Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 14. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 14. Ayet

    وَهُوَ الَّذ۪ي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْماً طَرِياًّ وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَاۚ وَتَرَى الْفُلْكَ مَوَاخِرَ ف۪يهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vehuve-lleżî saḣḣara-lbahra lite/kulû minhu lahmen tariyyen vetestaḣricû minhu hilyeten telbesûnehâ veterâ-lfulke mevâḣira fîhi velitebteġû min fadlihi vele’allekum teşkurûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Taze etinden yemeniz ve mücevherini çıkarıp takınmanız için denizi hizmetinize veren de O'dur. Gemilerin denizi yararak gittiklerini görürsün ki, bu da O'nun lütfuna nail olmanız ve O'na şükretmeniz içindir."

      Taze etinden yemeniz için denizi hizmetinize veren de O'dur. Denizi Allah'ın bizim emrimize vermesi, içinde ziynet, cevher, inci gibi Allah'ın orada yarattığı türlü eşyayı insanlara bolca lütfetmesi, içindeki canlı hayvanları, balık ve diğer türleri bolca vermesi demektir. Allah'ın bu varlıkları halka ihsan etmesi, nefis mallara ulaştıran yolları onlara bildirmesi olmasaydı, denizde şiddetli korku olduğu için, içindeki bu malları ve balık türlerini oradan çıkarmaya, onlara ulaşmaya güçleri yetmezdi. Yüce Allah'ın taze etinden yemeniz için anlamındaki sözünün özellikle balık anlamına gelmesi muhtemeldir. Balığın yanı sıra karada olsa yenilebilen manda ve diğer hayvan türleri mânasına gelmesi de muhtemeldir.

      Çıkarıp takınmanız için denizi hizmetinize veren de O'dur. Ziynetin başka bir âyette zikredilen inci ve mercan olmaya ihtimali vardır, tâ ki yüce Allah şöyle buyurdu: "Onlardan inci ve mercan çıkar" . ziynet olarak sözünün, kendisinden ziynet elde edilen maddeler anlamına gelmesi muhtemeldir. Bu yorum da şuna dayanıyor: Bir şeye imal edildiği asıl maddenin ve sonunda oluşacağı ürünün adının verilmesi caizdir. Yahut hilyeye bu ad ziynet olduğu için verilir. Şüphe yoktur ki, inci ve mercan ikisi de ziynettirler. Görmez misin ki dört ayaklı hayvanlar hakkında da ziynet ve güzellik ifadesi kullanılmıştır. Atlar ve katırlarda da durum bunun gibidir. İnci ile mercanda ziynet yönü daha çok ve güzellik yönü daha açıktır. Yüce Allah, denizin derinliklerinde bulunan varlıklara ulaşma imkânını yarattı. Denizdeki varlıklar ise anılan inci ve çeşitli ziynetlerdir. Denizin içindeki maddeler anılan taze et ile suyun üstünde yüzen söz konusu gemilerdir.

      Denizdeki varlıklara ulaşmak için bize bildirdiği çare ve sebepleri emrimize vermesinin açıklamasına gelince sanki yüce Allah şöyle buyurdu: Altından üstüne kadar, denizi sizin emrinize verdik." Bunda bazı konulara işaretler vardır. Birincisi: Tehlikeli gemi yolculuğuyla ticaret yapmanın mübah olmasıdır. Çünkü denize dalan kimse bedenini ve canını tehlikeye atar, gemiye binen kimse de böyledir. Eğer bunu talep etmek kişiye mübah olmasaydı, bu husus Allah'ın kuluna yaptığı ihsanlar arasında olmazdı. Çünkü bu ifade, Allah'ın yaptığı ihsanları belirtmek konumunda ortaya çıkmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      Gemilerin denizi yararak gittiklerini görürsün. İmam Hasan ve Esam şöyle demiştir: "Mevahır" (مَوَاخِرَ) yük ve ağırlık kapasitesi tam olarak doldurulmuş gemilerdir. Allah kendileri aracılığıyla ihsanda bulunduğu nimetlerini anıyor; öyle ki kulları için denizlerde sayelerinde büyük ve ağır yükler taşıdıkları, büyük ve küçük gemiler vermiştir ki bu gemilerin işlevi alçalmak ve denize dalmaktır. Allah denizde bu gemileri büyük ve ağır yüklerle tutmaktadır. Bazıları da “mevâhır” (مواخِر) kelimesi için tek bir rüzgârla denizde gidiş geliş tarzında yüzen, cereyan eden demektir. Zira deniz suyu durgundur, rüzgâr vasıtasıyla Allah gemileri insanların istedikleri ve kasteddikleri tarafa doğru yürütmektedir. Çünkü eşya, akıntısı olan su yolunda akıp gider. Fakat su durgun ve sakin olursa buna imkân yoktur. Bu sebeple yüce Allah büyük lütuflarmı ve gemileri durgun suda akıtır gibi yüzdürmeye kadir olduğunu hatırlatıyor. Bazıları “mevâhır” kelimesine suyu yararak ve yırtarak yüzen gemiler anlamı vermiştir. Arap dilinde “meharati’s-sefînetu” (مخرت السفينة) denilir. “Mahru’l-ardı” (مخر الأرض) ifadesi de bu köktendir. Bu sadece suyu gemi için yarmaktır. Bu görüş İbn Kuteybe’ye aittir”. Ebû Ubeyde de şöyle söylemiştir: Bu ifade gemilerin suyu yarmasından alınmadır. Ebû Avsece şöyle denildiğini söylemiştir: “el-Mevâhırul-müstakbile” (المواخر المستقبله) “önüne alan gemiler”. Arap dilinde insan rüzgârı önüne alıp karşılayınca “istemhara 1-insânu erriha” (استمخر الإنسان الريح) denilir. Ebû Ubeyde: “Mevâhıra”nin istidbârdan (arkadan gelmek) anlamı bulunduğunu söylemiştir. Şöyle denilir; Sizden biri küçük abdeste çıktığı zaman rüzgâra istimhar etsin, yani rüzgârı arkasına alsın. En doğrusunu Allah bilir.

      O’nun lütfundan istemeniz için. Orada imkân verilen ticaret sebebiyle denizi katederek gemilerle kendi bedenleri ve ruhlarının kıvamı olan nimetleri aramak için gidilen uzak ülkeler mânasına gelmesi muhtemeldir. Çünkü Allah insanların bünyesini gıdasız yaşayamayacak bir bünye yapmıştır. İnsanlar, bedenlerinin kıvamı olan besinleri kendi ülkelerinde bulamayabilirler, dolayısıyla kendilerinden uzakta bulunan ülkelere gitmeye ihtiyaç duyarlar. Yüce Allah kıtalar ve çöllere dört ayaklı kara hayvanları lütfettiği gibi, deniz aracılığıyla da onlara lütufta bulunmuştur. Nitekim yüce Allah lütfunu şu âyette açıklamıştır: “Bu hayvanlar, ancak kendinizi fazlasıyla yorarak ulaşabileceğiniz bir beldeye yüklerinizi taşır” denizden çıkarılan yiyecek ve ziynetler sebebiyle O’nun lütfundan istemeniz için buyurmuştur.

      O’na şükretmeniz için. Sûrenin başından itibaren belirtilen bütün menfaat türleri ve nimetler Allah'a şükretmenin eda edilmesini istemek içindir.

      O’nun lütfundan istemeniz için. Bu âyette ticaretin mübah olduğuna ve tehlikeli vasıtalara binerek ve sıkıntılara katlanarak Allah’ın lütfunu istemenin mübah olduğuna işaret vardır. Şöyle ki Allah Teâlâ denizi insanların emrine verdiğini, hatta öğrettiği çarelerini ve sebeplerini onlara deniz taşıtlarına binme imkânını sağladı. Çünkü dalgıç canım ve bedenini tehlikeye atar, bunun gibi gemiye binen de.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Hüve (وَهُوَ)

        Kök: h-v

        "O" anlamına gelen munfasıl (ayrık) şahıs zamiridir. "Ve" bağlacıyla birlikte gelerek, denizleri hizmete sunan kudretin doğrudan Allah olduğuna işaret eder.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksını (nahiv) tahlil ederken, cümlenin doğrudan fiille (sehhara) başlamayıp ayrık şahıs zamiriyle (hüve) başlamasının bir "hasr" (sınırlandırma/tahsis) işlevi gördüğünü belirtir. Bu kullanım, denizleri ve içindeki nimetleri insanın emrine verenin kör doğa güçleri değil, yalnızca ve bizzat "O" (Allah) olduğunu gramatikal olarak kesinleştirir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid bağlamında bu tür zamir kullanımlarının, evrendeki tüm ontolojik eylemleri (denizlerin varlığı, canlıların yaratılışı) tek bir kudret merkezine bağlayarak muhatabın zihnindeki çok tanrılı veya doğacı (natüralist) algıları sıfırladığını ifade eder.

        Ellezî (ٱلَّذِى)

        Kök: l-z-y

        "Ki o, o kimse ki" anlamlarına gelen ism-i mevsuldür (ilgi zamiri).

        Celaleddin el-Suyuti, "ellezî" edatının, Allah'ı soyut bir kavram olmaktan çıkarıp, insanın bizzat faydalandığı ve şahit olduğu kozmik/fiziksel eylemler (sıla cümlesi) üzerinden tanıttığını belirtir. İnsan, inandığı Yaratıcıyı, denizleri onun için zapt eden aktif ve inayet sahibi bir varlık olarak bu edat vasıtasıyla idrak eder.

        Sehhara (سَخَّرَ)

        Kök: s-h-r

        Sözlükte "boyun eğdirmek, itaat ettirmek, faydalanılması için birini veya bir şeyi emre amade kılmak" anlamlarına gelir. Ayetin bağlamında denizin ürkütücü ve kaotik yapısının, insanın üzerinde yolculuk yapabilmesi ve içinden rızık çıkarabilmesi için ilahi bir yasayla zapt edilmesini (teshîr) ifade eder.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "s-h-r" kökünün "bir varlığın asi doğasını kırarak onu bir başkasının emrine ve hizmetine zorunlu olarak tahsis etmek" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında teshîrin, varlığı belli bir gayeye yönelik olarak yönlendirmek olduğunu söyler. Râgıb'a göre denizin teshîr edilmesi, onun dalgalarına, rüzgarlarına ve suyun kaldırma kuvvetine insanın faydalanabileceği fiziksel yasaların (sünnetullah) yerleştirilmesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın doğa teolojisini incelerken bu kelimenin mitolojik yıkıcılığına dikkat çeker. Izutsu'ya göre, Antik Ortadoğu panteonlarında (Sümer, Babil, Kenan) deniz; kaosun, öfkenin ve korkulan tanrıların (Tiamat, Yam, Leviathan) mekanıydı. Kur'an, "sehhara" fiilini kullanarak denizi bu korkutucu mitolojik statüsünden indirir; onu kendi aklı olmayan, Allah'ın emrine boyun eğmiş ve tamamen insanın pratik faydasına (ulaşım, gıda) tahsis edilmiş "evcilleştirilmiş" bir su kütlesine dönüştürür.

        el-Bahra (ٱلْبَحْرَ)

        Kök: b-h-r

        Sözlükte "suyu çok olan, geniş, derin ve uçsuz bucaksız su kütlesi, deniz" anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, "b-h-r" kökünün temelinde "genişlik, yarılma ve büyük bir alanı kaplama" anlamlarının bulunduğunu belirtir. Yeryüzündeki karaları yarıp geniş alanları kapladığı ve sınırları gözle tam olarak kavranamadığı için bu devasa su kütlelerine deniz (bahr) denmiştir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında, kelimenin Sami dillerindeki ortak kullanımına değinir. Ortadoğu coğrafyasında deniz, hem ticari hem de ekolojik olarak hayatın zorunlu bir parçasıdır. Kur'an'ın denizi bir ayet olarak sunması, bu evrensel coğrafi olguyu teolojik bir minnettarlık nesnesi haline getirir.

        Patricia Crone, Mekke'nin tarihsel bağlamını tahlil ederken; doğrudan denize kıyısı olmayan Mekkelilerin Kur'an'da neden bu kadar çok deniz, gemi ve fırtına ayetine muhatap kılındığını sorgular. Crone'a göre bu, Kureyş'in Kızıldeniz üzerinden Habeşistan ve Yemen'e uzanan deniz ticaretiyle (veya en azından sahil pazarlarıyla) olan entegrasyonunu gösterdiği gibi, Kur'an mesajının sadece çöl ufkuyla sınırlı kalmayıp evrensel doğa gerçekliklerini kapsadığını da ispatlar.

        Li-te'külû (لِتَأْكُلُوا۟)

        Kök: e-k-l

        "İçin/amacıyla" bildiren "lâm" (li) harf-i cerri ile "yemek, çiğnemek, gıda olarak tüketmek" anlamlarındaki kökten türeyen muzari fiil ve çoğul muhatap ekinin (vav) birleşimidir. "Yemeniz için" anlamına gelir.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir şeyi ağız yoluyla bedene dahil edip tüketmek" olduğunu belirtir. İnsanın yaşamını sürdürebilmesi için gereken en temel enerji ve beslenme eylemini ifade eder.

        Celaleddin el-Suyuti, buradaki "lâm" edatının "ta'lîl" (sebep/gaye bildirme) işlevi gördüğünü vurgular. Denizin yaratılışındaki ve evcilleştirilmesindeki (teshîr) en öncelikli ilahi gayelerden birinin, insanın biyolojik beslenme ihtiyacını karşılamak olduğu gramatikal olarak temellendirilir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında biyolojik eylemlerin nasıl teolojikleştiğine dikkat çeker. "Yeme" eylemi sıradan bir içgüdü iken; denizin "sehhara" (hizmete sunulma) fiilinin hemen ardından "yemeniz için" formunda gelmesi, insanın midesine giren her lokma deniz ürününün, mutlak bir Rezzâk'ın (rızık verenin) iradesiyle oraya ulaştığını bildiren bir inanç eylemine (şükür vesilesine) dönüşür.

        Minhu (مِنْهُ)

        Kök: m-n + h-v

        "-Den/-dan" anlamındaki "min" edatı ile denize (bahr) işaret eden "hu" zamirinin birleşimidir. "Ondan (denizden)" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, buradaki "min" edatının "ibtidâ-i gaye" (bir şeyin menşei, çıkış noktası) veya "teb'iz" (bütünün bir kısmı) işlevinde olduğunu belirtir. Yenen etin ve çıkarılan süs eşyasının mekansal/ontolojik kökeninin bu muazzam su kütlesi olduğu dilsel olarak vurgulanır.

        Lahmen (لَحْمًا)

        Kök: l-h-m

        Sözlükte "et, canlı bedeni oluşturan kas ve doku" anlamlarına gelir. Ayette balıklar ve diğer tüketilebilir tüm deniz canlılarını genel bir ifadeyle kapsar.

        İbn Fâris, "l-h-m" kökünün temelinde "bir şeyin özü, bedene bitişen ve kemiği saran asıl doku" manasının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "lahm" kelimesinin her türlü hayvan eti için kullanıldığını, ancak burada denizden çıkarılan rızkın zikredilmesiyle, topraktan elde edilen (en'am) etin yanı sıra insanın besin yelpazesinin deniz faunasıyla (deniz canlılarıyla) ne kadar genişletildiğine işaret edildiğini ifade eder.

        Tariyyen (طَرِيًّا)

        Kök: t-r-y

        Sözlükte "taze, yeni, körpe, yumuşak, bayatlamamış" anlamlarına gelen bir sıfattır. Denizden çıkarılan etin karakteristik özelliğini ve nimetin kalitesini ifade eder.

        İbn Fâris, "t-r-y" kökünün "bir şeyin ilk hali, yeni olması, canlılığını ve yumuşaklığını koruması" anlamına geldiğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi üslubunu (beyanını) tahlil ederken buradaki sıfatın kullanımındaki muazzam zıtlığa (tıbak sanatına) dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre deniz suyu acı, tuzlu ve içilemez bir yapıdadır. Ancak ilahi kudret, o acı ve tuzlu suyun içinden insana son derece lezzetli, yumuşak, tatlı ve "taptaze" (tariyyen) bir et çıkarmaktadır. Bu kimyasal ve biyolojik tezat, düşünen bir zihin için Allah'ın kudretini anlatan eşsiz bir bedîi (estetik) mucizedir.

        Ve testahricû (وَتَسْتَخْرِجُوا۟)

        Kök: h-r-c

        "Ve" bağlacıyla birlikte, "çıkmak" anlamındaki "h-r-c" kökünden istif'al babında türeyen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Çıkarmanız için, çıkarıyorsunuz" anlamına gelir.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir şeyin gizli veya kapalı olduğu yerden dışarı, açığa çıkması" olduğunu belirtir. Denizin dibinde gizli olan nesnelerin gün yüzüne çıkarılması eylemidir.

        Râgıb el-İsfahânî, fiilin "istif'al" kalıbında gelmesinin anlamsal önemine vurgu yapar. Râgıb'a göre bu kalıp, bir şeyi elde etmek için "talep etmeyi, emek harcamayı ve çaba göstermeyi" ifade eder. Taze et (balık) avlanırken veya süs eşyası (inci/mercan) çıkarılırken bu nimetler insanın kucağına hazır düşmez; denizin derinliklerine dalmak, ağ atmak, yani ilahi rızkı fiili bir çabayla "aramak ve çıkarmak" (istihraç) gerekir.

        Hilyeten (حِلْيَةً)

        Kök: h-l-y

        Sözlükte "süs, takı, mücevher, ziynet eşyası, göz alıcı güzellik" anlamlarına gelir. Bağlam içinde denizden çıkarılan inci, mercan ve sedef gibi değerli estetik materyalleri ifade eder.

        İbn Fâris, "h-l-y" kökünün temelinde "bir şeyin göze veya kalbe hoş, tatlı ve güzel görünmesi" anlamının yattığını belirtir. (Tatlı anlamına gelen 'halva' da bu köktendir). Bu objelere hilye denmesi, insan tabiatında estetik bir tatmin ve haz uyandırmalarından dolayıdır.

        Dücane Cündioğlu, estetik felsefesi bağlamında bu kelimenin ayetteki mevcudiyetini çok kritik bir ontolojik eşik olarak değerlendirir. Cündioğlu'na göre Kur'an, denizin nimetlerini sayarken sadece midesel/biyolojik ihtiyaca (taze et yeme) vurgu yapmakla kalmaz; hemen ardından "hilye" (süs/mücevher) diyerek insanın sanatsal ve estetik boyutuna hitap eder. İnsan, sadece doymakla yetinen bir hayvan değildir; o, güzelliğe (süse) ihtiyaç duyan, estetik zevkleri olan bir varlıktır. Yaratıcı, denizi insanın bu ince zevkini tatmin edecek hazinelerle donatarak insanın bedensel olduğu kadar ruhsal (estetik) bütünlüğünü de inşa eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an kelimelerinin psikolojik yansımalarını incelerken, insanın doğasındaki "güzelleşme ve değer atfetme" duygusuna dikkat çeker. Kılıç'a göre denizden çıkarılan süs eşyaları, insanın sosyal statü ve estetik tatmin psikolojisini karşılayan ilahi birer ikramdır.

        Telbesûnehâ (تَلْبَسُونَهَا)

        Kök: l-b-s

        Sözlükte "giymek, örtünmek, takınmak" anlamlarındaki kökten türeyen muzari fiil ve "onu" anlamındaki "hâ" zamirinin birleşimidir. "Onu (o süs eşyalarını) takarsınız / giyersiniz" demektir.

        İbn Fâris, "l-b-s" kökünün "bir şeyin üzerini başka bir şeyle örtmek, kaplamak" anlamına geldiğini belirtir. Süs eşyalarının bedene veya elbiseye takılarak dışarıdan görünür hale gelmesi ve bedeni estetik olarak "örtmesi" bu fiille ifade edilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "lübs" eyleminin bedeni fiziki etkenlerden koruyan elbiseler için kullanıldığı gibi, bu ayette olduğu üzere bedene zarafet ve güzellik katan ziynet eşyaları (inci/mercan) için de kullanıldığını açıklar. Nimetin "giyilebilir/takılabilir" olması, onun insan doğasına ve ergonomisine olan ilahi uyumunu (teshîrini) gösterir.

        Ve terâ (وَتَرَى)

        Kök: r-e-y

        "Ve görürsün" anlamına gelen, "r-e-y" (görmek, idrak etmek) kökünden türemiş muzari fiildir. Hitap tekil (sen) formundadır.

        İbn Fâris, "r-e-y" kökünün "gözle bir şeyi algılamak veya akıl yoluyla bir gerçeği kavramak" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" (görme) eyleminin sadece optik (basar) bir işlev olmadığını, Kur'an'da genellikle kalbin ve aklın nüfuz edişini (basiret/tefekkür) ifade ettiğini belirtir. "Ve görürsün" hitabı, muhatabı pasif bir dinleyici olmaktan çıkarıp, onu denizdeki gemilerin ihtişamlı hareketini zihinsel olarak izlemeye ve bu manzaradan ontolojik bir ders çıkarmaya davet eden aktif bir eylemdir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "terâ" (görürsün) hitabının tekil oluşuna dikkat çekerek, bu üslubun muhatap kitle içindeki her bir bireyi doğrudan ve şahsen ilahi kudreti tefekküre çağıran çok etkili bir hitabet (belağat) stratejisi olduğunu belirtir.

        el-Fülke (ٱلْفُلْكَ)

        Kök: f-l-k

        Sözlükte "gemi, gemiler" anlamına gelir. Arapçada bu kelime hem tekil hem de çoğul için aynı formda kullanılır.

        İbn Fâris, "f-l-k" kökünün temelinde "yuvarlaklık, kavis çizme ve dalgalanma" manalarının bulunduğunu belirtir. (Gökyüzündeki yörüngelere 'felek' denmesi de bu köktendir). Gemilere fülk denmesi, gövdelerinin suyu yarmak için kavisli yapılmasından ve su üzerinde beşik gibi dalgalanmasından ileri gelir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde bu kelimenin kökeninin Sami dillerine (Akadca "ellippu", Süryanice "pilkā") veya muhtemelen Yunanca "epholkion" (küçük tekne) kelimesine kadar dayandığını, oradan da Aramaic üzerinden Arapçaya geçmiş eski bir denizcilik terimi olduğunu belirtir. Bu kelimenin kullanımı, Ortadoğu ticaretindeki deniz aşırı yolculukların kadim evrenselliğini Kur'an diline taşır.

        Mevâhira (مَوَاخِرَ)

        Kök: m-h-r

        Sözlükte "suyu yarmak, dalgaları göğüsleyerek ilerlemek, rüzgarın sesi" anlamlarındaki "mâhira" ism-i fâilinin çoğuludur. Ayette, gemilerin denizin yüzeyini görkemli bir şekilde yararak ve ses çıkararak ilerlemesini ifade eder.

        İbn Fâris, "m-h-r" kökünün asıl anlamının "bir şeyin suyu göğsüyle yarması ve itmesi" olduğunu açıklar. Yüzen birinin veya bir geminin suyu ikiye ayırarak kendine yol açması bu fiille ifade edilir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin geminin ilerlerken suyu kesmesi eylemini anlattığı gibi, aynı zamanda rüzgarın yelkenlere dolarken çıkardığı uğultulu sesi de ifade ettiğini belirtir. Bu kelime, deniz yolculuğunun ihtişamını görsel ve işitsel bir tasvirle sunar.

        Angelika Neuwirth, Mekke dönemi metinlerindeki canlı tasvir gücüne (imgelem) değinir. Neuwirth'e göre "mevâhira" kelimesi, Kur'an'ın edebi estetiğinin zirvelerindendir; devasa su kütlesinin içinde, rüzgarı arkasına almış gemilerin suları köpürterek ilerleyişi zihinde adeta sinematografik bir sahne oluşturur. Bu ihtişamlı görüntü, Allah'ın evrendeki fiziksel yasaları (suyun kaldırma kuvveti, rüzgarın itici gücü) insanın hizmetine (teshîr) ne kadar kusursuz bir uyumla sunduğunun en çarpıcı delilidir.

        Fîhi (فِيهِ)

        Kök: f-y + h-v

        "İçinde, onda" anlamlarına gelen "fî" edatı ile denize (bahr) işaret eden "hi" zamirinin birleşimidir.

        Celaleddin el-Suyuti, "fî" edatının zarfiyyet (mekan/durum bildirme) işlevi gördüğünü, gemilerin suları yararak ilerleyişinin bizzat o engin denizin "içinde/üzerinde" gerçekleştiğini gramatikal bir mekan tasviriyle ortaya koyduğunu belirtir.

        Ve li-tebtegû (وَلِتَبْتَغُوا۟)

        Kök: b-ğ-y

        "Ve -için" anlamındaki "lâm" edatı ile "istemek, aramak, peşine düşmek, şiddetle talep etmek" anlamlarındaki "b-ğ-y" kökünden iftial babında türeyen muzari fiilin birleşimidir. "Ve aramanız/istemeniz için" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "b-ğ-y" kökünün temelinde "bir şeye ulaşmayı yoğun bir şekilde arzu etmek ve bunun için çaba göstermek" anlamının yattığını belirtir. (İftial kalıbı, bu arayıştaki çabanın ciddiyetini vurgular).

        Râgıb el-İsfahânî, "ibtiğâ" eyleminin sıradan bir isteme olmadığını, hedeflenen şeye ulaşmak için fiili bir yolculuğa, ticarete ve gayrete girmek olduğunu açıklar. Ayette bu fiil, insanların deniz yoluyla ticari seferler (rıhle) düzenleyip rızık peşinde koşmalarını anlatır.

        Min fadlihî (مِن فَضْلِهِۦ)

        Kök: f-d-l

        "-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri ile "artmak, çoğalmak, lütuf, ikram, fazilet, ihsan" anlamlarındaki "fadl" kelimesi ve "O'nun" anlamındaki "hî" zamirinin birleşimidir. "O'nun lütfundan/nimetinden" demektir.

        İbn Fâris, "f-d-l" kökünün "ihtiyacı karşılayıp artan, fazlalık, bolluk ve karşılıksız verilen bağış" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fadl" kavramının, Allah'ın kullarına hiçbir mecburiyeti olmaksızın, sırf merhameti ve cömertliği sebebiyle verdiği her türlü nimet (özellikle rızık ve kazanç) olduğunu söyler. Ticari kazanç elde etmek insanın kendi becerisi gibi görünse de, o kazancın asıl kaynağı Allah'ın "fadlıdır" (lütfudur).

        Toshihiko Izutsu, bedevi toplumunun ekonomik/seküler terminolojisinin Kur'an tarafından nasıl teolojikleştirildiğini incelerken bu kelimeye odaklanır. Izutsu'ya göre, deniz aşırı kervan ticareti yaparak elde edilen kâr/kazanç, Kureyş zihninde purely ticari (seküler) bir başarıydı. Kur'an ise "ibtiğâ min fadlihî" (O'nun lütfundan aramanız) ibaresiyle bu ekonomik faaliyeti alır, onu insanın ilahi rızkı arayışına dönüştürerek "kârı" doğrudan ilahi lütfa (fadl) bağlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sosyo-ekonomik bağlamına işaret eder. Öztürk'e göre denizde gemilerle rızık aramak (fadl), sadece balıkçılığı değil, bilhassa dönemin en büyük zenginlik kaynağı olan deniz aşırı taşımacılığı ve ticareti ifade eder. Allah, okyanusları ve rüzgarları insanın hizmetine vererek evrensel ekonominin ve medeniyet inşasının yolunu bizzat açmıştır.

        Ve lealleküm (وَلَعَلَّكُمْ)

        Kök: l-a-l

        "Ve umulur ki siz, ola ki, -meniz için" anlamlarına gelen, beklenti, ümit (tereccî) veya sebep bildiren bir edattır.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an dilbilgisinde Allah'a nispet edilen "lealle" (umulur ki) edatının, Allah için bir "şüphe veya beklenti" ifade etmeyeceğini; bunun gramatikal olarak "ta'lîl" (gaye, sebep, sonuç) veya muhatabı o sonuca yönlendiren güçlü bir teşvik bildirdiğini kaydeder. Yani tüm bu deniz nimetleri "şükredesiniz diye" verilmiştir.

        Teşkürûn (تَشْكُرُونَ)

        Kök: ş-k-r

        Sözlükte "yapılan bir iyiliği bilmek, onu takdir etmek, nimete karşı minnettarlık duymak ve bunu eylemle göstermek" anlamlarındaki kökten türeyen muzari fiildir. "Şükredersiniz / şükredesiniz" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "ş-k-r" kökünün temelinde "verilen nimetin izinin, fayda görenin üzerinde açıkça ortaya çıkması" manasının bulunduğunu belirtir. Hayvanın iyi beslenip semirmesine de bu kökten "şükr" denir. Dolayısıyla şükür, sadece dille söylenen bir söz değil, ilahi lütfun farkına varıp bunu yaşantıyla, itaatiyle ve nimeti doğru kullanarak gösterme eylemidir.

        Râgıb el-İsfahânî, şükrün üç boyutu olduğunu belirtir: Kalple şükür (nimeti verenin Allah olduğunu içtenlikle idrak etmek), dille şükür (O'nu övmek) ve organlarla şükür (verilen nimeti O'nun razı olacağı şekilde gayesine uygun kullanmak). Râgıb'a göre, denizin nimetlerinden (et, süs, ulaşım, ticaret) sonuna kadar faydalanıp da o nimetin asıl sahibini görmezden gelmek nankörlüktür (küfran); asıl gaye O'nu tanıyıp şükretmektir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak ve varlık felsefesinde şükrün ontolojik önemine dikkat çeker. Izutsu'ya göre Kur'an'daki şükür, nankörlüğün (küfr) tam zıddıdır. Evrendeki muazzam düzeni, tabiat olaylarını ve denizlerin hizmete sunuluşunu (ayetleri) izleyen insan, bunun karşısında kibirlenmek yerine kendi varoluşsal acziyetini idrak etmeli ve bu sayısız nimet karşısında "Şükür" adı verilen o nihai dini-ahlaki bilince ulaşmalıdır. Şükür, Kur'an'da insanın varoluşsal serüveninin ve Allah ile kurduğu ilişkinin en yüksek, en ideal zirvesidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin psikolojik diyalektiğini tahlil ederken, insanın doyumsuz tabiatına işaret eder. Kılıç'a göre, et yiyen, takılar takan, devasa gemilerle okyanusları aşıp servet (fadl) kazanan insan, kolayca kibre ve müstağniliğe (kendine yeterlilik hissine) kapılabilir. Ayet, tüm bu başarı tablosunun sonuna "teşkürûn" (şükredersiniz) kelimesini bir kilit taşı gibi yerleştirerek, insanı o şımarıklık tehlikesinden kurtarır ve onu, sahip olduğu her şeyin asıl Failine karşı mütevazı bir teşekküre (hizalanmaya) davet eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X