Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 30. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 30. Ayet

    وَق۪يلَ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا مَاذَٓا اَنْزَلَ رَبُّكُمْۜ قَالُوا خَيْراًۜ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌۜ وَلَدَارُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌۜ وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّق۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekîle lilleżîne-ttekav mâżâ enzele rabbukum(c) kâlû ḣayrâ(an)(k) lilleżîne ahsenû fî hâżihi-ddunyâ hasene(tun)(c) veledâru-l-âḣirati ḣayr(un)(c) veleni’me dâru-lmuttekîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah’a karşı gelmekten sakınanlara, “Rabb’iniz size ne indirdi?” diye sorulur. Onlar, “Hayır indirdi” derler. Bu dünyada iyilik yapanlara güzel sonuçlar vardır. Âhiret yurdu daha da hayırlıdır. Allah’a karşı gelmekten sakınanların yurdu ne güzel!"

      Allah’a karşı gelmekten sakınanlara, ‘Rabb’iniz size ne indirdi?’ diye sorulur. Onlar, “Hayır indirdi” derler. Müfessirler şu yorumu yaptılar: Bu, inananların, müşriklerin sözlerine karşılık söyledikleri sözdür: Onlara, ‘Rabb’iniz ne indirdi?’ diye sorulduğunda ‘eskilerin masallarını!’ diye cevap verirler. “Kâlû hayrân” (قَالُوا خَيْرًا) sözü hakkında da farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları “kâlû hayran” (قَالُوا خَيْرًا), yani onların söyledikleri: “Hz. Peygamber Hak ile gönderilmiştir ve o şöyledir...” tarzında dedikleri söz hayırdır demektir. Bazıları da “kâlû hayran” (قَالُوا خَيْرًا) sözünün, Hz. Peygambere (s.a.) indirilenlerden hikâye olarak söylenmiştir, Yani Rabbimiz onlar üzerine hayrı indirdi yahut çeşitli ufuklardan gelerek Resûlullah’a (s.a.) soru soran insanlar olmalıdırlar. İnananlara: Rabb’iniz ne indirdi? diye soru sorunca hayır (indirdi) cevabını verdiler. Kâfirlere bu soruyu sorunca da: “Öncekilerin masalları” dediler.

      Şöyle olması da mümkündür: Kâfirlerin büyüklerinin, kendilerine uyanlara öncekilerin masalları demelerine karşılık, müminlere uyanların, onların büyüklerine Rabb’iniz ne indirdi? diye bir soru sormuş olması ve onların da hayırdır demiş olmaları mümkündür.

      Bu dünyada iyilik yapanlara güzel sonuçlar vardır. Buradaki güzellikler: Kendilerine yardım edilmesi, düşmanlarına karşı da kendilerine zafer verilmesidir. Âhiret yurdu dünyada onlara verdiklerinden daha da hayırlıdır. Bazıları bu dünyada iyilik yapanlar için âhirette güzel sonuç vardır demişlerdir. Âhiret yurdu daha da hayırlıdır. Yani cennet müminler için, dünyada kendilerine verilenlerden daha hayırlıdır ve daha üstündür. Takvâ sahibi olanların yurdu ne güzeldir. Allah kâfirler hakkında söylediği “İçinde ebedî olarak kalacağınız cehennemin kapılarından girin!” Ululuk taslayanlarm yeri ne kötü!” sözüne karşılık müminlere de bunu söylemiştir. Sonra Allah takvâ sahiplerine vâdettiği yurdu vasıflandırmak üzere şöyle buyurdu:​ bkz. sonraki ayet

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve kîle (وَقِيلَ)

        Kök: k-v-l

        "Ve" bağlacı ile "söylemek, söz, kelam" anlamlarındaki kökten türeyen meçhul (edilgen) mazi fiilin birleşimidir. "Ve denildi, söylendi, soruldu" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "k-v-l" kökünün "ağızdan çıkan, anlamlı ve iradeli ses/hitap" olduğunu belirtir. Bu kelime, düşüncenin sese bürünmüş halidir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında fiilin meçhul (kîle) yapıda kullanılmasının anlamsal önemine dikkat çeker. Râgıb'a göre, Kur'an'da 24. ayette müşriklere sorulan "Rabbiniz ne indirdi?" sorusu da meçhul (kîle) fiiliyle başlamıştı; bu ayette takva sahiplerine yöneltilen soru da aynı edilgen fiille (kîle) başlatılır. Soruyu kimin sorduğundan ziyade, ilahi vahye muhatap olan iki farklı ahlaki zümrenin (müşriklerin ve müttakilerin) aynı soru karşısında verecekleri taban tabana zıt cevaplara odaklanılması hedeflenir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'daki diyalog ve tartışma (cedel) sahnelerini incelerken; bu tür edilgen yapıların, hakikati aramak veya imtihan etmek amacıyla soru soran genel ve evrensel bir "soran akıl/şahıs" profilini temsil ettiğini ifade eder.

        Li'llezîne (لِلَّذِينَ)

        Kök: l + l-z-y

        "İçin, -e/-a" anlamındaki "lâm" (li) harf-i cerri ile "onlar ki, o kimseler ki" anlamlarına gelen çoğul ism-i mevsulün (ilgi zamirinin) birleşimidir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an edatlarının (nahiv) sentaksını tahlil ederken buradaki "lâm" edatının tahsis ve doğrudan yönelim bildirdiğini belirtir. Soru, sıradan bir kalabalığa değil, eylemleri ve ahlaki duruşlarıyla ayrışmış (takva sahibi) özel bir gruba doğrudan yöneltilmiş ve gramatikal olarak onlara tahsis edilmiştir.

        İttekav (ٱتَّقَوْاْ)

        Kök: v-k-y

        Sözlükte "korunmak, sakınmak, bir şeyi tehlikeye karşı kalkan yapmak" anlamlarındaki kökten iftial babında (ittikâ) türemiş çoğul mazi (geçmiş zaman) fiildir. "Takva sahibi olanlar, sorumluluk bilinciyle korunanlar" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "v-k-y" kökünün temelinde "bir şeyi dışarıdan gelecek her türlü eziyete, zarara ve yıkıma karşı muhafaza etmek, araya bir set (kalkan) koymak" manasının yattığını açıklar. Takva, inanan aklın kendi varoluşunu şirke ve ilahi azaba karşı "koruma" altına almasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "takva" kavramını salt bir korku olarak değil, "nefsi günahlardan ve Allah'ın razı olmayacağı hallerden özenle korumak" olarak tanımlar. Râgıb'a göre 24. ayetteki müşrikler, nefsani arzularını serbest bırakıp kibre (istikbar) kapılmışlarken; bu ayetteki müminler iftial babının (ittekav) gerektirdiği o zorlu iradeyi sergileyerek kendilerini kötülüklerden ve şirkin zehrinden "korumayı" başaran ahlaki öznelerdir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesini incelerken "takva" kelimesinin İslam öncesi (cahiliye) dönemindeki bedevi karşılığı ile Kur'an'daki teolojik karşılığı arasındaki büyük devrime dikkat çeker. Izutsu'ya göre, bedevi kültüründe sadece yırtıcı bir hayvandan veya düşmandan duyulan fiziksel "savunma/korku" refleksiyken; Kur'an bu eylemi (ittekav) alır ve onu, Yaratıcı'ya karşı duyulan muazzam bir sevgi, saygı, sorumluluk ve ahlaki titizlik (ideal insan modeli) mertebesine yükseltir.

        Mâzâ (مَاذَآ)

        Kök: m-a + z-a

        Soru edatı olan "mâ" (ne) ile ism-i işaret veya ilgi zamiri olan "zâ" (bu/şu) kelimelerinin kaynaşmasıyla oluşmuş bir istifham (soru) edatıdır. "Nedir o şey ki, ne" anlamlarına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, bu birleşik soru edatının basit bir "mâ" sorusuna göre çok daha vurucu ve iddialı bir tahkik (derinlemesine araştırma) işlevi gördüğünü belirtir. Soru sadece bir nesneyi değil, inen vahyin mahiyetini ve niteliğini kapsamlı bir şekilde sorgulamaktadır.

        Enzele (أَنزَلَ)

        Kök: n-z-l

        Sözlükte "yukarıdan aşağıya inmek" anlamındaki kökten if'al babında (inzâl) türemiş mazi (geçmiş zaman) fiildir. "İndirdi, lütfedip vahyetti" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "n-z-l" kökünün asıl anlamının "yüksek bir yerden daha aşağı ve yatay bir konuma doğru gerçekleşen iniş" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim modelinde bu fiilin, aşkın (müteal) olan Allah'tan, yeryüzündeki fiziksel ve sınırlı insana doğru gerçekleşen "dikey bir hitap/bilgi akışını" temsil ettiğini ifade eder. İnzal eylemi, mutlak otoritenin insanlık tarihine aktif müdahalesinin linguistik karşılığıdır.

        Rabbüküm (رَبُّكُمْ)

        Kök: r-b-b + k-m

        Sözlükte "sahip, malik, efendi, terbiye eden" anlamlarındaki "Rabb" ismi ile "sizin" anlamındaki "küm" muhatap zamirinin birleşimidir. "Sizin Rabbiniz" demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kavramının kökeninde "bir varlığı aşama aşama en mükemmel hale (kemale) ulaştırmak, besleyip büyütmek ve ıslah etmek" anlamı bulunduğunu söyler. Râgıb'a göre vahyin (Kur'an'ın) indirilmesi bir cezalandırma veya salt tahakküm aracı değil; doğrudan insanın ahlaki ve zihinsel olarak "terbiye edilmesi" (rububiyet) lütfunun bir tecellisidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemindeki tartışma bağlamına işaret eder. Öztürk'e göre müşrikler, Rabbin (Yaratıcının) konuşmasını, vahyetmesini ve hayata müdahale etmesini kabullenemiyorlardı. Ancak takva sahipleri, Rab (terbiye eden) isminin gereği olarak, O'nun kullarını sahipsiz bırakmayıp onlara yol gösterici bir metin (vahiy) indirmesini son derece makul, fıtri ve ontolojik bir zorunluluk olarak idrak ediyorlardı.

        Kâlû (قَالُواْ)

        Kök: k-v-l

        Sözlükte "söylemek, cevap vermek" anlamlarındaki kökten türeyen mazi fiilin çoğul formudur. "Dediler ki, şöyle cevap verdiler" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, bu fiilin kullanımındaki hıza ve doğrudanlığa dikkat çeker. Sorunun hemen ardından araya "fe" (sonra) veya "sümme" gibi edatlar girmeksizin doğrudan "kâlû" denmesi, takva sahiplerinin zihinlerinde en ufak bir şüphe, kargaşa veya tereddüt bulunmadığını; inançlarının saf, berrak ve anında söze dökülecek kadar sağlam olduğunu gramatikal bir akıcılıkla yansıtır.

        Hayran (خَيْرًا)

        Kök: h-y-r

        Sözlükte "iyi, güzel, faydalı, üstün, şerrin zıddı" anlamlarına gelen, akıl ve fıtrat tarafından arzulanan mutlak iyiliği ifade eden isimdir.

        İbn Fâris, "h-y-r" kökünün temelinde "bir şeye meyil göstermek, onu diğerlerinden daha üstün tutup seçmek" manasının bulunduğunu açıklar. İnsanın doğası gereği kendisine fayda sağlayacak olanı seçmesi (ihtiyar) bu köktendir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hayr" kavramını "bütün akılların rağbet ettiği, arzuladığı, faydası herkesi kapsayan mutlak iyilik" olarak tanımlar. Râgıb'a göre, Kur'an vahyi insanın dünya ve ahiret mutluluğunu inşa ettiği için, takva sahipleri vahyi sadece bir söz olarak değil, varoluşsal bir "iyilik/fayda" (hayr) seli olarak nitelemişlerdir.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ve edebi bağlamda bu kelimenin, müşriklerin 24. ayette verdikleri cevaba karşı oluşturduğu muazzam estetik ve ontolojik zıtlığa (diyalektiğe) dikkat çeker. Cündioğlu'na göre müşriklere "Rabbiniz ne indirdi?" diye sorulduğunda alaycı ve kibirli bir dille "Esâtîru'l-evvelîn" (Eskilerin uyduruk masalları) diyerek vahyi tarihsel ve içi boş bir kurguya indirgemişlerdi. Aynı soru takva sahiplerine sorulduğunda ise onlar tek kelimeyle, "Hayran" (Mutlak iyilik ve hikmet) cevabını verirler. Vahiy, kibirli bir zihinde "masal" olurken; temiz bir kalpte "mutlak iyi"ye (hayra) dönüşür. Bu, insanın niyetine göre hakikatin nasıl iki farklı formda algılandığını gösteren eşsiz bir felsefi tablodur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin psikolojik derinliğine inerken; "hayr" kelimesinin mutlak belirsiz (nekra) formda ve nasb (üstün) haliyle kullanılmasının, sınırlandırılamayacak kadar büyük, yoğun ve insana huzur veren bir iyilik hissini ifade ettiğini belirtir. Vahiy, müminin psikolojisinde sadece kurallar bütünü değil; onu kaygıdan, hiçlikten ve anlamsızlıktan kurtaran devasa bir iyiliktir.

        Li'llezîne (لِّلَّذِينَ)

        Kök: l + l-z-y

        "İçin, -e/-a" anlamındaki "lâm" (li) edatı ve çoğul ilgi zamirinin (ellezîne) birleşimidir. "O kimseler için (vardır)" anlamına gelir ve müjdenin muhataplarını çerçeveler.

        Ahsenû (أَحْسَنُواْ)

        Kök: h-s-n

        Sözlükte "güzel olmak, iyi olmak" anlamlarındaki kökten if'al babında (ihsan) türemiş çoğul mazi (geçmiş zaman) fiildir. "İyilik yapanlar, işini en güzel şekilde, kusursuzca yerine getirenler" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "h-s-n" kökünün temelinde "bir şeyin göze, akla ve kalbe hoş gelmesi, kusursuzluk ve estetik güzellik" manasının bulunduğunu açıklar. İhssan, bir eylemi sadece yerine getirmek değil; onu, yaratılış gayesine en uygun, en zarif ve en "güzel" haliyle (hüsün) icra etmektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihsan" kavramının iki boyutu olduğunu belirtir: Biri başkasına karşılıksız iyilikte bulunmak, diğeri ise kişinin kendi görevini/ibadetini en mükemmel şekilde yapmasıdır. Râgıb'a göre, vahye "hayır/iyilik" diyenler, bu iddialarını sadece dilde bırakmamış, eylemlerini "güzelleştirerek" (ahsenû) inançlarını ahlaki bir zirveye taşımışlardır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesini incelerken, "ihsan" kavramının tevhidi eylemin estetik ve ontolojik zirvesi olduğunu belirtir. Izutsu'ya göre İslam ahlakında "muhsin" (ihsan eden) kişi, meşhur Cibril hadisinde tanımlandığı gibi, "Allah'ı görüyormuşçasına" (murakabe bilinciyle) eyleyen, her davranışını ilahi bir kameranın (mutlak estetiğin) önünde yapıyormuşçasına titizlenen kişidir. Ayet, takvanın soyut bir inançtan çıkıp nasıl somut ve "güzel bir eyleme" dönüştüğünü fiile döker.

        (فِى)

        Kök: f-y

        "-De/-da, içinde" anlamlarına gelen, zarfiyyet (mekân veya zaman içinde bulunma) işlevi gören edattır. İhsan eyleminin gerçekleştiği ve karşılığının verileceği sahneyi belirler.

        Hâzihi (هَٰذِهِ)

        Kök: h-a + z-a

        "Bu, şu" anlamlarına gelen dişil (müennes) işaret zamiridir. Kendisinden sonra gelen "dünya" kelimesini işaret eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an üslubunda dünya hayatından bahsederken "hâzihi" (bu) gibi yakınlık bildiren işaret zamirlerinin kullanılmasının; insanın gözü önünde akıp giden, anlık, geçici ve elle tutulur (ampirik) gerçekliğe vurgu yaptığını belirtir. Ahiretin "o yurt" (uzak/görünmeyen) olmasına karşın, dünya "bu yurt" (yakın ve şahit olunan) olarak konumlanır.

        ed-Dünyâ (ٱلدُّنْيَا)

        Kök: d-n-v

        Sözlükte "daha yakın, daha alçak, beri taraftaki" anlamlarına gelen "ednâ" kelimesinin dişil (müennes) formudur. İnsanın içinde yaşadığı, ahirete kıyasla değer veya zaman bakımından daha aşağıda/yakında olan fiziksel ve geçici âlemi ifade eder.

        İbn Fâris, "d-n-v" kökünün temelinde "yakınlık, mesafe olarak kısa olmak ve bazen de değer bakımından alçak/düşük olmak" manalarının bulunduğunu belirtir. İçinde bulunduğumuz hayata bu ismin verilmesi, insanın ona doğrudan temas etmesinden ve ebedi ahiret yurduna göre daha değersiz/geçici olmasındandır.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökenlerini tahlil ederken; "dünya" kelimesinin saf Arapça kökten türediğini kabul etmekle birlikte, kavramsal olarak Aramice/Süryanice'deki "‘âlmâ" (bu çağ/bu dünya) eskatolojik ayrımıyla monoteist dinlerin ortak "bu dünya / gelecek dünya" diyalektiğini Kur'an diline taşıdığını ifade eder.

        Angelika Neuwirth, Mekke metinlerindeki zıtlıklara (düalizme) dikkat çekerek; "dünya" kavramının Kur'an'da kendi başına müstakil bir değer olmadığını, daima "ahiret" (sonrası) kavramına bağımlı, onun tarlası veya geçiş evresi olarak anlam kazanan geçici bir durak olduğunu belirtir.

        Hasenetün (حَسَنَةٌ)

        Kök: h-s-n

        Sözlükte "güzellik, iyilik, nimet, insanın hoşuna giden ve onu mutlu eden her türlü olumlu durum" anlamlarına gelir. Cümlede, "ahsenû" (güzellik yapanlar) eyleminin karşılığı olarak verilen ilahi ödülü (güzelliği) ifade eder.

        İbn Fâris, "h-s-n" kökünün kusursuzluğu ve güzelliği ifade ettiğini tekrarlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "hasene" kavramını insanın aklına, bedenine ve ruhuna fayda sağlayan her türlü nimet olarak tanımlar. Râgıb'a göre dünyadaki "hasene"; sağlık, helal rızık, huzur, emniyet, itibar ve ahlaki tatmin gibi dünyevi lütufları kapsar. İyilik yapanlar, sadece ahirette değil, dünyada da ilahi adaletin bir yansıması olarak "güzel/huzurlu" bir hayat formuna kavuşurlar.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi bağlamında kök birliğine (iştikak) dikkat çeker. Cündioğlu'na göre ayetin kurgusu estetik bir simetri (denklem) içerir: İnsan iradesiyle eylemini "güzelleştirir" (ahsenû); Yaratıcı da bu iradi estetiğe, yaşantıyı "güzelleştirerek" (hasene) karşılık verir. Güzellik eken (ihsan), güzellik (hasene) biçer; ontolojik karşılık mutlak bir adalete ve sanata dayanır.

        Ve le dâru (وَلَدَارُ)

        Kök: v + l + d-v-r

        "Ve" bağlacı, yemin/pekiştirme bildiren "lâm" (le) edatı ve "ev, yurt, etrafı duvarla çevrili yaşam alanı, diyar" anlamlarındaki "dâr" kelimesinin birleşimidir. "Andolsun ki o yurt/diyar" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "d-v-r" kökünün "dönmek, tavaf etmek, bir şeyin etrafını çevrelemek" manasına geldiğini belirtir. Eve veya yurda "dâr" denmesi, onun içindekileri çepeçevre sarıp koruyan, dışarıdan izole eden duvarlarından (sınırlarından) kaynaklanır.

        Celaleddin el-Suyuti, isim cümlesinin (mübteda) başına gelen "lâm" (le) edatının "lâm-ı ibtidâ" olduğunu ve cümleye "şüphesiz ki, andolsun ki" anlamı katarak, ahiret yurdunun üstünlüğüne dair hiçbir şüphe bırakmayan muazzam bir pekiştirme (tekid) sağladığını belirtir.

        el-Âhirati (ٱلْءَاخِرَةِ)

        Kök: e-h-r

        Sözlükte "son, sonraki, geride kalan" anlamlarına gelen "âhir" kelimesinin dişil (müennes) formudur. "Dâr" kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak "Ahiret yurdu, ölümden sonraki nihai ve ebedi yaşam alanı" manasına gelir.

        İbn Fâris, "e-h-r" kökünün "ilkin ve öncenin tam mukabili (zıddı)" olduğunu, sırasını bekleyip en sonda gelen, mutlak ve nihai olan aşamayı ifade ettiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin monoteist gelenekteki (özellikle Süryanice "aharîta" kelimesiyle olan) eskatolojik paralelliğine işaret ederek, ahiretin geçici dünyanın (bu çağın) sonlanmasıyla başlayan kalıcı "gelecek/nihai çağ" olduğunu söyler.

        Angelika Neuwirth, Mekke surelerinin yapısal ve teolojik kurgusunda "dünya-ahiret" diyalektiğini tahlil eder. Neuwirth'e göre Kur'an, dünyadaki güzellikleri (hasene) reddetmez (asketizm/ruhbanlık yapmaz); ancak ahireti (dâru'l-âhirati) zikrederek, dünyadaki en güzel nimetin bile, o nihai yurdun yanında sönük kalacağını, asıl hedefin o ebedi "son" olduğunu ahlaki bir değer yargısı olarak zihinlere çakar.

        Hayrun (خَيْرٌ)

        Kök: h-y-r

        Sözlükte "daha iyi, daha üstün, en güzel, daha faydalı" anlamlarına gelen ism-i tafdil (kıyaslama/üstünlük) formunda kullanılmış isimdir.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının "diğerlerinden seçilip üstün tutulan" olduğunu tekrarlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "hayr" kelimesinin ahiret bağlamında dünyevi nimetlerle karşılaştırıldığında mutlak üstünlüğü ifade ettiğini söyler. Râgıb'a göre dünyadaki hasene (güzellik) geçicidir, kesintiye uğrar ve hastalıklara gebedir; ancak ahiret yurdundaki "hayr", bozulmayan, tükenmeyen ve ebediyen süren salt iyiliktir. Bu yüzden akıl sahibi olanın, geçici haseneyi ebedi hayra tercih etmesi fıtri bir zorunluluktur.

        Ve le ni'me (وَلَنِعْمَ)

        Kök: v + l + n-a-m

        "Ve" bağlacı, pekiştirme lamı (le) ve "ne güzeldir, ne kadar hoştur, övgüye ne kadar layıktır" anlamlarına gelen, bir şeyi methetmek (övmek) için kullanılan kuraldışı mazi fiilin (ni'me) birleşimidir.

        İbn Fâris, "n-a-m" kökünün temelinde "rahatlık, pürüzsüzlük, refah ve ferahlık veren nimet" manasının yattığını açıklar. 29. ayette cehennem için kullanılan "bi'se" (ne iğrençtir) yerme fiilinin tam zıddı (mukabili) olarak, güzelliği öven ve yücelten estetik bir fiildir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an'ın retoriğinde (belagat) bu fiilin (ef'âl-i medh) işlevine dikkat çeker. Suyuti'ye göre "ve le ni'me" ünlemi, sadece hukuki bir vaat değil, ahiret yurdunun ihtişamını, konforunu ve ahlaki zaferini okuyucunun kalbinde derin bir arzuya, muazzam bir estetik takdire (coşkuya) dönüştüren gramatikal bir nidadır.

        Dâru (دَارُ)

        Kök: d-v-r

        Sözlükte "ev, diyar, barınak, etrafı çevrili alan" anlamlarına gelen ve övgüye konu olan asıl nesneyi (yurdu) ifade eden kelimedir.

        el-Müttekîn (ٱلْمُتَّقِينَ)

        Kök: v-k-y

        Sözlükte "sakınanlar, korunanlar, takva sahipleri" anlamlarındaki kökten türeyen ism-i fâilin çoğul ve muzafun ileyh (tamlayan) formudur. Ayetin başındaki "ittekav" (takva sahipleri) kelimesine ahenkle geri dönerek dairesel bir kompozisyonu (söz dizimini) tamamlar.

        İbn Fâris, "v-k-y" kökünün "kalkan edinmek, tehlikelere karşı kendini sağlama almak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "müttaki" vasfının, dünyada nefsini şirkin, zulmün ve kibrin zehrinden başarıyla koruyan ahlaki özneleri nitelediğini ifade eder. Onlar dünyada kendilerini günahlardan izole ettikleri için, ahirette de Allah onları her türlü acıdan ve azaptan izole eden o eşsiz ve korunaklı yurda (dâru'l-müttekîn) yerleştirmiştir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an kelimelerinin psikolojik tahlilini yaparken, ayetin kendi içindeki psikolojik döngüye dikkat çeker. Kılıç'a göre, ayet "ittekav" (korunanlar/takva sahipleri) eylemiyle başlayıp, dünyadaki o ahlaki kaygının, titizliğin ve savunma çabasının sonunda nasıl ebedi bir güvenliğe, övgüye layık "korunaklı bir yurda" (dâru'l-müttekîn) evrildiğini gösterir. Dünyadaki o "varoluşsal korunma kaygısı" (takva), ahirette mutlak bir huzur ve emniyet evine dönüşmüştür; bu, insanın ruhsal çırpınışının ilahi ödülle taçlanmasıdır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X