ثُمَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُخْز۪يهِمْ وَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تُشَٓاقُّونَ ف۪يهِمْۜ قَالَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ اِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالسُّٓوءَ عَلَى الْكَافِر۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 27. Ayet
Daralt
X
-
"Sonra ktyâmet gününde Allah onları rezil eder ve der ki; “Uğruna mücadele ettiğiniz ortaklanm hani nerede?” Kendilerine ilim verilmiş olanlar, “Şüphesiz bugün rezillik ve kötülük inkâr edenlerin başına!” derler."
Sonra kıyâmet gününde Allah onları rezil eder. Allah Teâlâ, dünyada azap verdikten sonra kıyâmet gününde de onları rezil edeceğini şu beyanıyla haber verdi: “Hiç farkında olmadıkları bir yerden kendilerine ceza ansızın gelmişti”. Rezil eder. Tevilciler şöyle demiştir: Onlara azap verir sanki “ihzâ” rezil etmek, zelil etmek, küçük düşürmek ve rüsvay etmektir. Hz. Peygamber’e (s.a.) ve ashabına karşı yaptıkları zulüm ve zorbalığa karşılık Allah onları âhirette alçaltıyor, küçük düşürüyor ve rüsvay ediyor. “O gün Allah, peygamberi ve onunla aynı imanı paylaşanları utandırmaz” mealindeki âyetin mânası şudur; Yani Hz. Peygambere (s.a.) ve ashabına karşı alçak gönüllü davrandıkları ve ona kanat gerdikleri için, Allah inananları alçaltmaz, onları küçük düşürmez. En doğrusunu Allah bilir.
Uğruna mücadele ettiğiniz ortaklarım hani nerede? Yani tanıdığınız ortaklar sebebiyle benim veli kullanma düşmanlık ediyordunuz yahut onlardan dolayı bana düşmanlık ediyordunuz. Ortaklarım hani nerede? Onlar Allaha ortak değillerdir. Fakat yüce Allah, dünyada iken sizin ortakları sandığınız varlıkları kendisine nispet etmiştir. Yüce Allah’ın “İbrahim gizlice tanrılarının yanma vardı” meâlindeki âyet de böyledir. Yani onların inancına ve putlara ilâh adını vermelerine göre demektir.
Uğruna mücadele ettiğiniz. Yani müminlere muhalefet ediyor ve düşmanlık yapıyordunuz. Yani putlara ibadet konusunda müminlere karşı muhalefet ediyordunuz, çünkü müşrikler şöyle diyorlardı: “Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye biz onlara tapıyoruz”; “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”’ Müşrikler müminlere muhalefet ediyorlar ve bu uğurda mücadele ediyorlardı. Ancak yüce Allah’ın müminleri kendisine nispet etmesinin sebebi, onların Allah’ın velileri ve Allah’ın dinine yardım eden kimseler olmalardır. Muhalefeti de kendisine nispet etti, çünkü onlar Allah’ın emrine muhalefet ediyorlardı.
Kendilerine ilim verilmiş olanlar ... derler. Müfessirler Kendilerine ilim verilenlerin yazıcı olan değerli melekler olduğunu söylemişlerdir. Fakat melekler ve diğer inananlar mânasına gelmesi de muhtemeldir. Şüphesiz bugün rezillik ve kötülük inkâr edenlerin başına! Yani zillet ve alçaklık ve rezillik ve her türlü kötülük kâfirler üzerinedir. îşte bu şekilde Allah’ın delilleri ve burhanları hakkında kibirlenip inatçılık yapan her mütekebbir ve inatçıya, dünyada yaptıkları büyüklenme ve zorbalık mukabilinde karşılık verilir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Sümme (ثُمَّ)
Kök: s-m-m (edat)
Zaman ve sıra bildiren, "sonra, daha sonra, ardından" anlamlarına gelen bir atıf (bağlaç) edatıdır. Olayların kronolojik veya mantıksal sıralamasını ifade eder.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) bu edatın "terâhî" (zaman veya makam bakımından bir aralık, gecikme, mesafe) bildirdiğine dikkat çeker. Suyuti'ye göre "sümme" edatı, müşriklerin dünyadaki tuzakları ile ahiretteki rezillikleri arasına giren o muazzam ontolojik ve zamansal boşluğu, Kıyamet koptuğunda yaşanacak o büyük ertelemeyi ve dehşeti gramatikal olarak vurgular.
Yevme (يَوْمَ)
Kök: y-v-m
Sözlükte "gün, zaman dilimi, vakit" anlamlarına gelen zaman zarfıdır. Bu ayette Kıyamet anını işaretlemek için izafet (tamlaması) kurgusunda kullanılmıştır.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "y-v-m" kökünün insanın zamanı idrak etmesindeki en temel ölçü birimi olduğunu belirtir. Dünyevi zaman algısından kopuşun yaşandığı o nihai yargı anını çerçeveler.
El-Kıyâmeti (ٱلْقِيَٰمَةِ)
Kök: k-v-m
Sözlükte "ayağa kalkmak, dikilmek" anlamlarındaki kökten türeyen ve "diriliş, mahşer, ölülerin hesaba çekilmek üzere ayağa kalktığı gün" manasına gelen özel eskatolojik (ahirete dair) isimdir.
İbn Fâris, "k-v-m" kökünün "bir şeyin dümdüz, hareketsiz ve dik bir şekilde kendi ayakları üzerinde durması" anlamına geldiğini belirtir. Ölümden sonra kabirden doğrulup ilahi mahkemeye "dikilme" eylemi bu kökten türemiştir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde bu kelimenin Süryanice/Aramice'deki "qyâmthâ" (diriliş) kelimesiyle olan linguistik bağına işaret eder. Jeffery'e göre Kur'an, Ortadoğu monoteizminde evrensel bir teolojik payda olan "ölülerin kalkışı" fikrini bu kelimeyle Arapça kök sistemine mükemmelen entegre etmiştir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman tasavvurunda "Kıyamet" kavramının işlevine odaklanır. Izutsu'ya göre müşrik zihniyeti (cahiliye), zamanı sadece yok edici kör bir döngü (dehr) olarak görüyordu. Kur'an, bu eskatolojik kelimeyle zamanı anlamsız bir hiçlikten çıkarıp, mutlak adaletin tecelli edeceği ahlaki bir "Ayağa Kalkış" (hesaplaşma) anına dönüştürür.
Yuhzîhim (يُخْزِيهِمْ)
Kök: h-z-y
Sözlükte "rezil etmek, utandırmak, perişan etmek, alçaltmak" anlamlarındaki "h-z-y" kökünden türeyen if'al babında muzari fiil ile "onları" anlamındaki "him" zamirinin birleşimidir. "Onları rezil rüsva eder / utandırır" anlamına gelir.
İbn Fâris, "h-z-y" kökünün temelinde "insanın içine düştüğü bir hatadan veya durumdan dolayı şiddetli bir utanç duyması, başını öne eğmesi ve zillet hissetmesi" manasının bulunduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "hizy" kavramının insanın şerefini, itibarını ve kibrini yerle bir eden mutlak bir "manevi çöküş" olduğunu belirtir. Râgıb'a göre dünyada kendilerini büyük görenlerin (müstekbirlerin), ahirette maruz kalacakları asıl ceza bedensel yanmadan önce, tüm kâinatın gözü önünde yaşayacakları bu onur kırıcı ve aşağılayıcı "rezil olma" halidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an kelimelerinin psikolojik yansımalarını incelerken bu fiilin muazzam bir psikolojik yıkımı ifade ettiğine dikkat çeker. Kılıç'a göre, dünyada peygamberlerle alay eden, hakikati hafife alan şımarık müşrik zihniyeti, ahirette ilahi azapla yüzleştiğinde sadece fiziksel acı çekmez; "yuhzîhim" (rezil eder) eylemiyle egosunun, itibarının ve kibrinin paramparça edildiği o derin varoluşsal "utanç ve zillet" travmasını yaşar.
Ve yekûlu (وَيَقُولُ)
Kök: k-v-l
"Ve" bağlacı ile "söylemek, kelam etmek, demek" anlamlarındaki kökten türeyen muzari fiilin birleşimidir. "Ve der ki, şöyle söyler" anlamına gelir.
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün ağızdan çıkan, anlamlı ve hüküm bildiren ses olduğunu belirtir. Allah'a nispet edildiğinde, O'nun mahşer meydanındaki o kahredici ve sorgulayıcı ilahi hitabını ifade eder.
Eyne (أَيْنَ)
Kök: e-y-n
Sözlükte "Nerede? Hangi mekânda?" anlamına gelen bir soru (istifham) zarfıdır.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an edatlarında buradaki "eyne" sorusunun basit bir mekân/yer arayışı olmadığını belirtir. Suyuti'ye göre bu, "istifham-ı tevbîhî" (azarlama, kınama ve hesaba çekme bildiren soru) formundadır. Allah, putların veya sahte tanrıların mekânını bilmediği için değil, o sahte ilahlara bel bağlayanları mahşer meydanında tüm yaratılmışların önünde köşeye sıkıştırmak ve mantıklarını çürütmek için bu dehşetli soruyu sorar.
Şürekâiye (شُرَكَآءِىَ)
Kök: ş-r-k
Sözlükte "ortaklar, pay sahipleri" anlamlarına gelen "şerîk" kelimesinin çoğuluna, "benim" anlamındaki mütekellim (yâ) zamirinin eklenmesiyle oluşmuştur. "Benim ortaklarım (!)" demektir.
İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün "iki veya daha fazla şeyin bir mülkiyette veya otoritede birbirine karışması, hisse sahibi olması" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'daki "şirk" kavramının, yaratılmış varlıklara Allah'ın mutlak otoritesinden (uluhiyetinden) yetkiler ve paylar atfetmek olduğunu söyler. Ayetteki "Benim ortaklarım (diye uydurduklarınız)" tabiri, müşriklerin sahte tanrı kurgularını kendi yüzlerine çarpan alaycı (tehakküm edici) bir ilahi ironidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın tevhid mücadelesinde "şirk"in, en büyük negatif ahlaki ve ontolojik sapma olduğunu belirtir. Izutsu'ya göre Mekkeliler Allah'ı inkâr etmiyor, ancak O'nun gücünü putlar ve melekler gibi alt otoritelere (şürekâ) böldüklerini sanıyorlardı. "Eyne şürekâiye" (Nerede benim ortaklarım?) nidası, o sahte panteonun ahiret gerçeği karşısında nasıl buharlaşıp yok olduğunu sergileyen dramatik bir sahnedir.
Gabriel Said Reynolds, polemik ve teolojik bağlamda bu ifadenin sadece Mekke putperestlerini değil, Hristiyanlık teslisini veya Tanrı'ya oğul atfeden diğer Geç Antik Çağ teolojilerini de hedef alan evrensel bir meydan okuma olduğunu belirtir. Kıyamet günü, ilahi otoriteyi paylaştıran herkes, o "ortakların" hiçliğiyle yüzleşecektir.
Ellezîne (ٱلَّذِينَ)
Kök: l-z-y
"Onlar ki, o kimseler ki" anlamlarına gelen çoğul ism-i mevsul (ilgi zamiri). Bir sonraki sıla (bağ) cümlesine geçiş yaparak o sahte ortakların uğruna dünyada neler yapıldığını açıklar.
Celaleddin el-Suyuti, bu ilgi zamirinin müşriklerin zihnindeki "sahte kutsallık" yanılgısına dikkat çektiğini belirtir. Akılsız putlar veya efsanevi figürler için kullanılan bu zamir, müşriklerin o nesneleri nasıl diri ve akıllı (şuurlu) varlıklar gibi savunduklarını göstermek üzere seçilmiş gramatikal bir tasvirdir.
Küntüm (كُنتُمْ)
Kök: k-v-n
"Olmak, bulunmak" anlamlarındaki nakıs fiil "kâne"nin geçmiş zaman çoğul muhatap (siz) çekimidir. "İdiniz, olmuştunuz, -iyordunuz" manasına gelir. Müşriklerin dünyadaki geçmiş eylemlerinin sürekliliğini vurgular.
İbn Fâris, "k-v-n" kökünün "bir şeyin meydana gelmesi ve varlık sahasında bulunması" anlamına geldiğini açıklar. Mahşer gününde, dünyadaki (geçmişteki) o inatçı varoluş durumlarına işaret eder.
Tuşâkkûne (تُشَآقُّونَ)
Kök: ş-k-k
Sözlükte "yarmak, ikiye bölmek, muhalefet etmek, cephe almak, düşmanlık yapmak" anlamlarındaki kökten mufa'ale babında türeyen muzari fiildir. "Düşmanlık güdüyordunuz, inatla karşı çıkıyor ve cepheleşiyordunuz" anlamına gelir.
İbn Fâris, "ş-k-k" kökünün temelinde "bir bütünü zorlayarak birbirinden ayırmak, çatlatmak ve yarmak" manasının bulunduğunu belirtir. Tevhidi reddedenlerin oluşturduğu düşmanlığa "şikak" denmesi, onların toplumun birliğini (tevhid bütünlüğünü) "yararak", inananların tam karşı cephesine geçip onlara savaş açmalarından dolayıdır.
Râgıb el-İsfahânî, mufa'ale babındaki "müşâkkah" eyleminin tek taraflı bir itiraz değil; aktif, inatçı ve çok şiddetli bir direniş ve çatışma olduğunu açıklar. Râgıb'a göre müşrikler, sadece kendi hallerinde putlara tapmakla kalmamış; o sahte ilahları savunmak uğruna peygamberlere ve müminlere karşı acımasız bir savaşa, derin bir "ayrılığa/cepheleşmeye" (tuşâkkûn) girişmişlerdir.
Dücane Cündioğlu, varlık ve hakikat bağlamında bu kelimenin ontolojik (varoluşsal) bir yarılmayı ifade ettiğine dikkat çeker. Cündioğlu'na göre hakikat tektir (Tevhid); ancak müşrik zihniyet, hakikati kendi çıkarlarına göre parçalayarak (şirk) yeni bir cephe açar. "Tuşâkkûne" kelimesi, kibrin ve cehaletin hakikat karşısında kılıç çekerek ahlaki ve ontolojik zemini ikiye "yarmasının" estetik bir ifadesidir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, Mekke toplumundaki sosyolojik kutuplaşmayı tahlil ederken bu fiilin eylemsel boyutuna temas eder. Aydar'a göre müşrikler, İslam'a karşı sadece fikri bir reddiye sunmadılar; Müslümanlara boykot uyguladılar, işkence ettiler ve tam bir "sosyolojik yarılma/düşmanlık" (müşâkkah) ürettiler. Allah Kıyamet günü onlara, "Uğruna toplumu ikiye böldüğünüz o sahte ilahlarınız nerede?" diye sorarak dünyadaki o kibirli cepheleşmelerinin ne kadar boş ve trajik olduğunu yüzlerine vurur.
Fîhim (فِيهِمْ)
Kök: f-y + h-m
"-De/-da, hakkında, uğrunda" anlamlarına gelen "fî" harf-i cerri ile "onlar" anlamındaki "him" zamirinin birleşimidir. "Onların uğrunda, onlar hakkında" demektir.
Celaleddin el-Suyuti, "fî" edatının burada "sebebiyye" (sebep bildirme) işlevinde olduğunu belirtir. Müşriklerin peygamberlere düşmanlık (tuşâkkûne) yapmalarının yegane ve en temel "sebebinin", o sahte putlara duydukları körü körüne bağlılık (onların uğrunda/fîhim) olduğu gramatikal olarak sabitlenir.
Kâle (قَالَ)
Kök: k-v-l
Sözlükte "söyledi, dedi" anlamlarındaki geçmiş zaman (mazi) fiilidir. İlahi sorgunun ardından, mahşer meydanında hakikati temsil eden zümrenin konuşmaya başlamasını ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'daki mahşer sahnelerinin (eskatolojik diyalogların) kurgusuna değinerek, "kâle" (dedi) fiilinin bu sahnelerde sadece bir aktarım değil, mutlak adaletin tecelli ettiği o anda, dünyada susturulan hakikatin (ilmin) Kıyamet koptuğunda en gür sesle kendi hükmünü "ilan edişini" temsil ettiğini belirtir.
Ellezîne (ٱلَّذِينَ)
Kök: l-z-y
"Onlar ki, o kimseler ki" anlamlarına gelen çoğul ism-i mevsul (ilgi zamiri). Konuşmayı yapan asıl failleri (özneyi) cümleye dâhil eder.
Ûtû (أُوتُوا۟)
Kök: e-t-y
Sözlükte "vermek, bahşetmek, ulaştırmak" anlamlarındaki kökten if'al babında (i'tâ) türeyen meçhul (edilgen) mazi fiilin çoğul formudur. "Kendilerine verildi, bahşedildi" anlamına gelir.
İbn Fâris, "e-t-y" kökünün "bir şeyin gelmesi, ulaşması" olduğunu, if'al babında kullanıldığında ise "bir nimeti veya bilgiyi birine ikram etmek, vermek" manasına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, eylemin edilgen (meçhul) yapıda kullanılmasının teolojik bir zorunluluk olduğunu belirtir. Râgıb'a göre "ilmi buldular/aldılar" yerine "kendilerine ilim verildi" (ûtû) denmesi, hakiki bilginin insanın kendi zekâsının (kurnazlığının) bir ürünü değil, tamamen Allah'ın peygamberler aracılığıyla bir lütuf (vehb) olarak indirdiği "ilahi bir ikram" olduğunu kanıtlar.
El-İlme (ٱلْعِلْمَ)
Kök: a-l-m
Sözlükte "bilgi, kesin idrak, hakikati kavramak" anlamlarına gelir. Ayette, peygamberlere, âlimlere veya inananlara dünyadayken verilen "vahiy bilgisini ve tevhid şuurunu" ifade eder.
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "nesnenin veya hakikatin özüne nüfuz edip onu cehaletten ayıran kesin nişane" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bilgi felsefesini (epistemolojisini) incelerken "ilim" kavramını doğrudan "Cahiliye" (bilgisizlik/kibir) kavramının zıddı olarak konumlandırır. Izutsu'ya göre, müşriklerin sahte tanrılara tapmaları ve düşmanlık üretmeleri koyu bir "cehaletin" sonucudur. Mahşerde konuşan zümrenin "ilim verilenler" olarak nitelenmesi, dünyadaki asıl üstünlüğün servet veya güç (istikbar) değil, vahyin aydınlığına (ilme) sahip olmak olduğunu gösteren ontolojik bir tescildir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemindeki tartışma ortamını dikkate alarak, "ilim" kelimesinin burada soyut/felsefi bir bilme eyleminden ziyade, doğrudan doğruya "vahiy gerçeğini" (Kur'an'ı) temsil ettiğini ifade eder. Dünyada Kur'an'a "eskilerin masalları" diyen cahil müşriklerin karşısına, mahşerde "ilahi vahyin (ilmin) taşıyıcıları" kesin bir ahlaki zaferle dikileceklerdir.
İnne (إِنَّ)
Kök: i-n-n
Cümleye "şüphesiz ki, muhakkak, kesinlikle" anlamı katan tekid (pekiştirme) edatıdır. İlim sahiplerinin mahşerdeki o kesin ve tartışmasız hükmünü başlatır.
Celaleddin el-Suyuti, "inne" edatının Kur'an beyanında "istînâf-ı beyânî" (yeni ve çok önemli bir hakikati açıklamak üzere söze başlama) işlevi gördüğünü belirtir. İlim sahiplerinin sözü bir tahmin veya dilek değil, bizzat gözleriyle gördükleri o mutlak eskatolojik gerçeğin sarsılmaz bir ilanıdır.
El-Hizye (ٱلْخِزْىَ)
Kök: h-z-y
Sözlükte "rezillik, utanç, aşağılanma, zillet, perişanlık" anlamlarına gelen masdar/isimdir. Ayetin başında geçen fiil (yuhzîhim) formunun isim halidir.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının "kişinin hataları yüzünden başını kaldıramayacak kadar büyük bir utanca (zillet) ve çöküşe maruz kalması" olduğunu tekrarlar.
Râgıb el-İsfahânî, "hizy" kelimesinin salt bir azap değil, ruhu paramparça eden bir haysiyet yıkımı olduğunu belirtir. Râgıb'a göre, dünyada peygamberlere üstten bakan, onlarla alay eden o kibirli müşriklerin asıl cezası budur: Tüm meleklerin, peygamberlerin ve insanlığın önünde maskelerinin düşmesi ve mutlak bir alay/utanç (hizy) nesnesine dönüşmeleri.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğini (nazmını) tahlil ederken, "hizy" kelimesinin aynı ayet içinde hem fiil (yuhzîhim) hem de isim (el-hizye) olarak tekrarlanmasının (tekrir) muazzam bir edebi vurgu taşıdığını belirtir. Bintü'ş-Şâtı'ya göre bu tekrar; dünyadaki sahte kibrin, ahirette nasıl katmerli bir rezilliğe, koyu bir utanç sarmalına dönüşeceğini zihinlere ve kulaklara kazıyan estetik bir şiddettir.
El-Yevme (ٱلْيَوْمَ)
Kök: y-v-m
Sözlükte "gün, bugün" anlamına gelen zaman zarfıdır. Bağlamda, ilahi mahkemenin kurulduğu "Kıyamet Gününü" ifade eder.
Celaleddin el-Suyuti, belirli (marife) formda gelen "el-yevme" (bugün) kelimesinin, zamanı donduran ve geçmişteki tüm kaçış ihtimallerini sıfırlayan gramatikal bir hapsetme işlevi gördüğünü belirtir. Dünyadaki ertelenmişlik bitmiş, hesap "bugün" eyleme dönüşmüştür.
Ve's-sûe (وَٱلسُّوٓءَ)
Kök: s-v-e
"Ve" bağlacı ile "kötülük, bela, azap, acı, fena durum" anlamlarına gelen "sû'" kelimesinin birleşimidir. "Ve kötülük / azap" anlamına gelir.
İbn Fâris, "s-v-e" kökünün temelinde "hüsün ve güzelliğin zıddı olan, insana acı, keder ve rahatsızlık veren her türlü çirkinlik ve felaket" manasının bulunduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "sû'" kavramının sadece fiziksel bir cehennem azabı olmadığını, insanın varoluşsal olarak içine düşebileceği en kötü ve en karanlık ontolojik son (bedbahtlık) olduğunu ifade eder. Müşrikler dünyada hakikate (vahye/ilme) karşı "kötü/çirkin" bir tavır sergiledikleri için, ahirette de bu mutlak "kötülük" (sû') ve rezillik kendi aleyhlerine tecelli etmiştir.
Ale'l-kâfirîn (عَلَى ٱلْكَٰفِرِينَ)
Kök: a-l-v + k-f-r
"Üzerine, aleyhine" anlamındaki "alâ" harf-i cerri ile "inkar edenler, gerçeği örtenler, nankörler" anlamlarındaki "kâfir" kelimesinin çoğulu olan (kâfirîn) isminin birleşimidir. "Kâfirlerin üzerinedir" manasına gelir.
İbn Fâris, "k-f-r" kökünün asıl anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, karanlığa gömmek" olduğunu belirtir. (Tohumu toprağa örten çiftçiye veya karanlığıyla nesneleri örten geceye de dilde 'kâfir' denir). Teolojik terminolojide bu kelime, fıtrattaki ve ayetlerdeki o apaçık hakikatin, ilahi nimetin üzerini inatla ve kibirle "örten" müşrikleri tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "küfr" kavramını "nimeti görmezden gelmek, nankörlük etmek ve hakkı gizlemek" olarak açıklar. Râgıb'a göre küfür salt bir bilgisizlik (cehalet) değil, bilakis gerçeği (ilmi) gördüğü halde ona düşmanlık edip (müşâkkah) üstünü kapatma eğilimidir. "Alâ" edatının kullanılması, utancın ve azabın (sû') onların tepesinden aşağı çöken ezici bir hüküm (istilâ) olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik örgüsünde küfür (k-f-r) kavramının, şükür (ş-k-r) kavramının tam zıddı olarak konumlandırıldığına dikkat çeker. Izutsu'ya göre kâfir, yeryüzündeki sayısız ilahi lütfa karşı nankörleşen, Yaratıcının ayetlerini reddedip sahte tanrılara yönelen varoluşsal bir "nankör"dür. Ahiretteki o mutlak rezillik (hizy) ve kötülük (sû'), işte hakikatin üzerini örten bu nankör ahlakın zorunlu ve adil ontolojik sonucudur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla