Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 19. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 19. Ayet

    وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Va(A)llâhu ya’lemu mâ tusirrûne vemâ tu’linûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah, gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir."

      Allah, gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir. Bu beyan iki anlama gelir: Biri daha çok sakındırmak ve uyarmak içindir. Çünkü dünyada yaptıklarını kendisinin üzerinde kontrol eden ve koruyan birinin olduğunu bilen bir kişi, işlerini daha çok kontrol eder, üzerinde gözetleyen ve kontrol edenin bulunmadığını düşünen kimseden daha çok sakınır. İkincisi: Gizlediğinizi bilir. Allah elçisine karşı yaptığınız hileleri, öldürme, yurdundan çıkarma ve diğer türden kurduğunuz tuzakları bilir. Yani Allah bunların hepsini, gizlediklerinizi ve açıkladıklarınızı bilir. Bu âyet nihaî tehdit ve ayıplamak üzere sevkedilmiştir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vallâhu (وَٱللَّهُ)

        Kök: v + e-l-h

        "Ve" bağlacı ile kâinatın mutlak hâkimi ve yaratıcısı olan "Allah" isminin birleşimidir. Bu ayetin bağlamında, önceki ayetlerde evreni yarattığı, nimetler verdiği ve her şeye yön verdiği anlatılan o yüce Kudret'in, şimdi de insanın iç dünyasına ve eylemlerine olan mutlak hâkimiyetini (bilgisini) ifade eden ontolojik bir öznedir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "e-l-h" kökünün "kulluk etmek, yönelmek ve hayretle sığınmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Allah isminin ayette fail (özne) konumunda olması, insanın her halini bilen yegâne varlığın O olduğunu ve kulluğun sadece bu mutlak bilgi (ilim) sahibine yöneltilmesi gerektiğini teolojik olarak sabitler.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında ismin kökeninin "gizlenmek, nüfuz edilememek" manasıyla olan bağına dikkat çeker. Râgıb'a göre Allah'ın zatı insan idrakinden gizlidir; ancak bu ayette vurgulandığı üzere, insanın en gizli halleri ve sırları Allah'ın mutlak ilmi (bilgisi) için tamamen açıktır. Zatı gizli olan Kudret, kullarının tüm gizemlerini bilmektedir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın Tanrı tasavvurunu incelerken, bu ayetteki ismin kullanımının Mekke toplumunun inanç sistemine yönelik devrimsel bir müdahale olduğunu belirtir. Izutsu'ya göre, İslam öncesi putperestlerin (cahiliye) taptığı sahte ilahların ahlaki bir boyutu veya insanların içinden geçenleri bilme kapasitesi yoktu. Kur'an, "Allah" ismini doğrudan "bilme" (ya'lemu) eylemine bağlayarak, O'nu sadece doğayı yöneten kozmik bir güç değil, insanın vicdanına ve ahlaki niyetlerine nüfuz eden "her şeyi bilen/gözetleyen" (Omniscient) mutlak şahsi bir Kudret olarak konumlandırır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, lafza-i celâl'in (Allah isminin) cümle yapısındaki konumunu tahlil eder. Ansiklopediye göre, cümlenin başında doğrudan "Vallâhu" denilerek söze başlanması, cümlenin teolojik ağırlık merkezini doğrudan O'nun zatına çeker; gizliyi ve açığı bilme sıfatının hiçbir puta, kahine veya meleğe değil, yalnızca Allah'a has olduğunu kesin bir dille ilan eder.

        Ya'lemu (يَعْلَمُ)

        Kök: a-l-m

        Sözlükte "bilmek, kavramak, bir şeyin hakikatini ve içyüzünü idrak etmek" anlamlarındaki kökten türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. Allah'ın ilminin sınır tanımazlığını ve anlık olarak her şeye nüfuz ettiğini ifade eder.

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün temelinde "bir şeyin özüne nüfuz edip onu diğerlerinden ayıracak kesin bir bilgiye, nişâneye sahip olmak" manasının yattığını açıklar. Allah'ın bilmesi, insanların bilmesi gibi zan veya tahminlere dayanmaz; O'nun ilmi, eşyanın ve niyetlerin en ince detayına kadar (künhüne) vakıf olan mutlak bir kavramayı ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramını "bir şeyin kendi gerçekliğine (hakikatine) uygun olarak idrak edilmesi" şeklinde tanımlar. Râgıb'a göre ilim Allah'a nispet edildiğinde ("ya'lemu" formunda), bu fiil ne zamanla ne mekanla ne de nesnelerin gizliliğiyle sınırlandırılabilir. Allah'ın eşyayı bilmesi için nesnelerin veya düşüncelerin açığa çıkmasına gerek yoktur; O, var olanı da, var olacak olanı da, kalplerde gizli tutulanı da aynı eşitlikte ve netlikte bilir. Muzari kip (geniş zaman), bu bilginin kesintisiz ve sürekli bir akış halinde olduğunu gösterir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi surelerinin tarihsel ve psikolojik zeminini tahlil ederken, bu fiilin bağlamsal önemine dikkat çeker. Öztürk'e göre "ya'lemu" (bilir) fiili, Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber'e ve Müslümanlara karşı gizli kapılar ardında kurdukları komplolara, fısıldaşmalara ve kurdukları tuzaklara karşı ilahi bir meydan okumadır. Kur'an, onlara "Ne planlarsanız planlayın, O biliyor" diyerek psikolojik bir üstünlük kurar ve tuzaklarını ontolojik olarak boşa çıkarır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'ın psikolojik terminolojisini incelerken, Tanrı'nın mutlak ilminin (ya'lemu) insan üzerindeki murakabe (sürekli gözetlenme) hissine vurgu yapar. Kılıç'a göre, insanın kendisini yeryüzünde başıboş ve eylemlerini hesapsız sanması en büyük yanılgısıdır. Ayet, bu fiille insanı sarsarak, onun iç dünyasındaki en mahrem düşüncelerin bile ilahi bir kameranın (mutlak ilmin) kayıt altında olduğunu hatırlatır ve derin bir ahlaki sorumluluk (takva) bilinci inşa eder.

        (مَا)

        Kök: m-a

        Sözlükte "şey, ne, o şey ki, her ne ki" anlamlarına gelen, cansızlar, olaylar veya soyut kavramlar için kullanılan ism-i mevsuldür (ilgi zamiri).

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında "mâ" ism-i mevsulünün işlevini tahlil ederken, bu edatın muazzam bir "umûm" (genellik ve kapsayıcılık) bildirdiğine dikkat çeker. Suyuti'ye göre, "mâ" edatı, insanların içlerinde tuttukları niyetlerin, kinlerin, inançların veya dışa vurmaktan korktukları her türlü spesifik (belirli) duygunun ismini tek tek saymak yerine, hepsini tek bir dilbilgisel çatıda toplayarak ilahi bilginin sınırlandırılamaz genişliğini ifade eder.

        Tusirrûn (تُسِرُّونَ)

        Kök: s-r-r

        Sözlükte "gizlemek, saklamak, sır olarak tutmak, kalbin derinliklerine gömmek" anlamlarındaki kökten if'al babında (isrâr) türemiş muzari fiildir. Çoğul muhatap (siz) kipindedir. İnsanın zihninde veya vicdanında başkalarından ustaca sakladığı niyetleri ve eylemleri ifade eder.

        İbn Fâris, "s-r-r" kökünün temelinde "bir şeyi örtmek, içte tutmak, kalbin kıvrımları arasına saklayıp dışarıdan kimsenin görmesini engellemek" manasının bulunduğunu belirtir. (İnsanın gizli kalbine, içine de 'serîre' denir). Ayette bu eylem, insanın diğer insanlardan saklayabileceği şeylerin, Allah'tan saklanamayacağını bildirmek için özel olarak seçilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sır" kelimesinin "açıklamanın ve beyanın tam zıddı" olduğunu söyler. Râgıb'a göre "tusirrûn" fiili, insanın hem kendi içinde kurduğu düşünceleri hem de iki kişi arasında, toplumdan gizli olarak fısıldaşarak yürüttükleri gizli işleri (komploları) kapsar. İnsanın doğasında saklama arzusu vardır; ancak bu ayet, insan aklının kendi içine kurduğu o gizlilik kalesini ilahi ilim karşısında tamamen şeffaflaştırır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi üslubunu (beyanını) incelerken, bu kelimenin hemen ardından gelecek olan zıddıyla (tu'linûn) kurduğu estetik dengeye dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre "gizlemek" eyleminin önce zikredilmesi teolojik bir inceliktir; zira insanın açıktan yaptığını bilmek kolaydır, asıl Kudret ve İlim, en derindeki gizliyi (sırrı) bilmekle ispatlanır. Kur'an, önceliği insanın en ulaşılamaz kabul ettiği "iç dünyasına" vererek ilahi ilmin ihata (kapsama) gücünü zirveye taşır.

        Dücane Cündioğlu, insanın varoluşsal psikolojisini tahlil ederken "sır" kavramının ontolojik boyutuna değinir. Cündioğlu'na göre sır (isrâr), insanın yeryüzündeki en temel barınağı ve "yalnızlık" alanıdır; insan ancak sırlarıyla bir birey (özne) olur. Fakat ayet, Tanrı'nın bu mutlak yalnızlık ve mahremiyet alanına (sırra) da bizzat şahit olduğunu ilan ederek, insanın "Tanrı'dan bağımsız, O'nun görmediği bir otonom alan" inşa etme kibrini yıkar. İnsan, kendi içinde bile Yaratıcısıyla baş başadır.

        Ve mâ (وَمَا)

        Kök: v + m-a

        "Ve" bağlacı ile "o şey ki, her ne ki" anlamlarındaki ism-i mevsulün birleşimidir. İkinci bir kapsayıcı eylem alanını cümleye dâhil eder.

        Celaleddin el-Suyuti, "ve" atıf (bağlaç) harfiyle bağlanan ikinci "mâ" edatının, anlamı pekiştirdiğini ve ilahi ilmin sadece gizli olanla sınırlı kalmayıp, dış dünyadaki tüm tezahürleri de aynı eşitlikte ve aynı mükemmellikte kapsadığını (ihata) dilbilgisel olarak sabitlediğini belirtir.

        Tu'linûn (تُعْلِنُونَ)

        Kök: a-l-n

        Sözlükte "açıklamak, ortaya çıkarmak, alenileştirmek, ilan etmek, gizli bir şeyi görünür hale getirmek" anlamlarındaki kökten if'al babında (i'lân) türemiş muzari fiildir. İnsanın dış dünyaya yansıttığı eylemleri, açıktan söylediği sözleri ve davranışları ifade eder.

        İbn Fâris, "a-l-n" kökünün temel anlamının "bir şeyin saklı olduğu yerden çıkıp tamamen görünür, açık ve bilinir hale gelmesi" olduğunu belirtir. Gizliliğin (sırrın) karşıtı olarak "aleniyet", eylemin toplumsal ve fiziksel sahneye çıkışıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "i'lân" eyleminin insanın fiziki organlarıyla gerçekleştirdiği veya yüksek sesle dile getirdiği her türlü fiili kapsadığını söyler. Râgıb'a göre, insanın açıktan yaptığı şeyler zaten diğer insanlar tarafından da bilinir; ancak ayette Allah'ın "açıkladıklarınızı da bilir" demesindeki maksat, O'nun bu açık eylemlerin sadece dış görünüşünü değil, o eylemleri yaparken güdülen görünmez niyetleri ve arkasındaki gerçek sebepleri de (zahirin içindeki batını) bildiğini vurgulamaktır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın Mekke dönemindeki anlamsal sahasını tahlil ederken, "tu'linûn" fiilini müşriklerin açıktan yaptıkları eylemler bağlamında okur. Izutsu'ya göre, gizli tuzakların (tusirrûn) yanı sıra, Kureyş'in Hz. Peygamber'e açıktan yaptığı hakaretler, Kâbe'deki putperest ritüeller ve İslam'a karşı aleni (açık) savaş ilanları da doğrudan Allah'ın ilmi ve kaydı altındadır. Ayet, onların bu şımarıkça açık eylemlerinin de hesapsız kalmayacağını teolojik bir uyarıyla bildirir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, insanın çift katmanlı ontolojik yapısına (iç ve dış) dikkat çeker. Aydar'a göre insan, niyetleri (sır) ve amelleriyle (aleniyet) bir bütündür. Bu zıt gibi görünen iki kutbun ("tusirrûn" ve "tu'linûn") aynı ayette peş peşe ve aynı "ya'lemu" (bilir) fiilinin nesnesi olarak zikredilmesi, insanın parçalanmışlığını Tanrı'nın ilmi önünde birleştirir. İnsan dışarıya başka, içeriye başka bir profil çizebilir (münafıklık/ikiyüzlülük); fakat mutlak ilim (Allah), maskelerin ardındaki bu tezatı net bir şekilde okur ve insanın asıl hakikatini her iki boyutuyla da bilir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X