki türlü yorumlanması muhtemeldir. Bunlardan biri şudur: Bildikleri ile amel etmedikleri için Allah onların bilmediklerini beyan etmiştir. Yaratılış gayesine uygun olarak yararlanmadıkları için Allah işitme, görme ve diğer duyuların yararını yaratmadığı gibi bu bilgiyi onlarda yaratmamıştır.

      İkincisi: Allah gerçek anlamda, onların duyularıyla bilgi sahibi olmadıklarını belirtti. Çünkü onlar, sayesinde bilgiye ulaşacakları mûcizeler, âyetler ve diğer sebepler hakkında düşünmediler ve bu sebeple de bilgi sahibi olmadılar. Sonra onları, bilgisizlikleri sebebiyle mâzur kabul etmedi, çünkü Allah onlara, mûcize, delil ve âyetlere bakıp düşünmek suretiyle bilgiye ulaşacak imkânı vermiştir. Fakat onlar kendilerini başka işlerle meşgul ettiler ve kendileri için bilgi vasıtası yaptığı kaynakları hakkında düşünmediler. İşte bu durum, Allah’ın emir ve yasaklarını bilmeyen kimselerin, delil ve alâmetlerle ulaşma imkânı sağladıktan sonra cezalandırılacağına işaret eder. Emrini terkettiği için böyle bir kimseyi cezalandırmak hikmetin kapsamı dışına çıkmaz. Duyular âleminde emrini bildirmediği halde kölesine emreden birinin kölesini cezalandırması hikmetle bağdaşmaz, çünkü köle ancak bir açıklama ile kendisine neyin emredildiği bilgisine ulaşır, oysa emreden efendiden bir açıklama yapılmamıştır. Bundan dolayı sözü edilen durum gerçekleşmiştir. Görmez misin ki Allah şu beyanıyla onu şiddetle tehdit etti.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve aksemû (وَأَقْسَمُوا۟)

        Kök: k-s-m

        "Ve" bağlacı ile "yemin ettiler, and içtiler, kesin bir dille taahhüt ettiler" anlamlarına gelen "k-s-m" kökünden if'al babında türeyen çoğul mazi (geçmiş zaman) fiilinin birleşimidir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "k-s-m" kökünün temelinde "bir şeyi parçalara ayırmak, pay etmek ve tahsis etmek" manasının bulunduğunu belirtir. Bir sözün doğruluğunu pekiştirmek için kullanılan "yemin" (kasem) kelimesinin bu kökten türemesi; yemin eden kişinin, kendi şerefini ve inandığı kutsalı o sözün üzerine bir "pay/teminat" olarak koymasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında yemin etme eylemini tahlil ederken, "aksemû" fiilinin sıradan bir sözden ziyade, muhatabı ikna etmek veya korkutmak amacıyla kutsal bir varlığın adını şahit tutarak kendi iddialarını (burada dirilişin olmayacağı iddiasını) mutlaklaştırma çabası olduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) bu kelimenin retorik ağırlığına dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, müşriklerin dirilişi inkar ederken sıradan bir "hayır" demekle yetinmeyip "aksemû" (yemin ettiler) fiiline başvurmaları, onların iç dünyalarındaki inatçılığı, şirkin getirdiği dogmatik kibri ve hakikate karşı giriştikleri o çaresiz psikolojik savunma mekanizmasını edebi bir şiddetle resmeder.

        Billâhi (بِٱللَّهِ)

        Kök: b + e-l-h

        "İle, adına, üzerine" anlamlarına gelen ve yemin (kasem) bildiren "bâ" (bi) harf-i cerri ile Yaratıcının özel isminin (Allah) birleşimidir. "Allah'a andolsun ki, Allah üzerine yemin olsun ki" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "e-l-h" kökünün "kulluk etmek, şiddetli bir hayret ve sevgiyle sığınmak" anlamına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "Allah" isminin Mekke müşrikleri (cahiliye) tarafından kullanımındaki teolojik ironiyi tahlil eder. Izutsu'ya göre müşrikler ateist değillerdi; onlar Allah'ı panteonun (ilahlar hiyerarşisinin) en tepesindeki "Yüce Yaratıcı" olarak zaten kabul ediyorlardı. Ayetteki "Allah adına yemin etmeleri", onların bu inançlarının bir göstergesidir. Ancak asıl ironi (ve şirk) şudur: Müşrikler, dirilişi (ahireti) inkar ederken bizzat o dirilişi gerçekleştirecek olan mutlak Yaratıcının (Allah'ın) adını kullanarak kendi inkarlarına kutsal bir meşruiyet katmaya çalışırlar. Kur'an, bu ifadeyle onların zihinsel çelişkisini ve sakat teolojisini paramparça eder.

        Cehde (جَهْدَ)

        Kök: c-h-d

        Sözlükte "bütün gücünü ve takatini harcamak, elinden gelenin en iyisini yapmak, yorulmak, zorlanmak" anlamlarına gelen masdar/isimdir. "Eymân" kelimesinin muzafı (tamlayanı) olarak "yeminlerinin en şiddetlisiyle/olanca gücüyle" anlamını oluşturur.

        İbn Fâris, "c-h-d" kökünün temelinde "insanı yoran, bitkin düşüren, sınırları sonuna kadar zorlayan meşakkat ve gayret" manasının bulunduğunu açıklar. Ayette, müşriklerin yemin ederken takındıkları o abartılı, ateşli ve agresif tavrı ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "cehd" kavramının "kişinin bedensel veya zihinsel tüm kapasitesini bir amaca kilitlemesi" olduğunu belirtir. Râgıb'a göre müşrikler, dirilişin olmayacağına dair yeminlerini öylesine sıradan bir şekilde değil; dudakları titreyerek, yüzleri kızararak ve tüm inandırıcılıklarını (cehd) ortaya koyarak, adeta kendilerini paralarcasına etmişlerdir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an kelimelerinin psikolojik boyutu üzerinden bu "şiddetli yemin" eylemini tahlil eder. Kılıç'a göre, insan bir konuda elinde rasyonel veya fıtri bir delil (bilgi) bulamadığında, o iddianın içindeki zihinsel boşluğu "sesini yükselterek ve şiddetli yeminler (cehde eymânihim) ederek" psikolojik olarak doldurmaya (kompanse etmeye) çalışır. Müşriklerin bu aşırı yemin çabası (cehd), aslında kendi içlerindeki gizli şüphenin, ölüm korkusunun ve argümansızlığın bastırılmış bir tezahürüdür (dışavurumudur).

        Eymânihim (أَيْمَٰنِهِمْ)

        Kök: y-m-n + h-m

        Sözlükte "sağ el, güç, kuvvet, yemin, ant" anlamlarına gelen "yemîn" kelimesinin çoğulu (eymân) ile "onların" anlamındaki "hüm" zamirinin birleşimidir. "Onların yeminleri" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "y-m-n" kökünün insanın sağ tarafı (sağ el) anlamına geldiğini belirtir. Araplar bir sözleşme yaparken veya kesin bir taahhütte bulunurken birbirlerinin sağ ellerini (yemîn) sıkarak anlaştıkları için, zamanla "sağ el" kelimesi doğrudan "yemin/ant" eyleminin kendi ismi haline gelmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, sağ elin bedendeki gücü ve otoriteyi temsil ettiğini, dolayısıyla "eymân" (yeminler) kelimesinin insanın kendi onurunu ve gücünü ortaya koyduğu en bağlayıcı hukuki/ahlaki sözleşme olduğunu ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi bağlamında yemin etmenin ontolojik doğasını inceler. Cündioğlu'na göre yemin, insanın varoluşunu kelimelere rehin bırakmasıdır. Müşrikler "en ağır yeminleriyle" dirilişi reddederken, sadece bir felsefi tartışma yürütmüyorlar; kendi varlıklarını, şereflerini ve toplumsal statülerini o yalanın (dirilişin olmayacağı iddiasının) üzerine bir kumar gibi sürüyorlardı. "Eymânihim" vurgusu, bu bağlayıcı kibrin altını çizer.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ve fıkıh bağlamında yeminlerin (eymân) geçerliliğini incelerken, müşriklerin yeminlerindeki bu taşkınlığın (cehde eymânihim), onların ahireti reddeden statükolarını (kurulu düzenlerini) korumak için ne kadar fanatik bir ruh haline büründüklerini gösterdiğini belirtir.

        Lâ yeb'asu (لَا يَبْعَثُ)

        Kök: l-a + b-a-s

        Olumsuzluk edatı (lâ) ve "göndermek, uykudan uyandırmak, ölüleri diriltip kabirden kaldırmak" anlamlarındaki kökten türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilin birleşimidir. "Diriltmeyecek, ayağa kaldırmayacak" anlamına gelir. Yeminin konusunu oluşturur.

        İbn Fâris, "b-a-s" kökünün temelinde "hareketsiz, sükûnet halinde duran bir şeyi yerinden kaldırıp harekete geçirmek" manasının bulunduğunu belirtir. Ölümün o mutlak uykusundan sonra cesetlerin yeniden canlandırılarak mahşere dikilmesi eylemi bu kelimeyle karşılanır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ba's" kelimesinin sadece etin ve kemiğin birleşmesi değil, hesabın sorulması için "hesap alanına sevk edilmek" anlamı taşıdığını söyler. Olumsuzluk edatıyla (lâ yeb'asu) kullanılması, müşriklerin ölüm sonrası her türlü hesabı, adaleti ve ahlaki yargılamayı temelden reddetme çabasıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın teolojik mücadelesinde "Ba's" (Diriliş) kavramının çok merkezi bir tartışma konusu olduğunu belirtir. Izutsu'ya göre müşrik zihniyeti (cahiliye), zamanı (dehr) her şeyi öğüten, çürüten ve mutlak bir hiçliğe mahkûm eden kör bir mekanizma olarak görüyordu. Onlara göre çürümüş kemiklerin diriltilmesi (ba's) felsefi olarak imkânsızdı. Ayet, bu tarihsel/teolojik çatışmanın tam merkezine konumlanır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi surelerindeki diriliş tartışmalarının arka planına işaret eder. Öztürk'e göre müşrikler, "Allah diriltmez" diye yemin ederken sadece teolojik bir fikir beyan etmiyorlardı; onlar, ezilen kölelerle ahirette eşit bir terazide hesaba çekilme fikrinden (mahşer eşitlemesinden) nefret ettikleri için dirilişi bu kadar büyük bir kinle ve şiddetli yeminlerle reddediyorlardı. İnkarın arkasında ontolojik bir zorluktan ziyade, kibir ve sınıfsal bir üstünlük kaygısı yatıyordu.

        Allâhu (ٱللَّهُ)

        Kök: e-l-h

        Kâinatın mutlak hâkiminin ve yaratıcısının özel ismidir. Cümlede "yeb'asu" fiilinin faili (öznesi) olarak zikredilmiştir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında "Allâhu" lafzının fail olarak kullanılmasının, müşriklerin iddialarındaki cüretkârlığı gramatikal olarak zirveye taşıdığını belirtir. Onlar sadece "diriliş yoktur" demiyorlar, mutlak kudret sahibi olan "Allah" ismini kullanarak, "Allah bile/Allah istese de diriltmez/diriltemez" diyerek O'nun mutlak gücüne (kudretine) ve vaadine doğrudan bir sınır çizmeyi (haddini aşmayı) deniyorlar.

        Men (مَن)

        Kök: m-n (edat)

        "Kimse, o kimseyi ki" anlamlarına gelen ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Diriltilmeyeceği iddia edilen hedefi (ölüleri) belirtmek için kullanılır.

        Celaleddin el-Suyuti, "men" edatının akıl sahibi varlıklar (insanlar) için kullanılan bir ism-i mevsul olduğunu ve buradaki işlevinin, yeryüzünde ölmüş ve ölecek olan tüm insanlığı ayrım gözetmeksizin (umum) kapsadığını belirtir.

        Yemûtu (يَمُوتُ)

        Kök: m-v-t

        Sözlükte "ölmek, can vermek, hayatiyetini kaybetmek" anlamlarındaki "m-v-t" kökünden türeyen muzari fiildir. Baştaki "men" edatıyla birlikte "ölen, ölmekte olan, ölecek olan herkesi" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "m-v-t" kökünün temelinde "hayatın gitmesi, canlılığın yitirilmesi ve mutlak bir sükûnet, hareketsizlik" manasının bulunduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi şiirlerindeki ölüm (mevt) tasavvurunu inceler. Izutsu'ya göre, bedeviler için ölüm "her şeyin kesin ve trajik sonuydu"; ölümden sonra insanı karanlık bir hiçlik beklerdi. Bu muzari fiil, onların zihninde insanın bir daha asla geri dönmemek üzere bu hiçlik çukuruna (mevt) devrilişini ifade eder.

        Angelika Neuwirth, Mekke surelerinin eskatolojik (ahirete dair) yapısını incelerken; müşriklerin "ölen kimseyi (men yemûtu)" sadece toprağa karışan biyolojik bir çürüme olarak okuduklarını, oysa Kur'an'ın ölümü bir yok oluş değil, ikinci ve ebedi bir yaratılışın (ba's) eşiği olarak okuduğunu belirtir. Bu iki kelime (yemûtu ve yeb'asu), ayette müşrik aklıyla vahiy aklının ontolojik çatışma sahnesidir.

        Belâ (بَلَىٰ)

        Kök: b-l-y (edat)

        Sözlükte "Bilakis!, Hayır, öyle değil!, Aksine evet!" anlamlarına gelen, kendinden önce söylenen olumsuz bir iddiayı (Allah diriltmez iddiasını) kökünden reddedip, tam tersini şiddetle onaylayan bir cevap (icab) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an edatlarında "belâ" nidasının "neam" (evet) nidasından ayrıldığı çok kritik noktaya dikkat çeker. Suyuti'ye göre, "Allah öleni diriltmeyecek mi?" veya "Diriltmez!" şeklindeki olumsuz (nefy) bir cümleye "Neam" (Evet) derseniz, "Evet, diriltmeyecek" demiş olursunuz. Ancak "Belâ!" edatı, o olumsuz yargıyı paramparça edip "Hayır, yalan söylüyorsunuz! Aksine kesinlikle diriltecek!" anlamına gelen sarsıcı, iptal edici ve azarlayıcı mutlak bir gramatikal şamardır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi beyanında (nazmında) "belâ" nidasının muhatabın psikolojisi üzerindeki şok etkisini tahlil eder. Bintü'ş-Şâtı'ya göre müşriklerin o çok kendinden emin, abartılı ve yeminlerle dolu upuzun felsefi iddiaları (kibri); ilahi kelam tarafından sadece tek bir kelimeyle, "Belâ!" (Bilakis!) tokadıyla anında yerle bir edilir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, polemik ve cedel bağlamında bu kelimenin önemine değinerek, "Belâ" nidasının sadece bir fikir ayrılığı değil, Yaratıcının kendi ontolojik vaadine sahip çıkması ve müşriklerin cehaletine (Allah adına yemin etme cüretlerine) karşı gösterdiği ilahi bir gazap ve kesinlik ifadesi olduğunu belirtir.

        Va'den (وَعْدًا)

        Kök: v-a-d

        Sözlükte "söz vermek, geleceğe dair kesin bir taahhütte bulunmak, vaat etmek" anlamlarına gelen masdardır. Cümlede mef'ul-ü mutlak (pekiştirici nesne) konumundadır. "Kesin bir vaat olarak, sarsılmaz bir söz olarak" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "v-a-d" kökünün "bir kişiye gelecekte bir iyilik (veya kötülük) yapacağına dair kesin, dönülemez bir söz vermek" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "va'd" kelimesinin Allah'a nispet edildiğinde, O'nun kudretinin ve adaletinin bir gereği olarak, gerçekleşmemesi imkânsız olan (hulfü'l-va'd olmayan) mutlak ilahi tasarrufları ifade ettiğini söyler. Müşrikler yemin ederek bir şey iddia edebilirler, ancak Allah'ın "vaadi", onların boş yeminlerini ezip geçen ontolojik bir yasadır.

        Aleyhi (عَلَيْهِ)

        Kök: a-l-v + h-v

        "Onun üzerine" anlamındaki "alâ" harf-i cerri ile "O'nun (Allah'ın)" anlamındaki "hû/hî" zamirinin birleşimidir. Vaadin Allah'ın kendi üzerine aldığı bir borç/taahhüt olduğunu belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, buradaki "alâ" edatının "vücûb/iltizam" (zorunluluk ve üstlenme) işlevi gördüğünü belirtir. İnsanın diriltilmesi, rastgele bir ihtimal değil; Allah'ın kendi adaletini tesis etmek için "bizzat kendi üzerine aldığı" (aleyhi) vacip/zorunlu bir haktır. O, kendi vaadinden asla dönmez.

        Hakkan (حَقًّا)

        Kök: h-k-k

        Sözlükte "gerçekleşmesi kesin olan, şüphe götürmeyen, sabit, doğru ve hak olan" anlamlarındaki masdar/isimdir. "Va'den" kelimesinin sıfatı olarak "gerçekleşmesi kaçınılmaz, kesin bir hak olarak" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "h-k-k" kökünün temelinde "bir şeyin hiçbir şüphe barındırmayacak şekilde kendi yerine tam olarak oturması, kesinliği ve sabitliği" manasının bulunduğunu açıklar. Şüphenin, batılın ve yalanın tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "hak" kavramının "bir şeyin gerçeğe, hikmete ve vakıaya tam olarak mutabık (uygun) olması" olduğunu söyler. Râgıb'a göre diriliş, ilahi bir vaattir ve bu vaat boş bir söz değil, "haktır"; yani varoluşun, adaletin ve hikmetin zorunlu bir gereğidir. Eğer diriliş olmasaydı, evrendeki hiçbir şeyin (zulmün veya iyiliğin) bir anlamı/hakkı kalmazdı.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an kelimelerinin epistemolojik (bilgiye dair) kesinliğine temas eder. Kılıç'a göre müşriklerin yeminleri cehalete, şüpheye ve inada (batıla) dayanırken; Allah'ın vaadi, asla sarsılamayacak, yönü değiştirilemeyecek olan mutlak "hakka" (hakkan) dayanır. Ayet, psikolojik bir inatlaşmayı (cehd), evrensel ve sarsılmaz bir ontolojik gerçeklikle (hak) silip süpürür.

        Ve lâkinne (وَلَٰكِنَّ)

        Kök: v + l-k-n (edat)

        "Ve" bağlacı ile "lakin, fakat, ancak, ne var ki" anlamlarına gelen ve isim cümlelerinin başına gelerek cümlenin gidişatını düzelten (istidrak/telafi) "lâkinne" edatının birleşimidir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında "lâkinne" (şeddeli) edatının "istidrâk ve tekid" (önceki bilginin üzerine oluşan yanlış anlaşılmayı düzeltme ve pekiştirme) işlevi gördüğünü belirtir. Suyuti'ye göre ayet; "Madem diriliş bu kadar kesin ve haktır, o halde insanlar neden yemin ederek bunu reddediyorlar?" şeklindeki zımni (gizli) bir soruya, bu edat vasıtasıyla sosyolojik bir teşhis koyarak (cehalet tespiti yaparak) gramatikal bir köprü kurar.

        Dücane Cündioğlu, hakikat felsefesi bağlamında bu bağlacın trajik bir geçişi ifade ettiğine dikkat çeker. Cündioğlu'na göre hakikat ne kadar güneş gibi "hak" ve kesin olursa olsun, "ve lâkinne" (fakat ne var ki) kırılması; insanın o hakikati idrak edememe trajedisini, gerçeğin aydınlığına sırt çeviren yığınların (ekseriyetin) o müzmin ontolojik körlüğünü başlatır.

        Eksera (أَكْثَرَ)

        Kök: k-s-r

        Sözlükte "çoğu, fazlası, ekseriyeti, büyük bir kısmı" anlamlarına gelen ism-i tafdil (kıyaslama) formunda isimdir. "Lâkinne" edatının ismi olarak nasb (üstün) okunur.

        İbn Fâris, "k-s-r" kökünün "bir şeyin sayısının, miktarının veya hacminin azlığın (kıllet) zıddı olarak çok olması" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kesret" (çokluk) kavramının Kur'an'da genellikle nitelik (kalite) değil, sadece sayısal bir fazlalığı ifade ettiğini söyler. Hakikat, kalabalıkların "çoğunluğunun" (ekser) ne dediğine göre şekillenmez. Çoğunluk batılda birleşse bile, "hak" tektir ve değişmez.

        En-Nâsi (ٱلنَّاسِ)

        Kök: n-v-s (veya e-n-s)

        Sözlükte "insanlar, halk, topluluk, kitleler" anlamlarına gelir. "Eksera" kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak "İnsanların çoğu" tamlamasını oluşturur.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının "birbiriyle ünsiyet kuran, bir arada yaşayan topluluk veya hareketlilik" olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "insanların çoğu" vurgusunun Mekke dönemindeki sosyolojik gerçekliğine işaret eder. Aydar'a göre Kureyş elebaşları (müşrik aristokrasisi) İslam'ı reddederken, gücünü arkalarına aldıkları bu "çoğunluktan" (en-nâs) alıyorlardı. "Biz çoğunluğuz, Muhammed ve yanındaki üç beş köle mi haklı?" diyerek kitle psikolojisini yönetiyorlardı. Kur'an, "insanların çoğunun" gerçeği kavrayamadığını belirterek; kitlelerin (çoğunluğun) yanılmazlığı mitini çürütür ve azınlıkta kalan müminlere muazzam bir psikolojik/epistemolojik özgüven aşılar.

        Lâ ya'lemûn (لَا يَعْلَمُونَ)

        Kök: l-a + a-l-m

        Olumsuzluk edatı (lâ) ve "bilmek, idrak etmek, kavramak" anlamlarındaki "a-l-m" kökünden türeyen çoğul muzari fiilin birleşimidir. "Bilmezler, idrak etmezler, gerçeği kavrayamazlar" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "nesnenin veya hakikatin özüne nüfuz edip onu diğerlerinden ayıracak kesin bir nişâneye sahip olmak" anlamına geldiğini belirtir. Cehaletin tam zıddıdır. İnsanların çoğunun bilmemesi (lâ ya'lemûn), onların okuma-yazma bilmemesi değil; dirilişin ve ilahi adaletin o mutlak hakikatine dair "kesin idrakten" (ilimden) mahrum olmalarıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının felsefi boyutunu tahlil eder. Râgıb'a göre, hakiki ilim Allah'ı ve ahireti tanımaktır. Dirilişi şiddetli yeminlerle reddeden müşrikler kendilerini çok zeki, çok kurnaz ve bilge sansalar da; işin özünde onlar evrensel nizamı okuyamayan, sadece görünen (dünyevi) maddeye saplanıp kalmış "bilgisizler/cahiller" (lâ ya'lemûn) sürüsüdür.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında bu kapanış ifadesini "Cahiliye" kavramı üzerinden okur. Izutsu'ya göre "bilmemek" (lâ ya'lemûn), Arap toplumunda sıradan bir entelektüel eksiklik değil; peygambere karşı küstahça direnen, kibre kapılmış, fanatik ve dogmatik bir ahlaki bozulmanın (Cahiliyenin) tam merkezidir. Müşrikler, dirilişin rasyonel bir delilini aramak yerine "atalarının geleneklerine" sığındıkları için, hakikati (ilmi) hiçbir zaman kavrayamazlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki "lâ ya'lemûn" (bilmezler) nitelemesinin, müşriklerin yeminlerindeki o ateşli iddiayı (cehde eymânihim) psikolojik olarak nasıl çökelttiğine dikkat çeker. Öztürk'e göre Kur'an, "Allah ölüleri diriltmez!" diye ortalığı velveleye veren, yeminler ederek şov yapan kitlelere; "Siz ne kadar bağırırsanız bağırın, sizin bu gürültünüz bilginin değil, koyu bir cehaletin sesidir; ilahi hakikat (vaad) mutlaka gerçekleşecek, ancak siz cehaletinizden (bilmediğinizden) dolayı bu gerçeği göremiyorsunuz" diyerek o kibirli aklı tartışmasız bir teolojik mağlubiyete uğratır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X