اِنْ تَحْرِصْ عَلٰى هُدٰيهُمْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ يُضِلُّ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 37. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: sapkınlık, nahl suresi, yardımsızlık, hidayet, nahl 37, nahl suresi 37. ayet, allah, dalalet, kavim, topluluk, halk
-
"Sen onların doğru yola yönelmelerini tutku derecesinde istesen de Allah, yoldan çtkardtğt kimseyi hidâyete erdirmez. Onların asla yardımcıları da olmaz."
Sen onların doğru yola yönelmelerine haris olsan da. Ebû Bekir elEsam demiştir ki: Hz. Peygamber (s.a.) yakınlarının hidâyete ermesini sever ve tutku derecesinde bunu isterdi. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur; “Sen dilediğini doğru yola iletemezsin”. Ebû Bekir sonra şöyle dedi; Allah sapanlara doğru yolu göstermez. Yani sapma vaktinde sapmaları sebebiyle Allah onları doğru yola iletmez. Yahut sapıklığı seçme anında onu tercih edenleri, doğru yola eriştirmez. Yahut sapıklığı tercih ettiğini ve sapıklık üzerinde öleceğini bildiği kimseleri hidâyete eriştirmez. Yahut sapıklık yolunda helâk olanları kurtarmaz. Hidâyetin dilde kullanımına dair üç görüş vardır. Allah, hidâyete erdirmez. Yani Allah saptırdığı kimseyi hidâyete erdirmez. Yani Allah bir kimseyi saptırırsa onu kimse doğru yola eriştiremez; belirttiğimiz gibi sapanları da doğru yola eriştirmez, saptırdığı kimseyi de Allah hidâyete erdirmez, -en iyisini Allah bilir- yahut sapıklığı seçtiği için Allah’ın dünyada saptırdığı kimselere âhirette cennetin yoluna sevketmez, tıpkı şu ilâhî beyanlarda buyurulduğu gibi; ‘Allah kâfir olan toplulukları doğru yola iletmez”; “Allah zâlim toplulukları doğru yola iletmez” Yani küfür ve zulmü tercih etme anında hidâyete erdirmez yahut sapıklığı ve zulmü tercih ettiğini bildiği kesmeleri doğru yola iletmez. Yahut sapıklığı ve şirki tercih edeceğini bildiği kimseleri Allah hidâyete eriştirmez. Yahut benimseme anında sapıklığı benimseyenleri hidâyete eriştirmez. Onların asla yardımcıları da olmaz. Bu âyetin yorumu aslında açıktır.
Yorumu Yorumla
-
İn (إِن)
Kök: i-n
"Eğer, şayet" anlamlarına gelen, bir eylemi veya durumu başka bir şarta bağlayan (koşul bildiren) edattır.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an edatlarında (nahiv) bu kelimenin "şartiyye" işlevi gördüğünü belirtir. Suyuti'ye göre ayet, Hz. Peygamber'in müşriklerin hidayeti için duyduğu o yoğun ve yıpratıcı arzuyu mutlak bir teolojik kurala (şarta) bağlayarak cümlenin devamında o beklentinin (hırsın) ilahi irade karşısındaki sınırını çizer.
Tahrıs (تَحْرِصْ)
Kök: h-r-s
Sözlükte "bir şeye aşırı derecede düşkün olmak, şiddetle arzu etmek, üzerine titremek, hırslı olmak" anlamlarındaki kökten türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. Başındaki "in" (eğer) edatından dolayı sonu cezimli okunur.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "h-r-s" kökünün temelinde "bir şeyi elde etmek için tırnaklarını geçirmek, kabuğunu soymak, aşırı bir şekilde o şeye yönelip yıpranmak" manasının bulunduğunu belirtir. İnsanı içten içe kemiren, onu yoran şiddetli isteklere "hırs" denmesi bundandır.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "hırs" kavramının genellikle olumsuz bir dünya tutkusu için kullanıldığını, ancak burada peygamberin kendi menfaati için değil, kavminin cehennemden kurtulması için duyduğu o muazzam, yıpratıcı ve özgeci "şefkat ve hidayet arzusunu" ifade ettiğini belirtir. Peygamber, onların inanmasını adeta "tırnaklarını kazıyarak" istemektedir.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ve peygamber psikolojisi ekseninde bu kelimeyi tahlil eder. Cündioğlu'na göre tebliğcinin (peygamberin) en büyük ontolojik sınavı, muhatabının iradesi yerine geçmeye çalışması, onların inanmasını kendi kişisel başarısı (hırsı) gibi içselleştirmesidir. Ayetteki "tahrıs" (ne kadar çırpınırsan çırpın) ihtarı, peygamberin o insani ve şefkatli "hırsını" dizginler; ona, tebliğci ile "hidayet verici" (Tanrı) arasındaki o mutlak sınırı hatırlatarak onu psikolojik bir yükten (varoluşsal tükenmişlikten) kurtarır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'ın psikolojik terminolojisinde Hz. Peygamber'in tebliğ sürecinde yaşadığı empati ve strese dikkat çeker. Kılıç'a göre müşrikler inat ettikçe peygamber kendini helak edercesine üzülüyordu. "Tahrıs" fiili, peygamberin merhametten kaynaklanan bu aşırı "kurtarma tutkusunun/hırsının" ilahi bir müdahaleyle dengelenmesi, insanın ancak kendi iradesiyle kurtulabileceği gerçeğinin peygamberin zihnine şefkatle kazınmasıdır.
Alâ (عَلَىٰ)
Kök: a-l-v
"Üzerine, hakkında, -e/-a karşı" anlamlarına gelen yönelim ve aidiyet (harf-i cer) edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, buradaki "alâ" edatının "istîlâ" (kapsama ve tam yönelim) bildirdiğini söyler. Peygamberin hırsının, dikkatinin ve tüm zihinsel enerjisinin tamamen müşriklerin "hidayeti üzerine" odaklandığını gramatikal olarak belgeler.
Hüdâhüm (هُدَاهُمْ)
Kök: h-d-y + h-m
Sözlükte "doğru yol, kılavuzluk, aydınlık, gerçeğe ulaşmak" anlamlarındaki "hüdâ" ismi ile "onların" anlamındaki "hüm" zamirinin birleşimidir. "Onların hidayeti, doğru yola girmeleri" anlamına gelir.
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün "birine nezaketle ve şefkatle öncülük ederek onu hedefine ulaştırmak" anlamına geldiğini belirtir. Dalaletin (sapkınlığın/körlüğün) tam zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, hidayet kavramını açıklarken bunun iki yönü olduğunu ifade eder: Birincisi peygamberin yaptığı "yol gösterme" (irşad/tebliğ) hidayetidir; ikincisi ise sadece Allah'ın elinde olan kalplere inancı yerleştirme "tevfik" (kabul ettirme) hidayetidir. Peygamber, birinci hidayeti yapmakla görevlidir; ancak onun "hırs" (tahrıs) yaptığı şey, ikinci hidayettir (onların fiilen inanmalarıdır). Ayet, bu ikinci hidayetin (hüdâhüm) peygamberin elinde olmadığını ona tebliğ eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "hüdâ" kelimesini cahiliye ahlakının karşısına konumlandırır. Izutsu'ya göre hidayet, sadece bilişsel bir inanç (Tanrı'nın varlığını bilme) değil, kibirden sıyrılıp ilahi otoriteye teslim olunan eksiksiz bir ahlaki "yönelim"dir. Peygamber, kendi akrabalarının (Mekkeli müşriklerin) bu ahlaki yönelime (hüdâhüm) girmeleri için aşırı bir arzu duyuyordu.
Fe-inne (فَإِنَّ)
Kök: f + i-n-n
Cevap ve sonuç bildiren "fe" bağlacı ile mutlak kesinlik (şüphesiz ki, muhakkak) bildiren "inne" tekid edatının birleşimidir. "Bilesin ki şüphesiz..." anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin başındaki "in" (eğer) şart edatının cevabının (cevap cümlesinin) bu "fe" bağlacıyla başladığını belirtir. Şart cümlesindeki o yoğun duygusal çırpınış (hırs), bu bağlaç ve tekid edatıyla (fe-inne) bıçak gibi kesilerek son derece rasyonel, katı ve değişmez bir ilahi yasaya (sünnetullaha) bağlanır.
Allâhe (ٱللَّهَ)
Kök: e-l-h
Kâinatın mutlak hâkimi ve irade sahibinin ismidir. "İnne" edatından dolayı son harfi üstün (mansub) okunur. Hidayetin asıl ve tek kaynağını belirler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, hidayet ve dalalet (kelam) maddelerinde, cümlenin teolojik kurgusuna dikkat çeker. Peygamberin "onların hidayeti" (hüdâhüm) konusundaki hırsına karşılık cümlenin doğrudan "Muhakkak ki Allah..." diye O'nun zatına bağlanması, insan kalbi üzerindeki yegâne tasarruf sahibinin, yönlendiricinin ve nihai kararı verenin sadece Allah olduğunu tesciller. Peygamberin hırsı, Allah'ın yasasını değiştiremez.
Lâ yehdî (لَا يَهْدِى)
Kök: l-a + h-d-y
Olumsuzluk edatı (lâ) ve "doğru yola iletmek, hidayet vermek" anlamlarındaki "h-d-y" kökünden türeyen muzari fiilin birleşimidir. "Hidayet etmez, doğru yola iletmez, yol göstermez" anlamına gelir.
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün rehberlik ve lütuf manasını hatırlatarak, fiilin olumsuzlanmasının (lâ yehdî) bu lütfun ve ilahi rehberliğin o zümreden tamamen kesilmesi, onların kendi karanlıklarıyla baş başa bırakılması olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin kendi içindeki nedenselliğini tahlil eder. Aydar'a göre Allah'ın "hidayet etmemesi" (lâ yehdî), fıtrata baştan konulmuş keyfi bir körlük veya adaletsiz bir kader tayini (cebriye) değildir. Allah, hidayetin şartlarını (akıl, vicdan ve vahiy) zaten sunmuştur. Ancak "O hidayet etmez" yargısı, inatla hakikati reddeden ve kibre kapılan (tağuta tapan) şahsiyetin artık ilahi yardımdan (tevfikten) mahrum bırakılmasını (terk edilmesini) ifade eden hak edilmiş bir sonuçtur.
Men (مَن)
Kök: m-n (edat)
"Kimse, o kişiyi ki" anlamlarına gelen ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Hidayetten mahrum bırakılan hedef kitleyi tanımlamak üzere fiile bağlanır.
Yudıllu (يُضِلُّ)
Kök: d-l-l
Sözlükte "yolunu kaybetmek, sapmak, yoldan çıkmak" anlamlarındaki kökten if'al babında (idlâl) türemiş muzari fiildir. "Saptırır, sapkınlıkta bırakır, sapmasına hükmeder" anlamına gelir.
İbn Fâris, "d-l-l" kökünün temelinde "apaçık olan yoldan (hidayetten) ayrılarak kaybolmak, hedeften sapmak ve helake sürüklenmek" manasının bulunduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, Allah'a nispet edilen "idlâl" (saptırma) eyleminin mahiyetini kelamî bir incelikle tahlil eder. Râgıb'a göre Allah'ın bir kulu "saptırması" (yudıllu), o kulun kalbine zorla kötülük yerleştirmesi demek değildir; kulun kendi hür iradesiyle ve inatla şirki seçmesi üzerine, Allah'ın o kulu kendi seçtiği o sapkın yolda (dalalette) baş başa bırakması, ondan ilahi korumayı ve ışığı çekmesidir (hızlân). Kul sapmayı seçer, Allah da onun sapkınlığını onaylar ve yaratır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sözlüğünde bu kavramı, bedevinin "çölde yolunu kaybedip (dalâlet) mutlak bir ölüme sürüklenmesi" psikolojisi üzerinden açıklar. Müşrik, ahlaki pusulasını kibrinden dolayı kırmış ve çölde (şirkte) kaybolmayı seçmiştir. Allah'ın onu "saptırması" (yudıllu), onun bu varoluşsal körlüğünü tescil edip onu o hiçlik çöllerinde kendi kaderine terk etmesidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi metinlerinde yer alan bu tür ifadelerin müşrik aristokrasisine yönelik polemik (cedel) işlevini belirtir. Hz. Peygamber onlara "Neden inanmıyorsunuz?" diye ısrar ederken (tahrıs), ayet peygambere "Onları zorlama, çünkü onlar inatları yüzünden Allah'ın dalalete mahkûm ettiği (yudıllu) kimselerdir" diyerek; inkarı bir zeka göstergesi sayan Mekke elitlerine, aslında "ilahi bir lanete uğradıkları için körleştikleri" mesajını vererek muazzam bir psikolojik darbe indirir.
Ve mâ (وَمَا)
Kök: v + m-a
"Ve" bağlacı ile "değil, yok" anlamlarına gelen olumsuzluk edatı (mâ-i nâfiye) birleşimidir.
Celaleddin el-Suyuti, bu edatın cümlede mutlak olumsuzluk bildirdiğini ve saptırılanların ahiretteki (ve dünyadaki) çaresizlik durumlarına köprü kurduğunu belirtir.
Lehüm (لَهُم)
Kök: l + h-m
"İçin" anlamındaki "lâm" edatı ile "onlar" (hüm) zamirinin birleşimidir. "Onlar için (yoktur)" anlamına gelir.
Min (مِّن)
Kök: m-n
"-Den/-dan, hiçbir" anlamına gelen harf-i cerdir.
Celaleddin el-Suyuti, olumsuz cümlenin (ve mâ) ardından nekra (belirsiz) bir ismin önüne gelen bu "min" edatının "min-i zâide" olduğunu ve cümlenin anlamına "İstiğrak" (hiçbir istisna bırakmaksızın tam kapsayıcılık) kattığını belirtir. Yani onlara yardım edecek bir veya birkaç kişi değil; zerre kadar, kırıntı kadar "hiçbir" gücün onlara yardım edemeyeceğini mutlaklaştırır.
Nâsırîn (نَّاصِرِينَ)
Kök: n-s-r
Sözlükte "yardım edenler, destek olanlar, zulme karşı koruyanlar" anlamlarındaki "nâsır" kelimesinin çoğul formudur. "Yardımcılar" demektir.
İbn Fâris, "n-s-r" kökünün temelinde "birine destek olmak, onu güçlendirmek ve korumak" manasının bulunduğunu belirtir. (Yağmurun toprağa can verip onu desteklemesine de dilde bu isim verilir). Sapanların, içine düştükleri o teolojik yalnızlıktan (dalaletten) veya azaptan onları çekip çıkaracak hiçbir kurtarıcılarının olmadığını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "nasr" (yardım) eyleminin genellikle düşmana karşı birine arka çıkmak olduğunu söyler. Ancak Allah bir kulu saptırdığında (terk ettiğinde) ve ona azap hükmettiğinde, evrendeki tüm güçler bir araya gelse bile ilahi iradeye karşı çıkıp o kula "yardım/destek" (nâsırîn) olamaz. Bu, müşriklerin sahte şefaatçi beklentilerini kökünden kazıyan ontolojik bir iptaldir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın cahiliye döneminin sosyolojisine nasıl meydan okuduğunu bu kelime üzerinden tahlil eder. Izutsu'ya göre, bedevi Arap ahlakının en temel kuralı "Asabiyet"tir; yani kişi ne suç işlerse işlesin, kabilesi koşulsuz bir şekilde ona "yardıma" (nasr) gelmek zorundadır. Kur'an, "ve mâ lehüm min nâsırîn" (onlar için hiçbir yardımcı yoktur) diyerek; dünyada o güvendikleri devasa kabile asabiyetinin, soylarının ve servetlerinin ahiretteki ilahi yargı karşısında tamamen geçersizleşeceğini, bireyin o dehşetli yalnızlığıyla baş başa kalacağını ilan eder.
Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında Kur'an'ın bu hitabını eskatolojik (ahiret) polemiği çerçevesinde değerlendirir. Reynolds'a göre, dönemin müşrikleri sadece dünyevi güçlere değil, putlara (Lât, Uzzâ) veya meleklerin şefaatine güveniyorlardı. "Hiçbir yardımcıları yoktur" beyanı, sadece kabile dayanışmasını değil, paganların tüm kozmik aracı/kurtarıcı (soteriyolojik) figürlerini aynı anda silip süpüren sarsılmaz bir tek tanrılı (monoteist) adalet fermanıdır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla