فَاَصَابَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا عَمِلُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 34. Ayet
Daralt
X
-
34-35. "Sonunda yapttklanmn kötülüğü yine kendilerine dokundu ve alay ettikleri şey onları kuşattı. Müşrikler dediler ki: “Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız O’ndan başkasına tapardık. Hiçbir şeyi O’na rağmen haram da saymazdık.” Onlardan öncekiler de işte böyle davranmışlardı. Peygamberlerin görevi açık seçik tebliğden başka bir şey değildir."
Müşrikler dediler ki: “Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız O’ndan başkasına tapardık. Hiçbir şeyi O’na rağmen haram da saymazdık.” Onlardan öncekiler de işte böyle davranmışlardı. Enam sûresinde de Onlardan öncekiler de aynı şekilde yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar buyurdu.
Burada da şöyle buyurdu: Peygamberlerin görevi açık seçik tebliğden başka bir şey değildir. “Hel” (هَلْ) kelimesi görünürde soru edatıdır, fakat ondan kastedilen şudur: Peygamberlerin görevi açık seçik tebliğden başka bir şey değildir. Nitekim müfessirler aynı şeyi söylemişlerdir. Çünkü peygamberlerin, tebliğden başka bir görevi olmadığı hakkında Allah’tan açıklama gelmiştir. Yüce Allah’ın “O inkârcılar, ille de kendüerrne meleklerin gelmesini mi bekliyorlar” meâlindeki beyanı bunun gibidir. Yani ancak kendilerine şunun gelmesini bekliyorlar. Yüce Allah’ın: “İnsan için temenni ettiğinden başkası yoktur” meâlindeki âyet de bunun gibidir. “Em” (أَمْ) kelimesi şüphe edatıdır, burada Allah’ın muradı, insan için temenni ettiğinden başkasının olmadığı ve benzerleridir. Çünkü Allah’ın şu beyanı geçmiştir: “İnsan için çalıştığından başkası yoktur”. Yüce Allah’ın Eriâm sûresindeki: “Müşrikler diyecekler ki! Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız”.
Bu sözün birkaç türlü açıklaması vardır: Biri, bu sözü alay etmek üzere söylemiş olmalardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “însan, “Ben öldükten bir süre sonra sahiden yeniden hayata döndürülecek miyim?” diyor”. İkincisi: Eğer Allah dileseydi yani Allah kendisine ibadet etmemizi, O’ndan başkasına ibadet etmememizi emretseydi yapardık. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler“ “. Üçüncüsü: Onlar şöyle dediler: “Eğer Allah bizim yaptıklarımızdan razı değilse onları yapmak için bizi bırakmaz, belki yok ederdi.”
Yorumu Yorumla
-
Fe esâbehüm (فَأَصَابَهُمْ)
Kök: s-v-b
Takibiyye ve sonuç bildiren "fe" bağlacı ile "isabet etti, hedefini tam olarak vurdu, ulaştı" anlamlarındaki "s-v-b" kökünden if'al babında türeyen mazi (geçmiş zaman) fiil ve "onlara/onları" anlamındaki "hüm" zamirinin birleşimidir. "Bunun üzerine (kötülükler) onları tam hedeften vurdu" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "s-v-b" kökünün temelinde "atılan bir okun veya yöneltilen bir şeyin sapmadan hedefine tam olarak oturması, isabet etmesi" manasının bulunduğunu belirtir. Yağmurun toprağa isabet edip dökülmesine (savb) veya doğru söze (savâb) de aynı kökten isim verilir. Ayette ilahi cezanın (kötü sonucun) körü körüne gelen bir kaza değil; bizzat o müşrikleri arayıp bulan, milimetrik bir şekilde onlara "isabet eden" mutlak ve adil bir ok olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "musibet" ve "isabet" kavramlarını incelerken, bu fiilin bağlam içindeki şaşmazlığına dikkat çeker. Râgıb'a göre eylemin if'al babında gelmesi (esâbe), sonucun dışarıdan yönlendirilen (ilahi bir iradeyle fırlatılan) bir mermi gibi suçluyu bulmasıdır. Müşrikler dünyada hakikati yalanlarken kendilerini çok güvende ve dokunulmaz (kibirli) sanıyorlardı; ancak ilahi adalet oku onları tam kalplerinden vurmuştur.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında cümlenin başındaki "fe" (bunun üzerine, derken) bağlacının önemine değinir. Suyuti'ye göre, önceki ayetlerde anlatılan inkârın, kibrin ve zulmün ardından "fe" edatının kullanılması; eylem (şirk) ile sonuç (azap) arasında hiçbir boşluk, adaletsizlik veya tesadüf olmadığını, cezanın doğrudan o amelin gramatikal ve ontolojik "meyvesi" olarak onlara çarptığını gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ceza (eskatoloji) felsefesinde bu tür eylemlerin müşrik zihniyetiyle olan çatışmasını tahlil eder. Izutsu'ya göre cahiliye dönemi Arapları felaketleri zamanın (dehrin) körü körüne getirdiği tesadüfler olarak algılarken, Kur'an "esâbe" fiiliyle bu körlüğü yıkar. Başlarına gelen yıkım, faili meçhul bir doğa olayı değil; bizzat kendi ahlaki tercihlerinin onları bulup "vurduğu" (isabet ettiği) amaçsal ve teolojik bir karşılıktır.
Seyyiâtu (سَيِّـَٔاتُ)
Kök: s-v-e
Sözlükte "kötülükler, günahlar, insana acı ve keder veren çirkin sonuçlar" anlamlarına gelen "seyyie" kelimesinin çoğuludur. Ayette, müşriklerin işledikleri kötü amelleri veya doğrudan o amellerin ahirette büründüğü azap formunu (kötü sonuçları) ifade eder.
İbn Fâris, "s-v-e" kökünün temelinde "güzelliğin (hüsün) ve iyiliğin zıddı olan, varlığı bozan, insana bedensel veya ruhsal acı veren her türlü fena ve çirkin durum" manasının yattığını açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "seyyie" kelimesinin Kur'an'daki ontolojik yapısına değinir. Râgıb'a göre bu kelime hem insanın dünyada işlediği "çirkin fiili" (günahı) hem de o fiilin karşılığı olarak ahirette çekeceği "cezayı/musibeti" ifade eder. Ayette kelimenin çoğul (seyyiât) olarak kullanılması, onların sadece tek bir yalanlama değil; peygambere iftira atmak, müminlere işkence etmek ve Kur'an'a masal demek gibi çok katmanlı, sistematik bir kötülük (seyyiât) koleksiyonu ürettiklerini gösterir.
Dücane Cündioğlu, varlık ve ahlak felsefesi ekseninde eylem ile sonuç arasındaki bu kelime geçişine (iştikak) dikkat çeker. Cündioğlu'na göre Kur'an, insanın işlediği kötülüğün soyut bir boşluğa gitmediğini, bilakis o kötülüğün ahirette nesnelleşerek (somut bir azaba dönüşerek) dönüp bizzat sahibini vuran bir "seyyiât" (acı/musibet) olduğunu beyan eder. Kötülük, sahibine geri dönen ontolojik bir bumerangdır.
Mâ (مَا)
Kök: m-a
Sözlükte "şey, her ne ki, o şey ki" anlamlarına gelen ism-i mevsuldür (ilgi zamiri).
Celaleddin el-Suyuti, "seyyiâtu mâ" (o şeylerin kötülükleri ki) şeklindeki izafet (tamlaması) yapısında "mâ" edatının mutlak umûm (kapsayıcılık) bildirdiğini belirtir. İnsanın unuttuğu, hafife aldığı veya çok zekice kurguladığını sandığı (mekr) her türlü detay, bu tek heceli "mâ" edatının içine dâhil edilerek ilahi arşive (karanlık bir bilançoya) hapsedilir.
Amilû (عَمِلُوا۟)
Kök: a-m-l
Sözlükte "yaptılar, işlediler, eylemde bulundular" anlamlarındaki kökten türeyen mazi (geçmiş zaman) fiilin çoğul formudur. "Onların işledikleri/yaptıkları" anlamına gelir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "amel" kavramı ile sıradan bir hareket olan "fiil" kavramı arasındaki teolojik farkı yineler. Râgıb'a göre "amel", içinde niyet, idrak, kasıt ve irade barındıran şuurlu eylemdir. Müşrikleri vuran o kötülükler (seyyiât), kazara veya bilgisizce yaptıkları hatalar değil; bizzat inatla, kibirle ve planlayarak "işledikleri" (amilû) bilinçli suçların bir faturasıdır. İrade, bedelini mutlak adaletle öder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal sorumluluğu bağlamında "amilû" fiiline odaklanır. Kılıç'a göre ayet, "Allah onlara ceza olarak kötülük verdi" demez; "İşlediklerinin kötülükleri (seyyiâtü mâ amilû) onları buldu" der. Bu ifade, azabın ilahi bir öfke patlaması değil, doğrudan doğruya insanın "kendi elleriyle (hür iradesiyle) üretip işlediği" (amel) negatif enerjinin kendi aleyhine tecelli etmesidir. Kul eker, kul biçer.
Ve hâka (وَحَاقَ)
Kök: h-v-k
"Ve" bağlacı ile "kuşattı, çepeçevre sardı, abluka altına aldı, içine işledi" anlamlarındaki "h-v-k" kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) fiilin birleşimidir. "Ve ... onları her taraftan sarıp kuşattı" anlamına gelir.
İbn Fâris, "h-v-k" kökünün temelinde "bir şeyin etrafını dolanmak, onu tamamen abluka altına alıp merkezine hapsetmek ve ona musallat olmak" manasının bulunduğunu açıklar. Ayette bu eylem, azabın sadece uzaktan gelen bir darbe değil; inkarcıyı sağından, solundan, altından ve üstünden tamamen hapseden, hiçbir kaçış (firar) noktası bırakmayan ontolojik bir kilitlenme olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "hâka" eyleminin genellikle kötülük, azap veya hilenin sahibini sarması bağlamında kullanıldığını belirtir. Râgıb'a göre müşrikler, peygambere ve müminlere tuzak kurarak onları kuşatmayı (abluka altına almayı) planlamışlardı; ancak ilahi yasa gereği, o kurdukları çirkin tuzaklar ve alaylar dönüp bizzat kendi boğazlarına dolanmış, kendi sonlarını "kuşatmıştır".
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) bu kelimenin yarattığı psikolojik dehşete dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre "hâka" fiili; dairesel, boğucu ve daralan bir çember hissi verir. Dünyada uçsuz bucaksız çöllerde kendini özgür ve dokunulmaz sanan müstekbirler (kibirliler), ilahi azap karşısında kıpırdayacak yer bulamadıkları, nefes dahi alamadıkları o mutlak "kuşatılmışlık" (ihata) cehennemine hapsolurlar. Kelimenin fonetiği, o daralan çemberin klostrofobik dehşetini hissettirir.
Bihim (بِهِم)
Kök: b + h-m
"İle, -e/-a" anlamındaki "bâ" (bi) harf-i cerri ile "onlar, onları" anlamındaki "hüm" çoğul şahıs zamirinin birleşimidir. "Onları, onların etrafını (kuşattı)" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, "hâka" fiilinin "bâ" harf-i cerriyle (bihim) geçişli hale gelmesinin, kuşatmanın dışsallıktan çıkıp doğrudan bedene ve ruha "yapışması/işlemesi" (mülâsaka) anlamı kattığını belirtir. Yani azap sadece etraflarını sarmakla kalmamış, derilerine ve ruhlarına kadar nüfuz ederek onlara "yapışmıştır".
Mâ (مَّا)
Kök: m-a
"O şey ki, her ne ki" anlamlarına gelen ism-i mevsul (ilgi zamiri). Kuşatmayı yapan asıl "nesnenin/şeyin" ne olduğunu açıklamak üzere cümleyi bağlar.
Kânû (كَانُوا۟)
Kök: k-v-n
"İdiler, oldular" anlamlarındaki "kâne" nakıs fiilinin geçmiş zaman çoğul çekimidir. Müşriklerin dünyadaki eylemlerinin sürekliliğini, değişmez inatlarını ve geçmişteki ruh hallerini yansıtır.
Bihî (بِهِۦ)
Kök: b + h-v
"Bâ" (bi) harf-i cerri ile "o/ona" anlamındaki "hû" zamirinin (kesre sebebiyle hî okunur) birleşimidir. Zamir, kendisiyle alay edilen "vahye, ayetlere, peygambere veya ahiret inancına" döner. "Onunla, ona dair" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, bu "bâ" edatının ve zamirin, alay eylemini cümlenin sonuna bırakarak anlamı pekiştirmek için fiilden önce getirildiğini (takdim) belirtir. Yani "Onlar sadece ve özellikle o ayetlerle (bihî) alay ediyorlardı" şeklinde bir tahsis (odaklanma) oluşturarak hedefin doğrudan vahiy olduğunu vurgular.
Yestehziûn (يَسْتَهْزِءُونَ)
Kök: h-z-e
Sözlükte "alay etmek, hafife almak, dudak bükmek, dalga geçmek, eğlence konusu yapmak" anlamlarındaki kökten istif'al babında türeyen muzari fiilin çoğul formudur. "Kânû" fiiliyle birleştiğinde (kânû ... yestehziûn) "sürekli olarak alay ediyorlardı, alay edip duruyorlardı" şeklinde geçmişte süreklilik bildiren bir eyleme dönüşür.
İbn Fâris, "h-z-e" kökünün temelinde "bir şeyi küçümsemek, değersiz görmek ve onunla ciddiyetsiz bir şekilde oynamak/eğlenmek" manasının yattığını belirtir. İstif'al babında gelmesi (istihzâ), kişinin kendi aklını ve statüsünü üstün görerek karşısındakini veya hakikati inatla "aşağılamaya, küçük düşürmeye" çalışmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "istihzâ" kavramının ahlaki boyutunu inceler. Râgıb'a göre, hakikati (peygamberin mesajını) reddetmenin iki yolu vardır: Biri aklî delillerle karşı çıkmak, diğeri ise karşı çıkacak delili olmadığı için meseleyi "alay ve eğlence" boyutuna çekerek sulandırmaktır. Müşrikler (Kur'an'a 'eskilerin masalları' diyerek) vahyi aklî bir temelde çürütemedikleri için, en kolay savunma mekanizması olan "alay etme/tiye alma" silahına sığınmışlardır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sözlüğünde bu eylemin, "müstekbir" (kibirli) karakterin en belirgin varoluşsal özelliği olduğuna dikkat çeker. Izutsu'ya göre "istihza", cahiliye aristokrasisinin, kendi konforlarını tehdit eden devrimci tevhidi mesaja karşı ördükleri sosyolojik bir duvardır. Hakikati ciddiye alıp yüzleşmektense, onu "alay edilecek bir efsane" statüsüne indirgeyerek ondan kaçmayı tercih etmişlerdir.
Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın Geç Antik Çağ'daki polemik üslubunu (eskatolojisini) tahlil ederken, ayetteki "alay ettikleri şeyin onları kuşatması" temasının muazzam bir ilahi ironi içerdiğini belirtir. Reynolds'a göre, dünyada ahiret azabıyla "Hani nerede o vaat ettiğin azap? Gelsin de görelim!" diyerek eğlenen, o gerçeği hafife alan müşrik akıl; mahşerde bizzat alay ettiği o "ateş/gerçek" tarafından çepeçevre sarılır. Alay konusu (nesne), alay edeni (özneyi) yutan mutlak bir kabusa dönüşür.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi surelerindeki tartışma psikolojisine vurgu yapar. Öztürk'e göre Kureyş elebaşları (Ebu Cehil, Velid b. Muğire vb.), ayetlerle (bihî) "yestehziûn" (alay ederken), aslında Hz. Peygamber üzerinde psikolojik bir baskı ve yalnızlaştırma politikası güdüyorlardı. Kur'an, "Alay ettiğiniz o gerçek sizi yutacak (hâka)" diyerek, sadece teolojik bir uyarı yapmaz, aynı zamanda alaylar altında ezilen o günkü zayıf müminlere "Gülme sırası size de gelecek" mesajını veren sarsılmaz bir ilahi adalet taahhüdü sunar.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla