Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 28. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 28. Ayet

    اَلَّذ۪ينَ تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِم۪ٓي اَنْفُسِهِمْۖ فَاَلْقَوُا السَّلَمَ مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُٓوءٍۜ بَلٰٓى اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżîne teteveffâhumu-lmelâ-iketu zâlimî enfusihim(s) feelkavû-sseleme mâ kunnâ na’melu min sû-/(in)(c) belâ inna(A)llâhe ‘alîmun bimâ kuntum ta’melûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Kendilerine kötülük edip dururken canlarım meleklerin aldtğt kimseler, “Biz hiçbir kötülük yapmadık” diyerek boyun büküp teslim olurlar. “Hayır! Allah yaptıklarınızı çok iyi bilmektedir!"

      Canlarını meleklerin aldığı kimseler. Hasan[-ı Basrî] şöyle demiştir: Hesap gününde Allah’ın huzurunda melekler onlarm canmı ahrlar demektir. Bazıları da şöyle demiştir: Ruhları çekilip alınacağı zaman şirk ve küfür sebebiyle kendilerine karşı zulmettikleri halde melekler onların canını alırlar.

      Hasan[-ı Basrî]’nin teviline göre kendilerine karşı zulmettikleri halde, dünyada zulmettikleri halde demek oluyor. Biz hiçbir kötülük yapmadık “Rabbimiz Allah’a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık” demeleri ve benzeri asılsız sözleri sebebiyle yalan söyledikleri için, onların, âhirette de zulüm ile vasıflanmaları caizdir. Çünkü onlar Allah’ın ilâhlığına ve kulluğuna başkalarını ortak koştuklarını inkâr ediyorlar. Onlarm bu inkâr ve yalan sözleri ilk durumlarında, bunun kendilerine fayda vereceğini zannetmelerine binaendir. Onların inkârları fayda vermeyince, yapmış oldukları kötü işlerden başka iyi işler yapmak için dünyaya iade edilmelerini yahut güven haline iade edilmelerini isteyeceklerdir. Nitekim buna işareten yüce Allah şöyle buyuruyor: “Yahut (dünyaya) geri döndürülsek de yapmış olduğumuz amelleri başka türlü yapsak!...” Geri gönderilmeyip bundan ümitlerini kesince, o zaman Allah onların organlarım konuşturacak, yaptıkları hakkında aleyhlerine şahitlik edeceklerdir. İşte o zaman suçlarını ikrar edip günahlarını itiraf edeceklerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Günahlarını itiraf ettiler..

      Boyun büküp teslim olurlar. Bazıları şöyle demiştir: müslüman olup Allah’ın emrine teslim olurlar. Fakat belirttikleri durum gerçek olsaydı yaptıkları kötülüğü inkâr etmezlerdi. Nitekim âyette şöyle buyurulmuştur: Biz hiçbir kötülük yapmadık. Bazıları “fe elkavu’s-seleme” (فَأَلْقَوُا السَّلَمَ) beyanına boyun eğme, yakarış ve teslim olma mânasını vermişlerdir “Fe elkavu’s-seleme” (فَأَلْقَوُا السَّلَمَ) beyanının ölüm anında boyun büküp teslim olurlar, bunu gördüklerinde inanırlar yahut dünyada iken müminlerin birbirine selâm verdiklerini görmelerine binaen âhirette onlara selâm verirler mânasına gelmesi muhtemeldir.

      Biz hiçbir kötülük yapmadık. Bu, âhirette bir kötülük yapmadık demektir. -En doğrusunu Allah bilir ya- Biz hiçbir kötülük yapmadık sözlerinde Allah onları yalanlayacaktır. Nitekim âyetin devamında şöyle buyurdu: Hayır! Allah yaptıklarınızı çok iyi bilmektedir! Bu dünyada söyledikleri yalan söz ortaya çıkıp gerçekleşmediği gibi, onların âhirette yalan söylemelerinin caiz olmadığı hakkında bir tehdittir​.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ellezîne (ٱلَّذِينَ)

        Kök: l-z-y

        "Onlar ki, o kimseler ki" anlamlarına gelen çoğul ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Bir önceki ayette kibirleri ve inkar edici kalpleri tasvir edilen müşrik elebaşlarını (müstekbirleri) işaret ederek, onların ölüm anındaki trajik durumlarını anlatmak üzere cümleyi bağlar.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksını (nahiv) incelerken bu ism-i mevsulün bağlayıcı (sıla) işlevine dikkat çeker. Suyuti'ye göre, dünyada "Kur'an eskilerin masalıdır" diyerek büyüklük taslayanların kimlikleri "ellezîne" zamiriyle dondurulmuş ve hemen ardından gelen ölüm (teveffî) fiiliyle o sahte kibrin nasıl aniden çöktüğü gramatikal bir devamlılık içinde resmedilmiştir.

        Teteveffâhümü (تَتَوَفَّىٰهُمُ)

        Kök: v-f-y

        Sözlükte "bir şeyi tam ve eksiksiz olarak almak, süreyi doldurmak, sözü yerine getirmek" anlamlarındaki kökten tefa'ul babında türeyen muzari fiil ile "onları" anlamındaki "hüm" zamirinin birleşimidir. İslami terminolojide "onların canlarını almak, ruhlarını teslim almak" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "v-f-y" kökünün temelinde "bir şeyin kemale ermesi, tamamlanması ve noksansız bir şekilde tahsil edilmesi" manasının bulunduğunu belirtir. (Borcun tam ödenmesine de 'vefa' denir). İnsanın ölümüne "vefat/teveffî" denmesinin sebebi, dünyada ona tahsis edilen ömür sermayesinin (ecelin) ve rızkın süresinin tam olarak dolması, meleklerin de o ruhu "eksiksiz bir biçimde teslim almasıdır".

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında ölüm (mevt) ile vefat (teveffî) arasındaki ince anlamsal farkı tahlil eder. Râgıb'a göre mevt, bedendeki biyolojik canlılığın (hayatın) sona ermesidir; teveffî ise, biyolojik bedenden ayrılan ruhun (özün) melekler tarafından "kabzedilip (tutulup) ilahi makama geri götürülmesidir". Bu fiil, ölümün bir yok oluş değil, ruhun asli sahibine tam tekmil iade edilmesi eylemini (ontolojik bir transferi) vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik evreninde ölüm tasavvurunu incelerken bu kelimenin cahiliye dönemiyle olan teolojik zıtlığına dikkat çeker. Izutsu'ya göre bedevi zihniyeti ölümü, zamanın (dehrin) insanı körü körüne yok ettiği, çürütüp bitirdiği trajik bir hiçlik (helak) olarak görüyordu. Kur'an, "teveffî" kavramını merkeze alarak ölümü bu anlamsız hiçlikten kurtarır; onu ilahi bir plan dahilinde melekler vasıtasıyla "ruhun teslim alınması" gibi son derece şuurlu ve amaçsal (teleolojik) bir eyleme dönüştürür.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an kelimelerinin psikolojik yansımaları üzerinden bu fiilin müşrik zihninde yaratacağı şoku betimler. Kılıç'a göre, dünyada kibre kapılıp ilahi otoriteyi tanımayanlar için "canın melekler tarafından teslim alınması" (teteveffâhüm) eylemi, kontrolün tamamen kaybedildiği, insanın en büyük acziyetiyle yüzleştiği dehşet verici ve sarsıcı bir "zorla müdahale" (yakalanma) anıdır.

        el-Melâiketü (ٱلْمَلَٰٓئِكَةُ)

        Kök: m-l-k (veya l-e-k)

        İlahi emirleri yerine getirmekle görevli ruhani varlıklar (melekler) anlamına gelir. Ayetin bağlamında, can almakla (kabz-ı ervah) görevli olan ölüm meleklerini ifade eder.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin İbranice/Aramice "mal'ak" (elçi, haberci) kelimesinden türediğini belirtir. Ancak Jeffery'e göre Kur'an, bu "haberci" kavramını alıp ölüm anında insan ruhunu bedeninden söküp alan ilahi icra memurları (zebaniler/ölüm melekleri) olarak çok daha geniş ve otoriter bir teolojik bağlama oturtur.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, meleklerin Kur'an'daki fonksiyonlarını tahlil ederken, bu ayetteki meleklerin sıradan haberciler değil, mutlak bir ilahi hükmü icra eden "adalet memurları" olduklarını belirtir. Aydar'a göre müşrikler, dünyadayken melekleri "Allah'ın kızları" veya kendilerine şefaat edecek "nazlı aracılar" olarak görüyorlardı. Ancak ölüm anında karşılarında "canlarını zorla çekip alan" (teteveffâ) o tavizsiz görevlileri (melekleri) bulduklarında, zihinlerindeki o sahte şefaatçi melek imajı darmadağın olur.

        Zâlimî (ظَالِمِىٓ)

        Kök: z-l-m

        Sözlükte "haddi aşanlar, haksızlık edenler, adaletten sapanlar" anlamlarındaki "zâlimûn" (veya zâlimîn) kelimesinin muzaf (tamlayan) formunda düşmüş (nun harfi hazfedilmiş) halidir.

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün temelinde "bir şeyi kendi asıl yerinden çıkarıp, olmaması gereken başka bir yere koymak ve karanlık" manasının yattığını açıklar. Adaletin zıddıdır. Müşriklere zalim denmesinin nedeni, Allah'a ait olan ibadet ve otorite hakkını, o hakkın sahibi olmayan putlara (yanlış yere) koymalarıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "zulm" kavramını açıklarken bunun Kur'an'daki en büyük ahlaki sapma olduğunu belirtir. Râgıb'a göre en büyük zulüm, insanın varoluşun merkezine Allah'ı değil de sahte ilahları koyması (şirk) eylemidir. Zira Kur'an "Şirk en büyük zulümdür" (Lokman, 13) der.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde (etik) "zulüm" kavramının "iman ve adalet"in tam zıddı (negatif kutbu) olduğuna dikkat çeker. Izutsu'ya göre "zalim", sadece başkasına fiziksel zarar veren kişi değil; evrenin tevhidi düzenini kendi zihninde bozan, ilahi sınırları ihlal eden ontolojik bir "haddi aşandır".

        Enfüsihim (أَنفُسِهِمْ)

        Kök: n-f-s + h-m

        Sözlükte "canlar, ruhlar, kendileri" anlamlarındaki "nefs" kelimesinin çoğulu (enfüs) ile "onların" anlamındaki "him" zamirinin birleşimidir. Zâlimî kelimesiyle birlikte "kendi nefislerine zulmedenler, kendi kendilerine yazık edenler" anlamını oluşturur.

        İbn Fâris, "n-f-s" kökünün "insanın bizzat kendisi, özü ve canlılık kaynağı" olduğunu belirtir.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ve ahlak ekseninde bu tamlamanın ("zâlimî enfüsihim") insani trajediye ayna tuttuğunu belirtir. Cündioğlu'na göre müşrikler, Kur'an'a "masal" diyerek veya Allah'a ortak koşarak aslında Allah'a veya hakikate bir zarar veremediler; onlar en büyük tahribatı kendi vicdanlarına, kendi ahiretlerine ve kendi "özlerine/nefislerine" yaptılar. Kendini zeki sanan kibrin, aslında kendi varoluşunu cehenneme sürükleyerek kendine "zulmetmesi", Kur'an'ın çizdiği en trajik insan portresidir.

        Fe elkavu (فَأَلْقَوُا۟)

        Kök: f + l-k-y

        Sonuç bildiren "fe" bağlacı ile "atmak, bırakmak, bir şeyi elden çıkarmak" anlamlarındaki kökten if'al babında (ilkâ) türeyen mazi (geçmiş zaman) fiilin çoğul formudur. "Derken (teslimiyeti) attılar / sundular" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "l-k-y" kökünün temel anlamının "bir şeyi elinden fırlatıp yere atmak, bırakmak" olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, eylemin bağlam içindeki sosyo-psikolojik manasına odaklanır. Râgıb'a göre "ilkâ" eylemi burada bir metafor (istiare) olarak kullanılır. Dünyadayken kibrinden yanına varılmayan, hakikate karşı sürekli kılıç çeken o müstekbirler; ölüm meleklerini (gerçeği) karşılarında gördükleri an, ellerindeki tüm silahları, kibirleri ve iddiaları yere atıp (ilkâ edip) mutlak bir teslimiyet vaziyeti alırlar. Bu, bir savaşçının mağlubiyeti kabul edip kılıcını düşmanın önüne "atması" gibi sarsıcı ve ani bir ruhsal çöküş eylemidir.

        es-Seleme (ٱلسَّلَمَ)

        Kök: s-l-m

        Sözlükte "barış, boyun eğme, teslimiyet, itaat, kavgayı ve direnci bırakma" anlamlarına gelen bir masdardır/isimdir.

        İbn Fâris, "s-l-m" kökünün temelinde "her türlü afetten, hastalıktan ve itirazdan salim olmak, huzura ermek ve barış yapmak" manasının bulunduğunu belirtir. "Teslim bayrağı çekmek" veya "teslimiyet sunmak", ölüm meleği karşısındaki o mutlak çaresizliğin ifadesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında "islam/teslimiyet" (s-l-m) kavramını tahlil ederken bu ayetteki trajik kullanıma (ironiye) dikkat çeker. Izutsu'ya göre "islam" kelimesinin özü, insanın Yaratıcısına kendi hür iradesiyle ve hayattayken "teslim olmasıdır". Ancak bu ayette müşrikler iradi bir teslimiyet göstermezler; onlar ölüm anının (sekerât) dehşetiyle, mecburi, korkuya dayalı ve sahte bir "boyun eğiş/teslimiyet" (es-Selem) sergilerler. Kur'an, dünyadaki o inatçı düşmanlığın, ölüm anında nasıl zavallı ve faydasız bir teslimiyete dönüştüğünü göstererek kibrin maskesini düşürür.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilmi bağlamında "ye's halindeki iman" (ümitsizlik anındaki teslimiyet) konusunu bu ayet üzerinden örneklendirir. Ansiklopediye göre Firavun'un boğulurken inandığını söylemesi gibi, müşriklerin de can verirken "teslimiyet sunmaları" (es-seleme) teolojik olarak geçersiz (makbul olmayan) bir eylemdir; zira iradenin ve imtihanın bittiği yerde yapılan boyun eğişin ahlaki bir değeri yoktur.

        Mâ künnâ (مَا كُنَّا)

        Kök: m-a + k-v-n

        Olumsuzluk edatı (mâ) ve "olmak" anlamındaki "kâne" fiilinin geçmiş zaman birinci çoğul şahıs (biz) çekimidir. "Biz değildik, biz olmamıştık" anlamına gelir. Çaresizlik anında söylenen yalanın başlangıcıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında "mâ" edatının "mâ-i nâfiye" (mutlak olumsuzluk) olduğunu belirtir. Suyuti'ye göre, ölüm meleklerini gören o kibirli insanların ilk refleksi günahlarını itiraf etmek değil, o mutlak şok altında bile dünyadaki eylemlerini "Biz kesinlikle yapmıyorduk" diyerek toptan inkâr etmeye (yalan söylemeye) kalkışmalarıdır. Bu gramatikal yapı, insanın ceza korkusuyla nasıl anında ikiyüzlü bir inkâra savrulduğunu gösterir.

        Na'melü (نَعْمَلُ)

        Kök: a-m-l

        Sözlükte "iş yapmak, eylemde bulunmak, fiil işlemek" anlamlarındaki kökten türeyen muzari fiildir. "Biz (kötülük) yapmıyorduk" cümlesini tamamlar.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "amel" kavramı ile "fiil" kavramı arasındaki ince farka dikkat çeker. Râgıb'a göre her fiil amel değildir; "amel", içinde kasıt, niyet ve irade barındıran bilinçli eylemlerdir. Müşrikler "mâ künnâ na'melü" diyerek, sadece fiziksel olarak bir kötülük yapmadıklarını değil, "Bizim asla böyle kötü bir niyetimiz veya irademiz yoktu" diyerek kendilerini tamamen temize çıkarma (aklama) telaşına düşerler.

        Min sû'in (مِن سُوٓءٍۭ)

        Kök: m-n + s-v-e

        "Hiçbir" anlamı katan "min" harf-i cerri (min-i zâide/pekiştirme edatı) ile "kötülük, çirkinlik, şirk, günah" anlamlarına gelen "sû'" kelimesinin birleşimidir. "Hiçbir kötülük" demektir.

        İbn Fâris, "s-v-e" kökünün "hüsün ve güzelliğin zıddı olan, insana acı veren, çirkin ve fena olan durum" anlamına geldiğini belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, cümlenin "mâ künnâ na'melü sû'en" yerine "min sû'in" (başına min getirilerek ve nekra/belirsiz formda) kurgulanmasının, olumsuzlamayı (nefy) pekiştirdiğini (istiğrak) açıklar. Yani "Biz büyük veya küçük, zerre kadar dahi hiçbir kötülük (şirk/inkar) yapmıyorduk" diyerek yalanın çapını en uç noktaya taşırlar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın ahlak ve estetik dili bağlamında bu yalanın trajikomik doğasına değinir. Bintü'ş-Şâtı'ya göre dünyada peygamberlerle alay eden, Kur'an'a masal diyen ve insanlara zulmedenler, ölüm melekleri karşısında bu eylemlerini "kötülük" (sû') olarak dahi sınıflandırmaktan kaçarlar. Bu, kibrin ahlaki körlük yaratarak kişinin kendi suçunu göremeyecek kadar fıtratının bozulduğunu resmeden muazzam bir psikolojik beyandır.

        Belâ (بَلَىٰٓ)

        Kök: b-l-y (edat)

        Sözlükte "Bilakis!, Hayır, öyle değil!, Aksine evet!" anlamlarına gelen, kendinden önce söylenen olumsuz bir hükmü (yalanı) reddedip tersini onaylayan bir cevap (icab) edatıdır. Meleklerin veya ilahi otoritenin onların yalanlarına verdiği tokat gibi bir karşılıktır.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an edatlarında "belâ" ile "neam" (evet) arasındaki gramatikal farkı netleştirir. Suyuti'ye göre, olumsuz bir cümleye (Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk) "neam" denseydi "Evet, yapmıyordunuz" anlamı çıkardı. Ancak "belâ" edatının kullanılması, "Hayır, yalan söylüyorsunuz! Bilakis bal gibi de yapıyordunuz!" anlamına gelen, karşı tarafın olumsuz iddiasını kökünden çürüten ve iptal eden sarsıcı bir "reddiye ve azarlama" nidasıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, mahşer veya ölüm anı diyaloglarını tahlil ederken bu edatın psikolojik ağırlığına temas eder. Öztürk'e göre "Belâ!" nidası, müşriğin o korku anında ürettiği son bahaneyi, son yalanı da ağzına tıkayan, ona hiçbir kaçış ve aklanma fırsatı vermeyen keskin ilahi adaletin sesidir.

        İnnellâhe (إِنَّ ٱللَّهَ)

        Kök: i-n-n + e-l-h

        Cümleye mutlak kesinlik kazandıran "şüphesiz ki, muhakkak" anlamındaki "inne" edatı ile mutlak İlim ve İrade sahibi Yaratıcının (Allah) isminin birleşimidir. "Şüphesiz Allah..." demektir.

        Celaleddin el-Suyuti, cümlenin başına getirilen "inne" edatının, müşriklerin yalanını çürütmek (ta'lîl) için ilahi bilginin sarsılmaz otoritesini devreye sokan bir pekiştirme (tekid) olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, uluhiyyet ve isim-sıfat bağlamında bu kullanımın önemine değinerek; meleklerin veya ilahi nidanın, müşriklere cevap verirken doğrudan "Allah" ismini zikretmesinin, hükmün nihai olduğunu, itiraz edilecek veya kandırılacak başka bir merciin kalmadığını bildiren teolojik bir kilit (mühür) işlevi gördüğünü ifade eder.

        Alîmün (عَلِيمٌۢ)

        Kök: a-l-m

        Sözlükte "çok iyi bilen, her şeyin içyüzüne ve hakikatine vakıf olan" anlamlarına gelen, "fa'îl" kalıbında mübalağa (aşırılık/süreklilik) bildiren Allah'ın sıfatıdır. "Hakkıyla bilendir" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "bir şeyin özüne nüfuz edip onu diğerlerinden ayıracak kesin nişâneye (bilgiye) sahip olmak" manasına geldiğini tekrarlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "Alîm" isminin Allah'a nispet edildiğinde beşeri bilgi süreçlerinden (tahmin, gözlem, tümevarım) tamamen münezzeh (uzak) olan mutlak bir kavramayı ifade ettiğini belirtir. Râgıb'a göre, ölüm anında "biz bir kötülük yapmadık" diye melekleri kandırmaya çalışan aklın çaresizliği buradadır: Karşılarındaki kudret olayların sadece dışını değil, kalplerdeki niyetleri ve dünyada işlenen her bir günahın zerresini kuşatan "Alîm" (Mutlak Bilen) otoritesidir.

        Bimâ (بِمَا)

        Kök: b + m-a

        "İle, -i/ı" anlamındaki "bâ" (bi) harf-i cerri ile "şey, ne, o şeyleri ki" anlamlarındaki "mâ" ism-i mevsulünün birleşimidir.

        Celaleddin el-Suyuti, buradaki "mâ" edatının umûm (kapsayıcılık) bildirdiğini söyler. Müşriklerin inkar ettikleri amellerinin isimlerini tek tek saymak yerine, "yaptığınız her ne varsa (bimâ)" denilerek, hayatları boyunca işledikleri en ufak niyet, kibir, saptırma ve şirkin toptan ilahi kayıt altında olduğu gramatikal olarak ilan edilir.

        Küntüm (كُنتُمْ)

        Kök: k-v-n

        "Olmak, bulunmak" anlamlarındaki nakıs fiil "kâne"nin geçmiş zaman çoğul muhatap (siz) çekimidir. "İdiniz, olmuştunuz" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "k-v-n" kökünün varlık sahasında bulunmayı ve gerçekleşmeyi ifade ettiğini belirtir. Bu eylem, müşriklerin dünyadayken sahip oldukları o değişmez, inatçı varoluş durumlarına ve ahlaki tutumlarına işaret eder.

        Ta'melûn (تَعْمَلُونَ)

        Kök: a-m-l

        Sözlükte "yapmak, işlemek, eylemde bulunmak" anlamlarındaki kökten türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Küntüm" fiiliyle birleştiğinde (küntüm ta'melûn) geçmişte sürekli yapılan bir eylemi, "yapmaktaydınız, yapageldiniz" şeklindeki bir sürekliliği (hikâye) oluşturur.

        Râgıb el-İsfahânî, "amel" kelimesinin iradeli ve niyetli fiiller olduğunu vurgular. Onlar "Biz bir amel işlemiyorduk" diye yalan söyleyince, ilahi otorite de aynı kelimeyle onlara vurur: "Aksine, Allah sizin bilinçli ve kasıtlı olarak ne tür ameller (şirk/düşmanlık) işlemekte olduğunuzu çok iyi bilmektedir."

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi bağlamında bu kapanış ibaresini tahlil eder. Cündioğlu'na göre Kur'an, insanın kendi eylemlerine (amellerine) yabancılaşmasını ve onları inkar etme eğilimini (kendi kendine yalan söylemesini) bu ayette çarpıcı bir şekilde teşhis eder. Ölüm anının dehşetiyle geçmişini temize çıkarmaya çalışan insan zihni, karşısında yanılmaz arşivi (Alîm olan Allah'ı) bulur. "Yapmaktaydınız" (ta'melûn) eyleminin sürekliliği, onların kötülüğünün tesadüfi bir anlık hata değil, bir ömür boyu sürdürülen sistemli bir ahlaki çürüme olduğunu nihai olarak tesciller.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X