وَاَلْقٰى فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِكُمْ وَاَنْهَاراً وَسُبُلاً لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 15. Ayet
Daralt
X
-
"O, sizi sarsmaması için yere sağlam dağlar yerleştirdi, ırmaklar ve yollar açtı ki gideceğiniz yere ulaşabilesiniz."
O, sizi sarsmaması için yere sağlam dağlar yerleştirdi ki gideceğiniz yere ulaşabilesiniz. Yani Allah yeryüzüne dağları yerleştirdi ki yeryüzü sizi sarsmasın. Çünkü yeryüzü su üzerine yayılmıştır, gemi suda iken ters dönüp yolcularını boşalttığı gibi, yeryüzü de üzerindekileri öyle yapıyordu, bu sebeple Allah, yeryüzünde bulunanların orada durabilmesi için onu dağlarla sabitlemiştir. Fakat eğer anlattıkları gibi yeryüzü su üzerine yayılmış olsaydı üzerindekileri çalkalamaz, sarsılmaz, belki toprak suyun içine çöker ve suya sızardı. Çünkü toprağın tabiatından biri su içinde alçalmak ve suyun dibine sızmaktır. Ancak şöyle denilirse bu müstesnadır: Allah lütfü ile toprağın tabiatını, sızmaksızm ve ahşap gibi dibe çökmeksizin sarsılan ve içini boşaltan tabiat yapmıştır. O zaman sözü edilen mâna ihtimal dâhilinde olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Eğer toprak rüzgâr üzerine yayıldı derlerse, bu söyledikleri fikir ihtimal dâhilinde olur ve kendi sözlerine daha çok benzer. Görmez misin ki, kuyu içindeki kandiller ile kanallardaki kandiller ışık vermezler, belki her ne zaman yakılırsa sönerler. O zaman kandilin sönmesi yerdeki rüzgâr sebebiyle olur.
Daha önce biz bu hususu belirtmiştik. Bunun en doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle demiştir: Yeryüzü öküzün sırtı üzerine yayılmıştır, öküzün hareket etmesi sebebiyle yer de sallanırdı, işte yukarıda belirtilen şekilde Allah yeri sabitlemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
O, sizi sarsmaması için yere sağlam dağlar yerleştirdi, ırmaklar ve yollar açtı. Bu konunun Allah tarafından belirtilmesi verdiği nimetleri hatırlatma konumundadır. Çünkü Allah’ın, yeri yarattığı gibi bırakma ve insanları sarsıp çalkalasın diye dağlarla onu sabit hale getirmeme hakkı vardır, böylece insanlar yeryüzünde durup ondan yararlanamazlar. Fakat Allah lütfü ve ihsanı ile yeri dağlarla sabitledi ki orada yaşayabilsinler ve yerden yararlansınlar. Bunun gibi, Allah’ın, insanlar için kuyu sularını temin edecekleri [yer altında] akan nehirler yaratmama hakkı da vardır. Yine onları değişik ihtiyaç maddelerine muhtaç kılma sonra da onlara ihtiyaçlarını nasıl gidereceklerine dair yolları ve yordamları açıklamama hakkı vardır. Ayrıca onlara ihtiyaçlarının giderileceği çeşitli beldelere ve mekânlara götürecek yolları araştırmayı teklif etme hakkı da vardır. Fakat, Allah lütfü ile insanlar için yeryüzünün zemininde akan nehirler yarattı ve yeri dağlarla sabitledi ki üzerinde sarsılmadan yaşasınlar. Bunların hepsi Allah’ın lütfü ve ihsanı iledir.
Belki gideceğiniz yere ulaşabilesiniz. Bu beyanın, ihtiyaçlarını giderecek yollara ulaşırsınız mânasına da sözü edilen nimet ve ihsanlar sebebiyle bilinen hidâyete ulaşırsınız anlamına da gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve elkâ (وَأَلْقَىٰ)
Kök: l-k-y
Sözlükte "atmak, bırakmak, bir yere yerleştirmek, ulaştırmak" anlamlarındaki if'al babından geçmiş zaman (mazi) fiilidir. Ayetin bağlamında Allah'ın, dağları yeryüzüne sağlam birer denge unsuru olarak "yerleştirmesini, atmasını" ifade eder.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "l-k-y" kökünün temel anlamının "bir şeyi elden çıkarıp kasten bir yere atmak veya fırlatmak" olduğunu belirtir. Dağların yeryüzüne "atılması" (ilkâ) eylemi, onların rastgele bir jeolojik birikim olmadığını; yukarıdan aşağıya doğru, mutlak bir iradeyle ve belirli bir hesapla zemine oturtulduğunu gösteren sarsıcı bir kelime seçimidir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında bu fiilin nesnesine göre anlam kazandığına dikkat çeker. Râgıb'a göre "ilkâ" eylemi ağır ve kütlesel varlıklar (dağlar) için kullanıldığında, "onları sarsılmaz bir biçimde bulundukları yere çakmak, sabitlemek" anlamı taşır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontoloji ve varlık tasavvurunda "ilkâ" fiilinin, yaratılışın dinamizmini yansıttığını belirtir. Izutsu'ya göre İslam öncesi (cahiliye) zihnindeki pasif yaratıcı figürünün aksine, Kur'an bu fiille sürekli iş başında olan, devasa dağları birer kütle olarak yeryüzünün üzerine "fırlatıp yerleştiren" aktif ve müdahil bir Tanrı profili çizer.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi surelerindeki kozmolojik anlatımı tahlil ederken, "ilkâ" fiilinin muhatabın dünyasındaki fiziksel gerçeklikle bağını kurar. Öztürk'e göre, Hicaz'ın sarp ve devasa dağlarının gökten yere fırlatılmış gibi duran heybetli görünümleri, Kur'an'ın bu fiil seçimiyle tam bir görsel uyum içindedir ve muhataba ilahi kudretin somut bir delili olarak sunulur.
Fî'l-ardı (فِى ٱلْأَرْضِ)
Kök: f-y + e-r-d
"İçinde, üzerinde" anlamlarına gelen "fî" edatı ile "yeryüzü, zemin" anlamındaki "arz" kelimesinin birleşimidir. Dağların yerleştirildiği, insanların ve diğer canlıların üzerinde yaşadığı fiziksel ve kozmik zemini ifade eder.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında "fî" harf-i cerrinin zarfiyyet (mekân bildirme ve kapsayıcılık) işlevi gördüğünü belirtir. Suyuti'ye göre dağlar sadece yeryüzünün yüzeyine yüzeysel olarak konmamış; kökleriyle arzın "içine" (fî) nüfuz edecek şekilde yerleştirilerek yerkürenin jeolojik bütünlüğüne (zarfiyyetine) entegre edilmiştir.
Revâsiye (رَوَٰسِىَ)
Kök: r-s-v
Sözlükte "ağır basmak, sabit ve sağlam durmak, demir atmak" anlamlarındaki "râsiye" isminin çoğuludur. Ayetin bağlamında yeryüzünü dengeleyen, sarsılmasını önleyen köklü, sabit ve ulu dağları ifade eder.
İbn Fâris, "r-s-v" kökünün temelinde "bir şeyin tabanının yere sağlamca oturması ve hareket etmez hale gelmesi" manasının yattığını açıklar. (Gemilerin limana demir atmasına da bu kökten 'mürsâ' denir). İbn Fâris'e göre dağlara bu ismin verilmesi, onların yerkürenin dengesini sağlayan devasa birer kozmik demir (çapa) işlevi görmelerinden dolayıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "revâsi" kavramının salt bir taş yığını olmadığını, bilakis ontolojik bir "sabitleme" görevi üstlendiğini belirtir. İnsanın üzerinde güvenle yaşayabilmesi için yerkürenin sabit (râsih) kılınması gerekmektedir ve dağlar bu ilahi tasarımın dengeleyici aparatlarıdır.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında bu kökün Sami dillerindeki ortak kullanımına değinir. Jeffery'e göre "sabitlemek, kök salmak" anlamındaki bu kök, Antik Ortadoğu kozmolojisinde de dünyayı ayakta tutan sarsılmaz sütunlar/dağlar fikriyle paralel bir linguistik (dilbilimsel) yapı arz eder.
Angelika Neuwirth, Mekke metinlerinin yapısal analizini yaparken "revâsi" (sabit dağlar) kelimesinin Kur'an'da bir nevi eskatolojik (kıyamete dair) ve kozmolojik bir sınır taşı olduğunu belirtir. Neuwirth'e göre dünyayı şu an dengede tutan bu devasa kütleler, kıyamet sahnelerinde "ufalanan kuma" veya "atılmış yüne" dönüşerek ilahi kudretin çift yönlü (inşa edici ve yıkıcı) gücünü göstermek için retorik bir zemin oluşturur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, dağların (revâsi) Kur'an'daki kozmolojik işlevini incelerken, bu kelimenin doğrudan bir "gaye ve nizam delili" olarak kullanıldığını kaydeder. Yerkabuğunun dengesini sağlayan dağların varlığı, tesadüfi bir tektonik hareket değil, içindeki canlıların yaşamını garanti altına almayı hedefleyen teleolojik (amaçsal) bir yaratılış mucizesidir.
En (أَن)
Kök: e-n
Kendinden sonra gelen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilini masdarlaştıran (masdariyye) veya bağlamına göre gizli bir olumsuzluk taşıyarak "-mesin diye, -memesi için" anlamı katan edattır.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an gramerindeki incelikleri ele alırken, buradaki "en" edatının başında gizli bir "lâm-ı kerahe" veya "keraheten" (istememekten dolayı, -mesin diye) ifadesinin bulunduğunu (hazfedildiğini) belirtir. Suyuti'ye göre cümle, "sarsmasını istemediği için / sarsmaması gayesiyle" (kerahete en temîde / li-ellâ temîde) şeklinde takdir edilir ve bu gramatikal yapı, yaratılışın ardındaki ilahi merhameti ve koruyuculuğu vurgular.
Temîde (تَمِيدَ)
Kök: m-y-d
Sözlükte "sallanmak, sarsılmak, çalkalanmak, yalpalamak, sağa sola eğilmek" anlamlarına gelen muzari fiildir.
İbn Fâris, "m-y-d" kökünün "dengesizlik, baş dönmesi, bir cismin kendi ekseninde veya dalgalar üzerinde yalpalaması" anlamına geldiğini belirtir. Gemi tutmasına veya dalgaların gemiyi şiddetle sarsmasına da bu kökten "meyd" denir. Ayette, yerkürenin dağlar olmaksızın kendi yörüngesinde veya dönüşünde yaşayacağı o kaotik ve yıkıcı çalkantıyı ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "meyd" eyleminin şiddetli ve rahatsız edici bir hareketlilik olduğunu açıklar. Râgıb'a göre yeryüzünün dengede kalması (sükûneti), canlıların yaşaması için ön koşuldur; "temîde" (sarsılma) fiili, ilahi müdahale (dağlar) olmasaydı yerkürenin sürekli bir sarsıntı ve dengesizlik içinde olacağını gösterir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an kelimelerinin psikolojik algısı üzerinde dururken bu kelimenin muazzam bir korku ve dehşet hissi barındırdığını belirtir. Kılıç'a göre depremler ve yer sarsıntıları (meyd), insanoğlunun en büyük varoluşsal korkularından biridir. Ayet, ayağımızın altındaki zeminin aslında her an sarsılmaya müsait olduğunu hatırlatarak, mevcut güvenlik ve sabitlik halinin sıradan bir durum değil, şükür gerektiren aktif bir ilahi tutuş (rahmet) olduğunu zihinlere kazır.
Biküm (بِكُمْ)
Kök: b + k-m
"İle, birlikte" anlamlarına gelen "bâ" (bi) harf-i cerri ile "siz/sizi" anlamındaki muhatap zamirinin (küm) birleşimidir. "Sizinle birlikte, sizi (sarsmasın)" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, buradaki "bâ" edatının "musahabe" (birliktelik/beraberlik) veya "ta'diye" (fiili geçişli kılma) işlevi gördüğünü belirtir. Suyuti'ye göre, yeryüzünün tek başına sarsılması değil, "sizinle birlikte" (üzerindeki medeniyetlerle, canlılarla ve insanlarla beraber) çalkalanması vurgulanarak, kozmik dengesizliğin doğrudan insan yaşamını nasıl yok edeceğine gramatikal bir dikkat çekilmiştir.
Ve enhâran (وَأَنْهَٰرًا)
Kök: n-h-r
Sözlükte "su yatağı, geniş ve bol akan su, ırmak, nehir" anlamlarına gelen "nehr" kelimesinin çoğuludur. Dağların (revâsi) arasında yarılan ve yeryüzüne hayat taşıyan tatlı su yollarını ifade eder.
İbn Fâris, "n-h-r" kökünün temelinde "yarılmak, genişlemek ve şiddetle akmak" manasının bulunduğunu belirtir. Gündüze "nehâr" denmesi karanlığı yarıp aydınlığın yayılmasından, nehre bu ismin verilmesi ise toprağı yarıp suyun genişçe akmasından kaynaklanır.
Râgıb el-İsfahânî, nehirlerin yeryüzündeki damarlar gibi olduğunu, dağların engin gövdelerinden fışkıran bu suların insana, hayvana ve nebatata rızık taşıyan hayati ulaşım ağları işlevi gördüğünü ifade eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın nazmındaki edebi kontrast (tıbak) sanatına dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an, bu ayette sarsılmaz, kütlesel, katı ve durgun olan dağları (revâsi) zikrettikten hemen sonra, sürekli akan, dinamik, değişken ve canlılık taşıyan nehirleri (enhâr) zikrederek muazzam bir estetik denge kurar. Bu zıtların (katılık/akışkanlık) bir aradalığı, ilahi sanatın yeryüzündeki görsel ve ekolojik kusursuzluğunu simgeler.
Ve sübülen (وَسُبُلًا)
Kök: s-b-l
Sözlükte "yollar, güzergâhlar, geçitler" anlamlarına gelen "sebîl" kelimesinin çoğuludur. Dağların ve nehirlerin arasında oluşan, insanların ulaşım, iletişim ve ticaret için kullandıkları doğal coğrafi geçitleri ifade eder.
İbn Fâris, "s-b-l" kökünün "uzayıp giden, sarkıtılan, birbirini takip eden hat" anlamına geldiğini belirtir. Yol da, üzerinde ardı ardına yüründüğü ve mesafeleri birbirine bağlayan bir hat olduğu için bu kökten türemiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "sebîl" kavramının fiziksel yolları (vadi aralarındaki geçitler, patikalar) kapsadığı gibi, mecazen insanı hidayete veya dalalete götüren ahlaki ve inançsal yolları (sebîlullah) da kapsadığını belirtir. Ayette doğrudan coğrafi yollar kastedilmekle birlikte, Kur'an'ın semantik yapısı gereği bu fiziksel yollar, aklı manevi yola (hakikate) ulaştıran birer işaret levhasıdır.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde bu kelimeyi değerlendirirken, doğanın insana düşman değil, onun yürüyüşünü (sülûk) kolaylaştıran estetik bir mekan olduğunu söyler. Cündioğlu'na göre devasa sıra dağların (revâsi) aşılmaz birer duvar olmaktan çıkarılıp, aralarından nehirlerin (enhâr) ve geçitlerin (sübülen) açılması, yeryüzünün insan aklına ve seyahatine (ontolojik yürüyüşüne) bizzat Yaratıcı tarafından "hazırlanmış" olduğunu gösterir.
Patricia Crone, Mekke'nin tarihsel coğrafyasına ve ticari gerçekliğine vurgu yapar. Crone'a göre, Hicaz'ın aşılması güç sarp dağları arasında kervanların geçebileceği vadilerin ve doğal yolların (sübülen) varlığı, Kureyş'in Yemen ve Şam arasındaki ticari rotalarının (İlaf) kalbini oluşturuyordu. Kur'an, bedevinin bu en hayati ve ekonomik gerçekliğini (yolların varlığını) ilahi bir inayet olarak zikrederek onları tevhidi bir minnettarlığa çağırır.
Lealleküm (لَعَلَّكُمْ)
Kök: l-a-l + k-m
"Umulur ki siz, ola ki, -meniz için, ta ki" anlamlarına gelen ve beklenti (tereccî) veya amaç/sebep bildiren edattır.
Celaleddin el-Suyuti, Allah'a nispet edilen cümlenin sonundaki "lealle" (umulur ki) edatının gramatikal olarak bir şüphe değil, "ta'lîl" (sebep, gaye ve hedef gösterme) bildirdiğini belirtir. Yani yeryüzüne dağların çakılması, nehirlerin ve yolların açılmasındaki asıl ilahi gaye; kör bir doğa tesadüfü değil, insanın o yolları kullanarak hedefine ulaşmasını ve hidayeti bulmasını sağlamaktır.
Tehtedûn (تَهْتَدُونَ)
Kök: h-d-y
Sözlükte "doğru yolu bulmak, yönelmek, kılavuzlanmak, hidayete ermek" anlamlarındaki kökten iftial babında türeyen muzari fiildir. "Doğru yolu bulursunuz, yolunuzu şaşırmazsınız" anlamına gelir.
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün "kılavuzluk etmek, kaybolmadan istenilen hedefe varmak" manasına geldiğini belirtir. İnsanın coğrafi olarak yolları takip ederek gideceği şehre sağ salim ulaşması doğrudan bu kelimenin fiziksel karşılığıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramının iki katmanlı yapısına dikkat çeker. Râgıb'a göre "tehtedûn" fiili, ilk planda yolcuların (kervanların) dağları ve nehirleri birer doğal pusula gibi kullanarak yeryüzünde fiziksel olarak yönlerini bulmalarını ifade eder. Ancak ikinci ve asıl planda, aklını kullanan insanın bu kusursuz dengeyi ve nizamı tefekkür ederek kendisini yaratan Allah'ı bulmasını, yani manevi anlamda "hidayete" (tevhidi inanca) ermesini kapsar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kavramsal analizinde bu kelimenin muazzam bir "fiziksel-metafiziksel" sentez oluşturduğunu belirtir. Izutsu'ya göre "hidayet", çölün kaotik, izsiz ve ölümcül ıssızlığında yönünü bulmak (bedevi gerçekliği) kelimesinden alınmış; Kur'an tarafından varoluşsal bir kaybolmuşluktan kurtulup ilahi gerçeğin merkezine (hakikate) ulaşmak şeklinde teolojik bir kavrama dönüştürülmüştür. Nehirler ve dağlar arasındaki yollar (sübülen), sadece bedeni değil, ruhu da hidayete (tehtedûn) ulaştıran kozmik ayetlerdir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, doğa ayetlerinin Kur'an'daki pedagojik işlevini tahlil ederken, "tehtedûn" fiilinin ayetin sonuna bir mühür gibi vurulmasına dikkat çeker. Aydar'a göre yeryüzünün jeolojik haritası (dağlar, sular, vadiler) sadece yaşanılacak bir dekor değil, aynı zamanda okunması gereken devasa bir "tevhid haritası"dır. Doğa olayları, muhatabı kendi üzerine kapatmaz; bilakis, işaret parmağı gibi öteyi (Yaratıcıyı) göstererek, aklı ve kalbi mutlak "hidayete" yönlendirir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla