Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 26. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 26. Ayet

    قَدْ مَكَرَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَاَتَى اللّٰهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَاَتٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kad mekera-lleżîne min kablihim feeta(A)llâhu bunyânehum mine-lkavâ’idi feḣarra ‘aleyhimu-ssekfu min fevkihim veetâhumu-l’ażâbu min hayśu lâ yeş’urûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Bunlardan öncekiler de tuzak kurmuşlar, ama Allah da onların ev­lerini temellerinden sökmüş, üstlerindeki tavan tepelerine inmiş, böylece hiç farkm da olmadıkları bir yerden kendilerine ceza ansızın gelmişti."

      Bunlardan öncekiler de tuzak kurmuşlar. Kâfirlerin âdeti, Allah’ın elçilerine tuzak kurmak ve onlara karşı hile yapmak olmaya devam etmiştir. Mekke kâfirlerinin Hz. Peygamber’e (s.a.) kurdukları tuzak da böyledir. -En doğrusunu Allah bilir ya- müşriklerin kendisine yaptıkları eziyete karşı, diğer peygamberleri kavimlerinin kurdukları tuzaklara karşı sabrettikleri ve onlara karşılık vermeyi terkettikleri gibi, Allah, son elçisine buna sabretmeyi öğretmek için bu olayı Hz. Peygamber’e (s.a.) hatırlatıyor. Nitekim ona hitaben Allah şöyle buyurmuştur: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabref’ Hem onların kurdukları tuzaklar iki şekilde oluyordu: Biri elçilerin getirdikleri vahiyler hakkında idi. Elçilerin kavimlerine getirdikleri vahyin gerçeğini örtmek için kendilerini zorluyorlardı. İkincisi: Onların öldürme, yurtlarından çıkarma ve kurdukları benzeri tuzaklar elçilerin kendilerine yöneliktir. Allah bu sebeple Mekke halkını, Resûlullah’a yaptıkları kötülükler sebebiyle, peygamberlerine karşı tuzak kuran tarihteki o kavimlerin başına inen azap gibi bir azabı onlara da indirmekle korkuttu ki, o kavimlerin peygamberlerine yaptıkları muamelenin benzerini Hz. Peygambere (s.a.) yapmasınlar. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah da onların evlerini temellerinden sökmüş. Hasan[-ı Basrî] şöyle demiştir: Bu âyette ifade edilen şey, temelsiz inşa edilen bir bina ile temsildir, yıkılır fakat hangi sebepten yıkıldığı bilinmez. Buna göre onların tuzakları temelsiz bina gibi boşa çıkar, yok olup gider. Bunun dışında bir temsil şeklinde olma ihtimali de vardır. Bu temsil de şudur: Onlar peygamberlere tuzak kurdular ve tuzaklarını muhkem yaptılar, bununla kendilerini koruma altına alırlar. Kendisi ile korunulan bina gibi. Bu sebeple Allah onların tuzaklarını iptal etmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Onlar böyle bir tuzak kurdular, biz de kendileri için bir plan kurduk”; “(yahudiler) tuzak kurdular, Allah da onların tuzaklarını bozdu”.

      Üstlerindeki tavan tepelerine inmiş. İşte sözünü ettiğimiz o sığındıkları tuzaklarının bozulmasıdır. Tıpkı sayesinde çeşitli eziyet veren musibet ve kötülüklerden korunulan tavanın çökmesi gibi bir durumdur. Bu ifadenin gerçekten vuku bulmuş olması da muhtemeldir. Bu, toprağa gömülme, binaların altüst oluşu ve üzerlerine taş yağdırılması türünden Lût kavmine inen musibetlerdir. Bazı müfessirlerin belirttiği gibi, Nemrud’un inşa ettirdiği bina ve bu binanın üzerlerine çökmesi olayı hakkında bizim bir bilgimiz yoktur.

      Farkında olmadıkları bir yerden kendilerine ceza ansızın gelmişti. Bunun gibi zâlim ve yalancı kimselere, bilmedikleri taraftan azap gelir. Nitekim “Biz onları ansızın yakaladık.. buyurulmuştur.

      Allah da onların evlerini temellerinden sökmüş. “Fe etallâhu bunyânehum”deki (فَأَتَى اللَّهُ بُنْيَانَهُمْ) “etâ” kelimesi “ityân”dan (إتيان) gelmektedir. Bilinmektedir ki Allah’ın gelmesinden, onun bir mekândan başka bir mekâna intikali anlaşılmaz, fakat azabının gelmesi anlaşılır. Allah’a “ityân” (إتيان) yani “gelme” anlamındaki fiilin nispet edilmesi, azap Allah’ın emri ile Allah’tan geldiği içindir. Buna göre “Senin Rabb’in geldi”; “Onlar, ille de Allah’ın ve meleklerin, bulutların gölgeleri arasından çıkıp gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar!” meâlindeki âyetlerde geçen gelme sözünden, intikal ve bir mekândan başka bir mekâna gelmek mânası anlaşılmaz. Biz bu ve benzeri hususları birçok yerde belirttik.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kad (قَدْ)

        Kök: k-d

        Geçmiş zaman (mazi) fiillerinin başına geldiğinde eylemin kesin olarak gerçekleştiğini (tahkik) bildiren bir edattır.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksını (nahiv) incelerken "kad" edatının mazi fiille kullanımına dikkat çeker. Suyuti'ye göre bu edat, cümleye mutlak bir kesinlik katarak, önceki nesillerin peygamberlere karşı kurdukları tuzakların tarihi bir dedikodu değil, şüphe götürmez bir "tarihsel ve ontolojik gerçeklik" olduğunu gramatikal olarak belgeler. Müşrik aklının o değişmez hilekâr tabiatı bu edatla tescillenir.

        Mekara (مَكَرَ)

        Kök: m-k-r

        Sözlükte "gizlice plan yapmak, tuzak kurmak, hile yapmak, birini asıl hedefinden habersizce saptırmak" anlamlarına gelen mazi (geçmiş zaman) fiildir. Ayetin bağlamında, inkarcıların tevhidi yok etmek ve peygamberleri susturmak için kapalı kapılar ardında kurdukları sinsi komploları ifade eder.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "m-k-r" kökünün temelinde "gizlilik, sarıp sarmalama ve bir şeyin içyüzünü saklayarak dışarıya farklı gösterme" manasının bulunduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre eylemin "mekr" sayılabilmesi için, kurbanın kendisine hazırlanan felaketten tamamen habersiz olması gerekir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında bu kavramı ahlaki bir zeminde tahlil eder. Râgıb'a göre "mekr", bir kimseyi niyetlendiği işten gizli bir taktikle alıkoymaktır. Müşriklerin mekri, hakikati (vahyi) bastırmak için kurdukları yıkıcı ve karanlık planlardır. Râgıb, Allah'ın da onlara "mekr" ile karşılık vermesini, onların kendi kurdukları sinsi planların kendi başlarına geçirilmesi (ilahi adalet) olarak yorumlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında "mekr" kavramının cahiliye zihniyetindeki karşılığını inceler. Izutsu'ya göre, bedevi Arap toplumunda düşmanı kurnazlıkla alt etmek (mekr), aklın ve üstünlüğün bir göstergesi olarak övülürdü. Kur'an bu fiili kullanarak, Mekke aristokrasisinin kendi zekalarına (kurnazlıklarına) duydukları kibri hedefe koyar ve ilahi akıl karşısında insan kurnazlığının ne kadar çaresiz ve trajik bir sonuca mahkûm olduğunu gösterir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, psikolojik bağlamda hilekâr (mâkir) zihnin açmazlarına temas eder. Kılıç'a göre tuzak kuran insan, kendi zekasını putlaştıran ve karşısındakini küçümseyen derin bir narsisizm içindedir. Ayet, onların bu sinsi psikolojisini ifşa ederek, mutlak İlim (Allah) karşısında gizli hiçbir şeyin kurulamayacağını bildirir.

        Ellezîne (ٱلَّذِينَ)

        Kök: l-z-y

        "Onlar ki, o kimseler ki" anlamlarına gelen çoğul ism-i mevsul (ilgi zamiri).

        Celaleddin el-Suyuti, bu zamirin "mübhem" (belirsiz) bir kitleyi ifade ettiğini belirtir. Kur'an, tuzak kuran o eski toplumların (Ad, Semud, Firavun vb.) isimlerini tek tek saymak yerine "ellezîne" zamiriyle onları ortak bir ahlaki çöküş (mekr) kategorisinde toplar. Bu kullanım, kötülüğün tarihsel isimlerden ziyade, evrensel bir "karakter" sorununa işaret ettiğini gösterir.

        Min kablihim (مِن قَبْلِهِمْ)

        Kök: k-b-l + h-m

        "-Den/-dan" anlamındaki "min" harfi cerri, "önce, geçmiş zaman" anlamındaki "kabl" kelimesi ve "onların" anlamındaki "him" zamirinin birleşimidir. "Onlardan öncekiler" manasına gelir.

        İbn Fâris, "k-b-l" kökünün "zaman, mekân veya rütbe bakımından önde olmak, yönelmek, arka (dübür) kelimesinin zıddı" olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi surelerindeki bu tarihsel atıfların (kıssaların) işlevine dikkat çeker. Öztürk'e göre Kur'an, muhatabı olan Mekkeli müşriklere "Siz ilk değilsiniz" der. "Min kablihim" vurgusu, Kureyş'in Hz. Muhammed'e karşı kurduğu tuzakların (Dârünnedve suikast planları vb.) orijinal bir şey olmadığını, tarih boyunca yaşamış tüm kibirli (müstekbir) nesillerin aynı küstah yolu denediklerini gösteren bir tarih felsefesi okumasıdır.

        Fe etâ (فَأَتَى)

        Kök: f + e-t-y

        Takibiyye (sonuç/hemen ardından) bildiren "fe" bağlacı ile "gelmek, ulaşmak, varmak" anlamlarındaki "e-t-y" kökünden türeyen mazi fiilin birleşimidir. "Bunun üzerine / derken ... geldi" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün "bir şeyin doğal bir şekilde, önüne geçilemez bir seyr ile menziline ulaşması" olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, eylemin Allah'a nispet edilmesinin fiziki bir yer değiştirme (hareket) olmadığını, O'nun kahredici emrinin, azabının ve mutlak hükmünün o zalimlerin üzerine kaçınılmaz bir şekilde çökmesini ifade ettiğini belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, buradaki "fe" bağlacının önemine değinir. Müşrikler tuzaklarını (mekr) kurar kurmaz, araya hiçbir gecikme girmeksizin ilahi müdahalenin (etâ) anında devreye girdiğini; ilahi adaletin suçlulara fırsat tanımadığını gramatikal bir hız ve nedensellik kurgusuyla ispatlar.

        Allâhu (ٱللَّهُ)

        Kök: e-l-h

        Kâinatın mutlak yöneticisinin ve adalet sağlayıcısının özel ismidir. Cümlede, zalimlerin binalarına (sistemlerine) müdahale eden mutlak fail (özne) konumundadır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid maddesinde bu tür ayet yapılarının önemine vurgu yapar. Müşrikler tuzaklarını peygamberlere veya inananlara kurduklarını sanırken, "Allah geldi" şeklindeki doğrudan ilahi failin devreye girmesi, hakikatle savaşanların aslında karşılarında doğrudan Allah'ı bulduklarını (ontolojik bir savaşa girdiklerini) teolojik olarak tesciller.

        Bünyânehüm (بُنْيَٰنَهُم)

        Kök: b-n-y + h-m

        Sözlükte "bina, yapı, inşa edilen eser, kurulan sistem" anlamlarına gelen "bünyân" kelimesi ile "onların" anlamındaki "hüm" zamirinin birleşimidir. "Onların binalarına/yapılarına" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "b-n-y" kökünün temelinde "parçaları üst üste koyarak bir şeyi yükseltmek ve sağlamlaştırmak" manasının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "bünyân" kavramının fiziki olarak kerpiç veya taştan dikilmiş yüksek yapıları ifade ettiği gibi, mecazen insanların bir araya gelerek oluşturdukları sosyo-politik düzenleri, inanç sistemlerini ve kurdukları hilekâr organizasyonları da kapsadığını söyler.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ve estetik bağlamında bu ayetteki muazzam mimari metafora (istiareye) dikkat çeker. Cündioğlu'na göre Kur'an, zalimlerin küfür sistemini, ideolojilerini ve kibirlerini göğe doğru yükselen devasa bir "bina" (bünyân) olarak resmeder. Müşrikler, kurdukları bu şatafatlı güç kulelerinin, entelektüel tuzaklarının (mekr) ve servetlerinin asla yıkılmayacak kadar sağlam olduğunu sanırlar. İlahi müdahale ise bu fiziksel/ideolojik kuleleri hedef alarak aklın kibrini paramparça eder.

        Mine'l-kavâidi (مِّنَ ٱلْقَوَاعِدِ)

        Kök: k-a-d

        "-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri ile "oturmak, sabit durmak, yerleşmek, temel, kaide" anlamlarına gelen "kaide" kelimesinin çoğulu olan "kavâid"in birleşimidir. "Temellerinden, taşıyıcı kolonlarından" demektir.

        İbn Fâris, "k-a-d" kökünün "ayakta durmanın veya hareket etmenin zıddı olarak sükûnetle bir yere oturup yerleşmek" anlamına geldiğini belirtir. Bir binanın toprağa oturan ve tüm ağırlığı omuzlayan alt yapısına (temeline) bu yüzden "kaide" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, binaların ayakta kalmasını sağlayan yegane unsurun bu temeller (kavâid) olduğunu açıklar. İlahi azabın veya emrin çatıyı değil de doğrudan "temelleri" hedef alması, o sistemin bir daha asla onarılamayacak, toparlanamayacak şekilde kökünden imha edilmesi anlamına gelir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin sosyolojik derinliğine inerken "kavâid" (temeller) kelimesinin o toplumun dayandığı asıl güç odaklarını temsil ettiğini belirtir. Aydar'a göre zalim sistemlerin temelleri; haksız kazanç, kölelik, kibir ve şirktir. Allah'ın emri (azabı), onların bu sosyo-ekonomik temellerine vurarak o kokuşmuş düzenin (binanın) altını oyar. Temel çökünce, üstteki o sahte ihtişamın kendi ağırlığıyla yıkılması kaçınılmazdır.

        Fe harra (فَخَرَّ)

        Kök: h-r-r

        Sonuç bildiren "fe" bağlacı ile "yukarıdan aşağıya şiddetle ve gürültüyle düşmek, çökmek, yıkılmak" anlamlarındaki "h-r-r" kökünden türeyen mazi fiilin birleşimidir. "Bunun üzerine gümbürdeyerek çöktü/yıkıldı" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "h-r-r" kökünün temelinde "bir şeyin yüksekten düşerken çıkardığı hırıltı, gürültü ve şelale gibi akma sesi" olduğunu belirtir. Ayetteki "harra" fiili, binanın sessizce ve yavaşça değil; içindekilere dehşet verecek büyük bir gümbürtü, çatırtı ve sarsıntıyla aniden tepetaklak çöküşünü anlatan işitsel (fonetik) bir kelimedir.

        Râgıb el-İsfahânî, "harra" eyleminin, kişinin kendi kontrolü dışında şiddetle yere çarpmasını veya yapının aniden göçmesini ifade ettiğini söyler. Temelleri (kavâid) yok edilen o kibir kulesi, artık ayakta kalamaz ve içindekilerin üzerine kahredici bir gürültüyle yığılır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi beyanındaki bu sarsıcı fonetik güce dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre "harra" fiilindeki şeddeli "r" (râ) harfinin telaffuzu, bizzat o binanın çatırdayarak yıkılış sesini, kolonların kırılışını kulaklarda yankılandırır. Ayet sadece bir olayı anlatmaz, o dehşetli yıkım anını okuyucunun (ve dinleyicinin) zihninde sinematografik ve işitsel bir felaket sahnesi olarak yeniden yaşatır.

        Aleyhimü (عَلَيْهِمُ)

        Kök: a-l-v + h-m

        "Üzerine, üstüne" anlamındaki "alâ" harf-i cerri ile "onların" anlamındaki "him" zamirinin birleşimidir. "Onların üzerine" demektir.

        Celaleddin el-Suyuti, buradaki "alâ" edatının "istîlâ" (kapsama, tepeden çökme, tamamen baskı altına alma) işlevi gördüğünü belirtir. Yıkılan bina (ideoloji/tuzak) dışarıya veya uzağa değil, bizzat onu inşa edenlerin kendi başlarına yıkılarak, onları kendi eserlerinin (günahlarının) altında gramatikal olarak ezip yok eder.

        es-Sakfu (ٱلسَّقْفُ)

        Kök: s-k-f

        Sözlükte "tavan, çatı, bir şeyin üst örtüsü" anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, "s-k-f" kökünün "bir şeyin üzerini örten, havada asılı duran üst kısım" anlamına geldiğini belirtir. Binaların içindekileri dış etkenlerden koruduğu düşünülen en üst katmanıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, sakf kelimesinin evi koruyan bir kalkan işlevi gördüğünü, ancak temeller çökünce insanı koruması beklenen o güvenli çatının bizzat insanı ezen bir ölüm tuzağına dönüştüğünü ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, "çatı" (sakf) metaforunu felsefi bir boyutta tahlil eder. Cündioğlu'na göre çatı, insanın doğaya ve ilahi olana karşı kendisini güvende hissettiği, kibrinin (müstekbirlik) ve "bize bir şey olmaz" sanrısının ontolojik örtüsüdür. Tuzak kuranlar, gökten gelecek bir müdahaleye karşı bu "çatıların" altına sığınırlar. Kur'an, onların en güvendikleri ve en sağlam sandıkları o aklî/ideolojik çatıların kendi başlarına yıkılacağını belirterek sahte güvenlik hissini (sekülarizmi) paramparça eder.

        Min fevkihim (مِن فَوْقِهِمْ)

        Kök: f-v-k + h-m

        "-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri, "üst, yukarısı" anlamındaki "fevk" mekân zarfı ve "onların" anlamındaki "him" zamirinin birleşimidir. "Onların üstlerinden, tam tepelerinden" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin retorik kurgusunda (belagat) bir inceliğe dikkat çeker. Çatı (sakf) zaten tabiatı gereği "yukarıda/üstte" olan bir şeydir. Öyleyse "üstlerinden (min fevkihim) çöktü" demek bir lafız israfı mıdır? Suyuti'ye göre hayır; bu ifade (te'kîd), çatının yana doğru değil, tam tepelerinden koparak hiçbir kaçış boşluğu bırakmaksızın dümdüz üzerlerine yığıldığını, o ezilme dehşetini (ihata) zihinlere kazımak için yapılmış muazzam bir pekiştirmedir. Çaresizliğin geometrik olarak mühürlenmesidir.

        Ve etâhüm (وَأَتَىٰهُمُ)

        Kök: v + e-t-y + h-m

        "Ve" bağlacı, "gelmek" anlamındaki mazi fiil (etâ) ve "onlara" anlamındaki zamirin (hüm) birleşimidir. "Ve onlara geldi/çattı" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, buradaki "gelme" eyleminin, felaketin ve azabın uzaktan onlara doğru kararlı, bilinçli ve durdurulamaz bir şekilde yönelmesi olarak okunması gerektiğini belirtir. İnkarcıların kurduğu tuzak onlara hüsran getirirken, azap da onları bulmak için yola çıkmış ve hedefini şaşmadan vurmuştur.

        el-Azâbu (ٱلْعَذَابُ)

        Kök: a-z-b

        Sözlükte "şiddetli acı, ceza, işkence, eziyet" anlamlarına gelir. Ayette ilahi cezanın bedensel, ruhsal ve varoluşsal yıkımını ifade eder.

        İbn Fâris, "a-z-b" kökünün asıl anlamının "insanı arzuladığı bir şeyden alıkoymak, engellemek ve onu şiddetli bir yoksulluğa/acıya mahkûm etmek" olduğunu belirtir. Azap, insanın yaşama arzusunu, kibrini ve dünyevi hazlarını kesip atan o kesin ilahi cezadır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ceza (eskatoloji) sistemini tahlil ederken, "azap" kavramının müşriklerin (cahiliye) suç ve ceza anlayışıyla taban tabana zıt olduğuna dikkat çeker. Kabile sisteminde suç, kan parasıyla veya güçle telafi edilebilirdi. Kur'an ise azabı mutlaklaştırır; o, ne rüşvetle ne soyla ne de sahte tanrıların (putların) şefaatiyle savuşturulamayacak olan saf, ontolojik bir adaletin tecellisidir.

        Min haysü (مِنْ حَيْثُ)

        Kök: h-y-s

        "-Den/-dan" anlamındaki "min" edatı ile "yer, yön, cihet, -dığı yerden" anlamlarına gelen "haysü" mekân zarfının birleşimidir.

        Celaleddin el-Suyuti, bu mekân zarfının ardından gelecek olan olumsuz fiil (lâ yeş'urûn) ile birleşerek "hiç beklemedikleri, akıllarının ucundan dahi geçmeyen, kör noktalarından" anlamına geldiğini ve azabın geliş yönündeki ilahi sürprizi (müfâcee) gramatikal olarak vurguladığını belirtir.

        Lâ yeş'urûn (لَا يَشْعُرُونَ)

        Kök: ş-a-r

        Sözlükte "hissetmek, duyu organlarıyla algılamak, farkına varmak, idrak etmek" anlamlarındaki kökten türeyen olumsuz (lâ) muzari fiildir. "Hissedemedikleri, idrak edemedikleri, hiç farkına varmadıkları" manasına gelir.

        İbn Fâris, "ş-a-r" kökünün "bir şeyi çok ince, gizli ve derin bir yolla algılamak" anlamına geldiğini açıklar. Eylemin olumsuzlanması (lâ yeş'urûn), müşriklerin en ufak bir sezgi kırıntısından dahi mahrum kalarak mutlak bir gaflet içinde yakalandıklarını gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şuur" kavramının en temel canlılık/hayatta kalma refleksi olduğunu söyler. Kur'an'a karşı sinsi felsefi tuzaklar (mekr) kuran, kendilerini çok zeki ve uyanık sanan o kibirli (müstekbir) aristokratların, azabın gelişini hissedecek kadar bile bir refleks veya "şuur" (temel algı) geliştirememeleri, ilahi kudret karşısındaki zihinsel iflaslarını resmeder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an kelimelerinin psikolojik yansımalarını incelerken, bu kelimenin muazzam bir psikolojik ironi (alay) barındırdığına dikkat çeker. Kılıç'a göre, kapalı kapılar ardında peygambere tuzak kuranlar, o planı o kadar gizli yaptıklarını düşünüyorlardı ki, kendi kurnazlıklarıyla sarhoş olmuşlardı. Kur'an, "lâ yeş'urûn" (farkında dahi değildiler) diyerek onların o sahte "kurnaz/uyanık" imajlarını yerle bir eder; onları, üzerine çöken çatıdan habersiz, yaklaşan fırtınayı sezemeyen şuursuz (algısız) nesneler derekesine düşürür. İnsanın kibri, onun en büyük körlüğüdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X