وَقَالَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا عَبَدْنَا مِنْ دُونِه۪ مِنْ شَيْءٍ نَحْنُ وَلَٓا اٰبَٓاؤُ۬نَا وَلَا حَرَّمْنَا مِنْ دُونِه۪ مِنْ شَيْءٍۜ كَذٰلِكَ فَعَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۚ فَهَلْ عَلَى الرُّسُلِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 35. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: nahl suresi 35. ayet, nahl suresi, tebliğ, kadercilik, bahane, şirk, nahl 35, allah, ibadet, amel, resul
-
34-35. "Sonunda yapttklanmn kötülüğü yine kendilerine dokundu ve alay ettikleri şey onları kuşattı. Müşrikler dediler ki: “Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız O’ndan başkasına tapardık. Hiçbir şeyi O’na rağmen haram da saymazdık.” Onlardan öncekiler de işte böyle davranmışlardı. Peygamberlerin görevi açık seçik tebliğden başka bir şey değildir."
Müşrikler dediler ki: “Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız O’ndan başkasına tapardık. Hiçbir şeyi O’na rağmen haram da saymazdık.” Onlardan öncekiler de işte böyle davranmışlardı. Enam sûresinde de Onlardan öncekiler de aynı şekilde yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar buyurdu.
Burada da şöyle buyurdu: Peygamberlerin görevi açık seçik tebliğden başka bir şey değildir. “Hel” (هَلْ) kelimesi görünürde soru edatıdır, fakat ondan kastedilen şudur: Peygamberlerin görevi açık seçik tebliğden başka bir şey değildir. Nitekim müfessirler aynı şeyi söylemişlerdir. Çünkü peygamberlerin, tebliğden başka bir görevi olmadığı hakkında Allah’tan açıklama gelmiştir. Yüce Allah’ın “O inkârcılar, ille de kendüerrne meleklerin gelmesini mi bekliyorlar” meâlindeki beyanı bunun gibidir. Yani ancak kendilerine şunun gelmesini bekliyorlar. Yüce Allah’ın: “İnsan için temenni ettiğinden başkası yoktur” meâlindeki âyet de bunun gibidir. “Em” (أَمْ) kelimesi şüphe edatıdır, burada Allah’ın muradı, insan için temenni ettiğinden başkasının olmadığı ve benzerleridir. Çünkü Allah’ın şu beyanı geçmiştir: “İnsan için çalıştığından başkası yoktur”. Yüce Allah’ın Eriâm sûresindeki: “Müşrikler diyecekler ki! Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız”.
Bu sözün birkaç türlü açıklaması vardır: Biri, bu sözü alay etmek üzere söylemiş olmalardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “însan, “Ben öldükten bir süre sonra sahiden yeniden hayata döndürülecek miyim?” diyor”. İkincisi: Eğer Allah dileseydi yani Allah kendisine ibadet etmemizi, O’ndan başkasına ibadet etmememizi emretseydi yapardık. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler“ “. Üçüncüsü: Onlar şöyle dediler: “Eğer Allah bizim yaptıklarımızdan razı değilse onları yapmak için bizi bırakmaz, belki yok ederdi.”
Yorumu Yorumla
-
Ve kâle (وَقَالَ)
Kök: k-v-l
"Ve" bağlacı ile "söylemek, söz, kelam" anlamlarındaki kökten türeyen mazi (geçmiş zaman) fiilin birleşimidir. "Ve dediler ki, şöyle söylediler" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "k-v-l" kökünün "ağızdan çıkan, anlamlı ve iradeli ses" olduğunu belirtir. Düşüncenin sese bürünmüş halidir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "vav" bağlacının önemine değinir. Suyuti'ye göre bu atıf harfi, önceki ayetlerde anlatılan müşriklerin o inatçı ve kibirli iç dünyalarından, şimdi eyleme ve söze (kâle) döktükleri "kaderci" bahanelerine doğru mantıksal bir geçiş köprüsü kurar. İçteki kibir, dışa felsefi bir bahane olarak yansımıştır.
Ellezîne (ٱلَّذِينَ)
Kök: l-z-y
"Onlar ki, o kimseler ki" anlamlarına gelen çoğul ism-i mevsuldür (ilgi zamiri).
Celaleddin el-Suyuti, bu ilgi zamirinin "mübhem" (belirsiz) bir kitleyi ifade ettiğini, ancak kendisinden sonra gelen eylemle (eşrakû) bu kitlenin ahlaki ve teolojik kimliğinin netleştiğini belirtir. Müşriklerin isimleri tek tek sayılmaz, eylemleri üzerinden bir "arketip" (ortak karakter) oluşturulur.
Eşrakû (أَشْرَكُواْ)
Kök: ş-r-k
Sözlükte "ortak koşmak, pay sahibi yapmak, birinin otoritesine veya mülkiyetine başkasını dâhil etmek" anlamlarındaki kökten if'al babında türeyen mazi (geçmiş zaman) fiilin çoğuludur. "Şirk koştular" anlamına gelir.
İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün temelinde "iki veya daha fazla şeyin bir mülkiyette, hükümde veya eylemde birbirine karışması, hisse sahibi olması" manasının bulunduğunu açıklar. Tevhidin (birlemenin) tam zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "şirk" kavramını, yaratılmış ve aciz varlıklara Allah'ın mutlak otoritesinden, yaratıcılığından veya ibadet hakkından (uluhiyetinden) paylar atfetmek olarak tanımlar. Râgıb'a göre şirk, evrenin o kusursuz tekil nizamına insanın kendi uydurduğu sahte ortakları yerleştirerek varlığı bölme (taaddüd) eylemidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın tevhid mücadelesinde "şirk" kavramının, İslam'ın en büyük negatif kutbu olduğuna dikkat çeker. Izutsu'ya göre Mekkeliler Allah'ı inkâr eden (ateist) bir toplum değildi; onların sorunu, evrenin yönetimini Allah ile putlar veya melekler arasında paylaştıran "hiyerarşik bir politeizm" (çoktanrıcılık) kurmalarıydı. "Eşrakû" eylemi, bu varoluşsal bölücülüğün fiili halidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemindeki şirk inancının sosyolojik bir analizini yapar. Öztürk'e göre şirk, sadece soyut bir inanç meselesi değil, Mekke aristokrasisinin kendi siyasi ve ekonomik güçlerini meşrulaştırmak için kurdukları (putlarla desteklenen) ideolojik bir "ortaklık" sistemidir. Onlar şirk koşarak aslında kendi otoritelerini kutsallaştırıyorlardı.
Lev (لَوْ)
Kök: l-v (edat)
"Eğer, şayet, faraza" anlamlarına gelen şart (koşul) edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, "lev" edatının Kur'an gramerinde "harf-i imtinâ" (gerçekleşmesi imkansız olan veya gerçekleşmemiş bir durumu varsayma edatı) olduğunu belirtir. Müşrikler bu edatla "Eğer Allah dileseydi..." diyerek, aslında kendi hür iradeleriyle yaptıkları putperestliği ve zulmü, felsefi bir illüzyonla "kader" gibi sunmaya (diyalektik yapmaya) çalışmışlardır.
Şâe (شَآءَ)
Kök: ş-y-e
Sözlükte "dilemek, istemek, irade etmek" anlamlarındaki kökten türeyen mazi (geçmiş zaman) fiildir.
İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün "bir şeyin varlık sahasına çıkmasını istemek ve murat etmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "meşîet" (dileme) kavramının Allah'a nispet edildiğinde mutlak irade ve yaratma kudreti olduğunu söyler. Ancak müşriklerin buradaki "Allah dileseydi" iddiası, kendi iradelerini yok sayan ve Allah'ın razı olmadığı bir eylemi (şirki) O'nun meşîetiyle meşrulaştırmaya çalışan hastalıklı bir akıl yürütmedir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kader ve cüz'i irade (kelam) tartışmaları bağlamında bu ayetin önemine değinir. Ansiklopediye göre, müşriklerin "Allah dileseydi biz şirk koşmazdık" savunması, tarihteki ilk "cebriyeci" (fatalist/kaderci) argümandır. Kendi ahlaki sorumluluklarını almaktan kaçan müşrik zihin, suçu "ilahi iradeye" (lev şâallâhu) atarak kendini temize çıkarma (aklama) telaşına düşmüştür.
Allâhu (ٱللَّهُ)
Kök: e-l-h
Kâinatın yaratıcısı ve mutlak irade (meşîet) sahibinin özel ismidir. Cümlede "şâe" (diledi) fiilinin faili (öznesi) olarak zikredilmiştir.
Mâ abednâ (مَا عَبَدْنَا)
Kök: m-a + a-b-d
Olumsuzluk edatı (mâ) ve "kulluk etmek, tapmak, boyun eğmek" anlamlarındaki "a-b-d" kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) fiilin birinci çoğul şahıs (biz) çekimidir. "Biz (başka hiçbir şeye) tapmazdık/ibadet etmezdik" anlamına gelir.
İbn Fâris, "a-b-d" kökünün temelinde "tam bir boyun eğiş, alçalma, itaat ve teslimiyet" manasının bulunduğunu açıklar. İnsanın iradesini bir başka otoritenin emrine koşulsuz olarak vermesidir.
Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" kavramının zilletin ve tevazunun en uç noktası olduğunu belirtir. Müşriklerin iddiası; "Madem biz putlara tapıyoruz (ibadet ediyoruz) ve Allah da bizi buna zorla engelleyip durdurmuyor, o halde bizim putlara tapmamız Allah'ın onayladığı bir eylemdir" şeklindeki o çarpık ve determinist (kaderci) mantığa dayanır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "ibadet" ve "abd" (kul) kavramlarının devrimsel bir dönüşüm geçirdiğine dikkat çeker. Izutsu'ya göre cahiliye toplumunda "abd", kabilesine ve kabile tanrılarına körü körüne itaat eden köledir. Kur'an bu kelimeyi sadece ve mutlak olarak Allah'a yöneltilmesi gereken ontolojik bir bağlılık olarak yeniden tanımlamıştır.
Min dûnihî (مِن دُونِهِۦ)
Kök: m-n + d-v-n + h-v
"-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri, "aşağısında, berisinde, dışında, gayrısında" anlamlarına gelen "dûn" kelimesi ve "O'nun" anlamındaki "hî" zamirinin birleşimidir. "O'nun dışında, O'nun berisinde/aşağısında" anlamına gelir.
İbn Fâris, "d-v-n" kökünün "yakınlık ve makam olarak bir şeyden daha aşağıda/altta olma" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kelimesinin tevhid bağlamında çok kesin bir sınır çizdiğini ifade eder. Allah'ın "dûnunda" (aşağısında/dışında) kalan her şey (melekler, peygamberler, yıldızlar veya taştan putlar) yaratılmış ve acizdir. Allah varken, O'nunla aynı mertebede olmayan "aşağıdaki" (dûn) varlıklara kulluk etmek aklın hiyerarşik iflasıdır.
Min şey'in (مِن شَىْءٍۢ)
Kök: m-n + ş-y-e
"Hiçbir" anlamı katan "min" edatı ile "şey, herhangi bir varlık veya nesne" anlamındaki kelimenin birleşimidir.
Celaleddin el-Suyuti, olumsuz cümlelerin (mâ abednâ) ardından "min" edatıyla birlikte nekra (belirsiz) ismin (şey'in) gelmesinin, gramatikal olarak mutlak bir "istiğrak ve umum" (hiçbir istisna bırakmaksızın tam kapsayıcılık) bildirdiğini söyler. Müşrikler argümanlarını savunurken "Zerrece hiçbir şeye tapmazdık" diyerek iddialarını en uç noktada (mübalağa ile) savunmuşlardır.
Nahnu (نَّحْنُ)
Kök: n-h-n
"Biz" anlamına gelen birinci çoğul şahıs munfasıl (ayrık) zamiridir.
Celaleddin el-Suyuti, fiilin (abednâ / biz tapmazdık) içinde zaten gizli bir "biz" öznesi varken, ayrıca "nahnu" (biz) zamirinin açıktan zikredilmesinin cümlenin anlamına "te'kid" (şiddetli bir pekiştirme ve vurgu) kattığını belirtir. Kibirli müşrik aklı, "Biz ki, Mekke'nin şu büyük aristokratlarıyız..." dercesine kendi varlığına gramatikal bir ihtişam atfeder.
Ve lâ (وَلَآ)
Kök: v + l-a
"Ve" bağlacı ile "değil, yapmadı, -maz" anlamlarına gelen olumsuzluk edatı (lâ) birleşimidir. İnkarcı argümanın ikinci muhataplarını cümleye dâhil eder.
Âbâunâ (ءَابَآؤُنَا)
Kök: e-b-v + n-a
Sözlükte "babalar, atalar" anlamlarına gelen "eb" kelimesinin çoğulu (âbâ) ile "bizim" anlamındaki "nâ" zamirinin birleşimidir. "Bizim atalarımız" demektir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak ve inanç sistemini cahiliye dönemiyle kıyaslarken, "atalar" (âbâ) kavramının Mekke toplumundaki dogmatik gücüne dikkat çeker. Izutsu'ya göre bedevi ahlakının en sarsılmaz temeli "Sünnet-i Evvelîn"dir (ataların yolu). Doğru ve yanlışın ölçüsü evrensel hakikat veya vahiy değil; bizzat "ataların ne yaptığıdır". Müşrikler, argümanlarını sadece kendi nefisleriyle değil, "atalarımız da bunu yapmazdı" diyerek o kutsal kabul ettikleri tarihi gelenekle zırhlamışlardır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, sosyolojik bağlamda müşriklerin atalarına atıf yapmalarının (âbâunâ) derin bir muhafazakarlık ve statüko savunması olduğunu belirtir. Peygamberin getirdiği tevhid inancı, onların sadece güncel sistemlerini değil, çok değer verdikleri atalarının "saygınlığını" da yerle bir ediyordu. Suçu kadere (Allah'ın meşîetine) atarak, atalarının o müşrik geçmişini de temize çıkarmaya çalışıyorlardı.
Ve lâ (وَلَا)
Kök: v + l-a
"Ve" bağlacı ile olumsuzluk edatının tekrarıdır. İddianın ve bahanenin üçüncü aşamasını cümleye bağlar.
Harramnâ (حَرَّمْنَا)
Kök: h-r-m
Sözlükte "yasaklamak, haram kılmak, men etmek, engellemek" anlamlarındaki kökten tef'îl babında (tahrîm) türeyen mazi fiilin birinci çoğul şahıs (biz) çekimidir. "Biz yasaklamazdık, haram kılmazdık" anlamına gelir.
İbn Fâris, "h-r-m" kökünün temelinde "bir şeyi şiddetle menetmek, engellemek ve ona dokunulmasını veya yapılmasını yasaklayarak sınır çizmek" manasının yattığını açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "tahrîm" (haram kılma) yetkisinin ontolojik olarak sadece ve mutlak şekilde Allah'a ait olduğunu belirtir (Teşrî yetkisi). Müşriklerin en büyük günahlarından biri, helali ve haramı kendi çıkarlarına göre belirleyerek sahte bir ilahlık (kanun koyuculuk) taslamalarıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke döneminin antropolojik ve tarihsel zemininde bu fiilin doğrudan Kureyş'in ekonomik/dini ritüellerine bir atıf olduğunu belirtir. Öztürk'e göre müşrikler, kendi ürettikleri putperest kurallarla "Bahîra, Sâibe, Vasîle ve Hâm" adını verdikleri bazı develeri kutsal ilan edip onların etinden faydalanmayı veya onlara binmeyi kendilerine "haram" kılıyorlardı. Ayetteki "harramnâ" eylemi, doğrudan onların vahye dayanmayan bu uyduruk dinî/ekonomik yasaklarına (ve bu yasakları Allah'a iftira ederek kadere bağlamalarına) işaret eder.
Min dûnihî (مِن دُونِهِۦ)
Kök: m-n + d-v-n + h-v
"O'nun (Allah'ın) dışında, O'ndan bağımsız olarak" anlamına gelir. Haram kılma yetkisini Allah'ın otoritesi "dışında" kullanmalarını vurgular.
Min şey'in (مِن شَىْءٍۢ)
Kök: m-n + ş-y-e
"Hiçbir şeyi, hiçbir nesneyi" anlamına gelir. "Biz Allah'ın emri dışında hiçbir şeyi haram kılmazdık (demek ki Allah bunu onaylıyor)" şeklindeki mutlak kaderci yalanlarını pekiştirir.
Kezâlike (كَذَٰلِكَ)
Kök: k + z-a + l-k
"Gibi" anlamındaki "kâf" (ke) teşbih edatı ile "şu, o, işte bu" anlamlarındaki "zâlike" işaret isminin birleşimidir. "İşte tıpkı bunun gibi, aynen böyle" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, bu edatın "teşbîh-i mutlak" olduğunu ve Müşriklerin bu kaderci bahanelerinin tarihte ilk defa duyulan orijinal bir felsefe olmadığını, geçmiş kâfirlerin kullandığı klişe bir argüman olduğunu gramatikal olarak bağladığını belirtir.
Feale (فَعَلَ)
Kök: f-a-l
Sözlükte "yaptı, işledi, davrandı" anlamlarına gelen mazi (geçmiş zaman) fiildir.
İbn Fâris, "f-a-l" kökünün "etkisi olan, somut ve gözle görülür iş" olduğunu belirtir. Geçmiş kâfirlerin de tıpkı Mekkeliler gibi sadece sözde kalmayıp, bu kaderci bahaneyi (ve peygamberlere düşmanlığı) aktif bir "eylem/fiil" olarak sahnelediklerini gösterir.
Ellezîne (ٱلَّذِينَ)
Kök: l-z-y
"Onlar ki, o kimseler ki" anlamlarına gelen çoğul ism-i mevsuldür.
Angelika Neuwirth, Mekke metinlerindeki bu kullanımın "tipolojik" bir tarih felsefesi olduğunu yineler. Neuwirth'e göre Kur'an, Nuh, Hud veya Salih peygamberin kavimlerini (geçmiş inkarcıları) ismen zikretmek yerine "ellezîne" (o kimseler) gibi genelleyici formlar kullanarak, küfrün (inkarın) ve insanın sorumluluktan kaçma (kadercilik) eğiliminin evrensel ve kendini hep tekrar eden bir psikolojik hastalık olduğunu modeller.
Min kablihim (مِن قَبْلِهِمْ)
Kök: k-b-l + h-m
"Onlardan öncekiler" anlamına gelir. Kureyş'ten önce helak edilmiş tüm şirk toplumlarını işaret eder.
Fe hel (فَهَلْ)
Kök: f + h-l
Takibiyye (o halde, öyleyse) bildiren "fe" bağlacı ile "mı/mi, acaba" anlamındaki soru edatının (hel) birleşimidir. "O halde ... var mıdır?" manasına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, bu yapının "istifham-ı inkârî" (inkâr/reddetme bildiren retorik soru) olduğunu belirtir. Soru sormaktan ziyade, kesin bir kuralı, bir sınırı beyan etmek ve muhatabın beklentisini sıfırlamak (kasr) için kullanılan gramatikal bir meydan okumadır.
Ale'r-rusuli (عَلَى ٱلرُّسُلِ)
Kök: a-l-v + r-s-l
"Üzerine, sorumluluğunda" anlamındaki "alâ" harf-i cerri ile "elçiler, peygamberler" anlamlarına gelen "resûl" kelimesinin çoğulu olan "rusul" kelimesinin birleşimidir. "Elçilerin üzerine (düşen)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "r-s-l" kökünün temelinde "bir şeyin sükûnetle, yumuşak bir akışla ve art arda ilerlemesi" manasının bulunduğunu açıklar. Bir mesajı hedefine doğru yumuşak ve emin adımlarla taşıyana da "resûl" (elçi) denir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "rasûl" kelimesinin etimolojisine değinerek, bu kavramın Aramice "şelîhâ" (gönderilmiş olan, elçi / havari) konseptiyle aynı monoteist teolojik eksende buluştuğunu belirtir. Elçi, mesajın sahibi değil, sadece "taşıyıcısıdır".
Celaleddin el-Suyuti, "alâ" edatının burada "vücûb/iltizam" (bir görevi, zorunluluğu üstlenme) işlevi gördüğünü belirtir. Yani "Peygamberin boynunun borcu / yegâne görevi nedir?" sorusunu gramatikal olarak şekillendirir.
İllâ (إِلَّا)
Kök: i-l-l (edat)
"Ancak, -den başka, hariç" anlamlarına gelen istisna edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, "Fe hel... illâ" (Var mıdır... ancak/başka) şeklindeki istifham (soru) ve istisna edatlarının birleşimiyle kurulan bu cümlenin, Arap belagatında en güçlü "hasr/kasr" (sınırlandırma ve tahsis) sanatlarından biri olduğunu belirtir. Peygamberlerin görevleri ve sınırları, diğer tüm beklentilerden (insanları zorla inandırmak, azap getirmek, meşîeti değiştirmek) sıyrılarak tek bir mutlak eyleme indirgenir.
el-Belâgu (ٱلْبَلَٰغُ)
Kök: b-l-g
Sözlükte "ulaşmak, varmak, yetişmek, mesajı iletmek" anlamlarındaki kökten türeyen isim/masdardır. "Duyurmak, tebliğ etmek, mesajı eksiksiz iletmek" anlamına gelir.
İbn Fâris, "b-l-g" kökünün "bir şeyin veya kişinin, varması gereken nihai hedefine ve sonuca tam olarak ulaşması" olduğunu belirtir. Mesajın, muhatabın aklına ve kulağına zerre kadar eksiltilmeden "ulaştırılması" bu eylemdir.
Râgıb el-İsfahânî, "belâğ" kelimesinin Kur'an'daki fonksiyonuna dikkat çeker. Râgıb'a göre tebliğ (belâğ), sadece kelimeleri okuyup gitmek değil; mesajı, karşısındakinin kalbinde ve aklında hiçbir bahane bırakmayacak kadar net, doyurucu ve anlaşılır bir şekilde "yerine ulaştırmaktır".
Dücane Cündioğlu, varlık ve hakikat felsefesi ekseninde "belâğ" (iletişim/tebliğ) eyleminin ontolojik sınırlarını çizer. Cündioğlu'na göre Kur'an, peygamberi bir "bekçi, zorba veya kader tayin edici" (musallat/cebbar) olarak değil; sadece bir "iletici" (belâğ) olarak kodlar. Müşrikler "Allah dileseydi şirk koşmazdık" diyerek suçu kadere atarken, Kur'an "Peygamberin görevi sizi zorla yola sokmak değil, mesajı iletmektir; inanıp inanmamak sizin özgür ve sorumlu iradenize (kaderinize değil) bırakılmıştır" diyerek determinizmi (cebriyeyi) çürütür ve insana varoluşsal hürriyetini (ve sorumluluğunu) teslim eder.
el-Mübîn (ٱلْمُبِينُ)
Kök: b-y-n
Sözlükte "ayrılmak, açık ve net olmak" anlamlarındaki kökten if'al babında (ibâne) türemiş ism-i fâildir. Belâğ kelimesinin sıfatı olarak; "Apaçık olan, hakikati yalandan kesin çizgilerle ayıran, hiçbir kapalılığa ve şüpheye yer bırakmayan" anlamına gelir.
İbn Fâris, "b-y-n" kökünün temelinde "iki şeyin birbirinden ayrılarak, aralarındaki farkın şüphe götürmez bir şekilde ortaya çıkması ve netleşmesi" manasının bulunduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "mübîn" vasfının peygamberin tebliğ metodundaki (belâğ) kaliteyi belirlediğini söyler. Râgıb'a göre peygamberlerin ilettiği mesaj, felsefi muammalarla dolu, anlaşılamaz, mistik veya kapalı bir mesaj değildir. O, tevhid ile şirki, adalet ile zulmü birbirinden güneş gibi "ayıran" (mübîn), fıtrata seslenen o pırıl pırıl ve "apaçık" bildirimdir. Peygamber bu apaçık bildirimi yaptıktan sonra, karanlıkta (şirkte) kalmayı tercih edenlerin "Eğer Allah dileseydi..." diyerek arkasına sığınacakları hiçbir kaderci bahanesi kalmamıştır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla